Sevgili avukatım “Hazırlan, birkaç ay içinde seni Türkiye’ye getireceğim” diye yazınca önce bir hoş oldum, sonra her yanımı telaş sardı. Oturdum ilk kez halimi bu kadar derinlemesine düşündüm.

Almanya’da tanıştığım Almanlardan bazıları Türkiye’yi –özellikle sahil kentlerini- benden iyi tanıyorlar. O ülkede yaşadığım 39 yılda gördüğüm-gezdiğim yada içinde yaşadığım kentleri anımsamaya çalıştım: Erzincan, Erzurum, Muş, Van, Bitlis, Diyarbakır, Urfa, Dersim, Hınıs, Gümüşhane, Giresun, İzmir, İstanbul, Marmaris, Manisa, Ankara, Konya. Zindanlarında yattığım kentler; Konya, Çanakkale, Burdur, İstanbul, İzmir, Ermenek.

Biz adı resmen konulmamış bir “Sürgün” grubuyduk. Gardiyanlar geliyorlar; “Haydi gidiyorsunuz” diyorlar, gidiyorduk. “Nereye gidiyoruz diye sorduğumuzda yanıt hazırdı: “Söyleyemeyiz, yasak!” Aramızda şakalaşıyorduk arkadaşlarla: “Adı söylenmeyen kentlere devlet kasasından turistlik yapıyoruz!” Arabalar kıçlarını zindan kapılarına dayayıp aldı bizleri, yine kıçlarını zindan kapılarına dayayıp bıraktı. Bir zindan hücresini andıran sevk arabalarının içinde gittiğimiz toprakları izleyemedik.

Türkiye’den kaçtıktan sonra geçen 25 yılda o ülkeyi gazetelerden, televizyonlardan, bilgisayarlardan izlemeye çalıştım. Türkiye’ye gidip gelebilen arkadaşlar “Gitsen hiçbir yeri tanıyamazsın” diyerek anlattılar gelişmeleri.Yedi yılı zindanlarda 25 yılı da mültecilikte geçtiğinden 32 yıldır görmemişim o ülkeyi. 64 yaşımdayım, 32 yıl yaşamımın tam yarısı oluyor.

Şimdi avukatım “Birkaç ay sonra buradasın” diyor. Bunu neye dayanarak söylüyor bilmiyorum, benden bile gizliyor ne olup bittiğini. Ama içimi bir sevinç bastı önce. Birden kendimi uçakta hissettim. Sonra İstanbul… Havaalanı… Polisler…“Hele sen kenara gel, hakkında bir soruşturma var…” Al sana Siyasi Şube, al sana kaçtığın hapishanelerden biri.

Almanya vatandaşı olmam değiştirmiyor bu durumu. Daha önce yazar Doğan Akhanlı da hasta babasını son kez görebilmek umuduyla Almanya vatandaşı olarak gitmişti oraya, uyduruk bir suçlama ile karşılaşmış, dünyadan aldığı yoğun destekle zindandan dört ayda zor kurtarabilmişti kendini. Bu arada babası ölmüş, Doğan’a cenaze törenine katılma izni bile verilmemişti. Sonra dava devam ettirilmiş, Türkiye’ye girişi yeniden yasaklanmıştı. Giderse “Ağırlaştırılmış müebbet hapis” bekliyor Doğan’ı.

Kendi ayaklarımla gider, yeniden bir hapishaneyi mekan edinirsem, beni oradan kaçırmak için canlarını ortaya koyanlar elbette bana söverler. Polislerin bana soracakları ilk soru “Seni kimler kaçırdı” olacak. Çünkü o olayla ilgili hiç kimse yakalanmadı, dosya öylesine kaldı rafta. Beni kaçıran insanları anımsasam, tanısam bile onların ismini açıklayacak kadar alçak değilim. Yaşamımın son yıllarında böyle bir ayıbı hayatıma yükleyemem. Polisler işkence etsinler, öldürsünler daha iyi.

Bana soracakları soru –işkence etseler bile- elbette yanıtsız kalacak. Çünkü o insanları sadece 15 dakika gördüm. İsimlerini bilmem, resimleri silindi gitti beynimden. Şimdi sokakta onlardan biriyle yüz yüze gelsem asla tanıyamam. Zaten beynimin resim, isim, adres bölümü uzun yıllardır doğru çalışmıyor. Bazen beni tanıyan insanlarla karşılaşıyorum orada burada, onlar tanıdıkları için rahatlıkla konuşuyorlar, bense rasgele sorularla onları nereden tanıdığımı çıkarmaya çalışıyorum. Ve sonunda o söz patlıyor: “Tanıyamadın değil mi?” “Tanıyamadım, özür diliyorum!”

