Demirci’ye göre Türkiye uzun süre “istisnai” bir örnek olarak görülse de bugün dünyada yükselen yeni yönetim anlayışının erken bir habercisi konumunda. Analizde, iki liderin kurumsal yapılar yerine kişiselleşmiş iktidarı öne çıkaran yöntemleri ve muhaliflere yönelik baskı stratejileri mercek altına alınıyor.
“Dünya, Türk hükümetine yaklaştı"
Türkiye demokratik dünyadan uzaklaşmadı — dünya, kimi yönleriyle Türk hükümetinin yönetim mantığına yaklaştı.
Demirci’nin değerlendirmesinde, siyaset bilimci Evren Balta’nın ifadesiyle “neo-monarşizm” kavramı merkezi bir yer tutuyor. Burada kastedilen, taç ve tahtın geri dönüşü değil; kişiselleşmiş iktidarın, sadakat ağlarının ve istisnai kararların, bir zamanlar kurumların, hukukun ve prosedürlerin üstlendiği rolü devraldığı bir yönetim anlayışı. Kral geri döndü — tacı olmadan, ancak geniş kapsamlı karar yetkileriyle.
'Türkî bir özellik’ olarak görülen durum, küresel bir normaliteye dönüştü
Analize göre, Türkiye’ye özgü bir sapma gibi görülen yönetim pratiği artık dünya genelinde yaygınlaşmış bir model haline geldi. Özellikle 2016’dan sonra yargı, ordu ve kamu yönetiminde gerçekleştirilen kapsamlı yeniden yapılandırmalar; eleştirel medyanın adım adım siyasi olarak marjinalleştirilmesi; Ekrem İmamoğlu gibi İstanbul'da yerel seçimleri kazanan isimlerin hukuki ve idari yollarla kuşatılması ve güvenlik politikalarının devlet sınırlarının ötesine taşınması uygulamalarıyla birlikte, kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü ancak iç işleyiş mantıklarının değiştiği gözlemlenebilmektedir.
Demirci, uzun süre “Türkiye’ye özgü” denilerek açıklanan bu dönüşümün artık küresel ölçekte benzer örneklerle karşılık bulduğunu savunuyor.
Trump dönemiyle paralellikler
Focus’taki analizde, Trump döneminde ABD’de yürütmenin güçlendirilmesi, başkanlık kararnameleriyle kurumların yeniden yapılandırılması ve yargı kararlarının kamuoyu önünde sert biçimde eleştirilmesi bu çerçevede değerlendiriliyor. Trump’ın sosyal medya üzerinden doğrudan iletişim kurarak geleneksel kurumsal kanalları devre dışı bırakması da kişiselleşmiş iktidar tarzının bir parçası olarak gösteriliyor.
Dış politikada ise çok taraflı mekanizmalara mesafeli yaklaşım dikkat çekiyor. Analizde, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi ve Nicolás Maduro’nun “narko-terörizm” suçlamasıyla kaçırılarak gözaltına alınması örnek gösterilerek, uluslararası prosedürler yerine yürütmenin karar gücünün öne çıktığı bir eşik aşıldığı belirtiliyor. Bu tür adımların, güç projeksiyonunun kurumsal çerçevelerden bağımsızlaştırılması anlamına geldiği ifade ediliyor.
Muhalefet ve medya
Demirci’ye göre hem Türkiye’de hem Trump dönemindeki ABD’de siyasi rakipler meşru muhalefet aktörleri olarak değil, sistemin önündeki engeller olarak sunulabiliyor. Eleştirel medya organlarının “dezenformasyon” ya da “sahte haber” suçlamalarıyla itibarsızlaştırılması, yargı süreçlerinin siyasi tartışmanın parçası haline gelmesi ve kamuoyunun “halk iradesi” ile “elitler” arasında keskin bir ayrışma üzerinden mobilize edilmesi dikkat çeken ortak unsurlar arasında yer alıyor.
İç ve dış politika ayrımı silikleşiyor
Analizin temel tezlerinden biri de iç ve dış politika arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği yönünde. Aynı yönetim mantığı hem ülke içinde hem uluslararası alanda uygulanıyor: Kurallar evrensel bağlayıcılığa sahip normlar olmaktan ziyade, gerektiğinde başvurulan araçlara dönüşüyor. Kurumlar ise denge-denetleme mekanizmaları olmaktan çok, yürütmenin kullanımındaki yapılar haline geliyor.
Demirci’ye göre Türkiye artık “sorunlu bir istisna” değil; küresel ölçekte yükselen bu yeni yönetim anlayışının erken referans noktalarından biri olarak görülmeli. Bu durumun Avrupa ve Almanya açısından da demokratik kurumların dayanıklılığına ilişkin yeni tartışmaları beraberinde getirdiği vurgulanıyor.