Belki bin kez böyle özür diledim yaşamımda. Bazı insanlar “Yazar havalarında, burnu büyüdü, elbette tanımaz” bile dediler.Yani polisler beni istedikleri kadar zorlasınlar, onlara herkesin bildiği kaçış öyküsünü zevkle anlatabilirim ama kaçıranları asla!

Yıllarca gazeteci olarak çalıştım, köşe yazılarımda, internet sayfalarında diktatörlüğü eleştirdim, Türkiyeli yöneticilerin haklarında ağır sözler yazdım. Avrupa’daki Türkiye konsoloslukları hakkımda elbette yığınla dosya tuttular. Köln konsolosluğuyla sekiz ay boyunca-küfürleşmeye varan- yazılı kavgam var. Bana ihtiyacım olan bir doğum kağıdını bile göndermediler, “Kağıt konsoloslukta hazır, sıkıysa gel al” havalarına girdiler.

Recep Tayyip Erdoğan yönetimi benim için “Hırsız, soyguncu, rüşvetçi, yalancı, katil” bir yönetim. Bunları yazdım, yine de yazacağım. Onlar da “Devletimizi, başbakanımızı küçük düşüren yazılar yazdın” diyecekler sorgu odasında. “Yazmadım” diyecek halim yok , elbette “Yazdım, yine yazarım” diyeceğim. Al sana yine mahkeme, al sana yine gözaltı, hapishane.

Kendimi pesimist duygulardan uzaklaştırdım, “Sorgu” odasından çıkarıp, olayı biraz da iyi –optimist- yanlarından düşündüm…Diyelim tüm belgeler hazırlandı. Diyelim hiçbir suçlama, iddia yok hakkımda. Diyelim o ülkede birkaç hafta yaşayabilecek bir yolculuğa hazırlanıyorum… Birikmiş bir kuruş param yoktur. Yol parasını, orada harcayacağım parayı nereden bulacağım? Kim bana bir daha geri alamayacağı parayı verir? Diyelim bu sorunu da çözdüm. Uçtum Türkiye’ye. Diyelim kısa bir kontrolden sonra aldı beni avukatım, evine götürdü.

Yakın arkadaşlarım iyi tanırlar beni. Hiç kimsenin evine eli boş gitmem, gidemem. Kimin evine gitsem, kimin evinde gecelesem, sabahın beşinde altısında kalkar, bir not yazar, teşekkür eder, onları uyandırmamaya özen göstererek ayakkabılarımı giyer giderim. Köln’de yaşayan oğlum Cem’in evinde gecelediğimde bile böyle yapıyorum. O beni iyi tanıdığından, iyi anladığından sorun etmiyor bunu. Diyelim avukatımın evinden de böyle çıktım. Nereye gideceğim? Kardeşlerim…?

Evet artık açıkça yazabilirim. Elbette kardeşlerim var. Ağabeyim öldü, ama geride sekiz kardeşim daha var. Her biri ayrı bir kentinde yaşıyor Türkiye’nin. Ama hem içeride, hem dışarıda hiçbir ilişkimiz olmadı onlarla. Beni aramaktan korktular. Ziyaretime gelmediler, mektup bile yazmadılar.Onları; benim yüzümden yıllarca yaşadıkları polis baskısını, yaşadıkları korkuları –hak vermesem de- çok iyi anlıyorum, onları seviyorum da elbette, ama yine de nasıl çalabilirim onların kapılarını?

Babam siyasi kaçaklık yıllarımda öldü, cenazesine gidemedim, mezarını tanımam. Annem ve ağabeyim mültecilik yıllarımda öldüler, cenazelerine gidemedim, mezarlarını tanımam. Onlar yaşasalardı gidecek bir baba-anne evim olurdu.

Bir oğlum, bir kızım yaşıyorlar Türkiye’de. Ama onlara -yaşadığım siyasi hayat nedeniyle- hiç babalık yapmamışım, yapamamışım. Onların da kapısını çalamam. Ninelerinin, dedelerinin yanında büyüdüler. Ne iyi dostlar, ne iyi arkadaşlar olabildik onlarla. Defalarca yazdım, “Benden iskele babası bile olmaz” dedim. Alışılmış baba kılıfına uymuyor hiçbir yanım. Bu bir günah çıkarma değil. Benim gibi on binlerce insan yaşayamadı çocuklarıyla, sevdikleriyle aile yaşamını. Bu konuda hatalarımız olsa da, keyfimizden değil, inandığımız düşünce uğruna her şeyi terk ettiğimizi herkes biliyor. Kulaklarımda kızımın sesi çınladı hemen: “Dünya çocukları için her şeyi yaptın, saygı duyuyorum, ama söyler misin; bizler için ne yaptın?”

Elbette beklentileri vardı, 30 kitaplı, Almanya’da yaşayan babalarını zengin biri zannediyorlardı, istekleri olacaktı. Ama hiç birine bir kuruş bile gönderemedim. Almanya’da bulduğum her işte çalıştım, bulaşıkçılık da yaptım, aşçılık da. İşsiz kalınca yıllarca sosyal yardımla yaşadım, kendimi zor geçindiriyordum. Zor anlarımda hep babam aklıma geliyor; “O adam tek başına 12 kişilik aileyi nasıl geçindirdi” diye şaşırıyordum. 64 yaşımdayım, sosyal yardım için daire kapılarına düşmeyeyim diye, köle fiyatına günde on saat çalışıyorum, ama bu işi de en fazla bir yıl daha yapabileceğim. Ondan sonra aylık toplam 689 Euro ile yaşamımı sürdüreceğim. Çocuklarım bunları anlasalar da gidip onlara yük olamam.

Yüzlerini görmediğim bir kız bir erkek torunum var. Nasıl gider, nasıl kapılarını çalar, nasıl “Dedeniz geldi” diyebilirim. Yemişim benim gibi dedeyi! Nereye gidebilirim peki? Değişik kentlerde “Ağabey gelirsen kapımız sana açık” diyen yüzlerce insan var. Onlarla buluşmak, söyleşmek, birer bardak rakı içmek de güzel elbette. Ama hangisinde birkaç gece kalabilirim? Biliyorum, onlar “Ağabey bizde istediğin kadar kalabilirsin” diyecekler. Ama yukarıda belirttim, ben kendimi iyi tanırım, kalamam öyle yük olarak insanların üzerinde. Geriye kalıyor oteller. Oteller para ister…Mevsim yazsa gider yatarım parklarda bahçelerde, deniz kenarında, hiç derdim olmaz.

Avukatım beni Türkiye’ye götürecekmiş…İyi de ben hangi Türkiye’ye gideceğim? Ne dikili bir ağacım, ne evim, ne köyüm, ne evine sakınmadan gidebileceğim insanım var. Evine gittiğim insanlar –Benimle hiç ilgisi olmasa bile- birbirleriyle küçücük bir tartışmaya girişseler kendimi idamlık suçlu gibi hissederim ben.

Avukatım halletsin her şeyi…Param olursa…Otellerde kalabilirsem…Kimseye en ufak bir yük olmazsam…Kalkar turist olarak, bir-iki haftalığına giderim o ülkeye. Ama orada yaşayamam.

289 Euroluk emekli maaşım yetmez orada yaşamama. Bu yaşta sokaklara düşüp ayakkabı boyayamam, simit satamam, yağlıboyacılık da yapamam. Onları gençliğimde, öğrencilik yıllarımda yeteri kadar yaptım İstanbul’da. Ayrıca bir iş bulup çalışmak istesem de “Almanya vatandaşı olduğum için” beni zaten çalıştırmazlar. Çünkü ben o ülke için artık bir “Yabancı”yım.

TC. vatandaşlığına asla dönmem. Niye döneyim? Şimdiki kimliğimle Avrupa Vatandaşı’yım. Avrupa Birliği içinde yer alan tüm ülkelerde yaşama hakkına sahibim. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma hakkım bile var. Dünyadaki bir çok ülkeye vizesiz gidebilirim. Niye gidip tek ülkelik bir kimliğe talip olayım?

İşte böyle; avukatım bir söz attı ortaya, -Aslında sevindiren, yıllardır duymak istediğim bir söz- ama beynim karıştı tümden, aptallaştım. Yarın avukatım; “Her şey tamam, her şey garanti, haydi gel” derse, ben ne halt edeceğim?


Ama iyi olacak iyi…En azından “Dönme hakkımı” almış olacağım. Dönmesem de artık “Bırakmıyorlar, Türkiye’ye gidemiyorum” diyemeyeceğim.

Kış mevsiminde uçak biletleri ucuzluyor, bir bakmışsın, kalkmış gitmişim...