Hatırlayanlar vardır kuşkusuz 70'lerin sonları, 80'lerin başlarında bilgisayarların Türkiye'ye yeni yeni girdiği yıllarda bir tartışma vardı. İşin gerçeğini bilenler, “bilgisayar” isimlendirmesine karşı çıkıyor, yerine “bilgiişler” sözcüğünü öneriyorlardı. Bu sihirli alet bilgiyi saymıyor, bilgiyi işliyordu.

Kavramların doğru oluşturulması, doğru düşünmenin temelini oluşturur. Dil ve kavramlar aracılığıyla düşünür ve ifade ederiz.

Berlin İtfaiyesi: 260'tan fazla araç dijitalleşiyor Berlin İtfaiyesi: 260'tan fazla araç dijitalleşiyor

O günden bugüne, bir yandan yarıiletken teknolojilerin gelişmesiyle hızları ve işlem kapasiteleri muazzam ölçüde artarken, diğer yandan benzer hızda geliştirilen yazılımlarla da çok çeşitli alanlarda birçok fonksiyonu yerine getiren, üretimin ve hayatın her alanında kilit işlevler gören bilgisayarlar yaşamın vazgeçilmez birer parçası haline geldiler.

Artık birçok işi büyük bir hızla, neredeyse hatasız, kapsamlı ve devasa boyutlarda yapan olağanüstü yetenekli makinalar var elimizde. Tümleşik bilgiişlem teknolojisi ile, üretim araçlarından, gündelik hayatta kullandığımız her türlü alete kadar uygulanan, yaşamımızı kolaylaştıran “otomasyon”un damgasını vurduğu yeni bir “dünya” yaratıldı. Artık dijital dünya çağındayız.

SANAL DÜNYANIN SANRILARI MI YOKSA GERÇEK DÜNYANIN DİRENİŞİ Mİ?

Bilimsel araştırmalarda yıllarca içinden çıkılamayacak veriler kısa sürede analiz edilebiliyor, çok büyük hesaplar hatasız yapılabiliyor, görüntüleme cihazlarıyla vücudumuzun her bir dokusu incelenebiliyor, bazı ameliyatlar bilgisayarların yönettiği cihazlar tarafından yapılabiliyor, dev fabrikalar bu sistemler sayesinde işletilebiliyor, akıllı bombalar ve silah sistemleriyle atari oynar gibi savaşlar yapılabiliyor, binlerce insan bir düğmeye basılarak katledilebiliyor.  Ve tüm bunları oturduğumuz yerden birkaç parmak hareketi ile yapabiliyoruz. Çağımız insanların değil, bu akıllı makinaların çağı olarak tanımlanmaya başladı.

Artık yapay “zeka”lar, robotlar tartışılmaktan öte günlük yaşamımızın bir parçası durumuna geldiler ve bu, “yatıştırılamayan (yatıştırılmayan)” bir korkunun da nedeni. Yapay zekanın dünyayı yönetmesi veya robotların insanoğlu’na karşı savaş açması günümüzün en önemli korkularından biri ve cevapların belirsizliği sürdükçe de giderek büyük bir paniğin de nedeni…

Peki, gerçek bu mu? Bir alet, bir makine zekâya sahip olabilir mi? Hatta daha da ileri gidip bu “yapay zeka”nın insanları yöneteceği, insanoğlu’na karşı savaş açacağı bir “yeni dünya”nın olabilirliği var mı?    

Temelde bilgisayarın algılayabildiği 0 ve 1’den oluşan (yani elektrik sinyali var veya yok) iki işaretli bir dünya; zekâsı da algısı da bundan ibaret. Bu 0 ve 1 dizileriyle milyonlarca hesabı yapabilmesini sağlayan devreleri tasarlayan insanoğlunun kendisi. Yine saniyenin milyonda biri kadar bir sürede milyonlarca işlemi yapan yarıiletken devreleri geliştiren de kanlı canlı insanlar. Bu devrelere can veren, onlara iş gördüren programları yazan da, algoritmaları geliştiren de, kodlamaları yapan da, verileri giren de insanlar. Yine değişik üretim ya da kullanım alanlarında dijital teknolojinin uygulandığı araçları, teknolojileri geliştiren, yazılımlarını yapanlar da insanlar. Bütün bu teknolojilerin arkasında büyük bir emek ve zekâ var. “Yapay” değil gerçek insan emeği, gerçek insan zekâsı. On binlerce yıldır insanlığın nesiller boyu biriktirerek geldiği bilgi, beceri, akıl ve bilinçtir buradaki asıl belirleyici olan ve bunlar da insana aittir. Bu makinaları diğer makinalardan ayıran sadece işledikleri hammadde. Diğerleri madeni, çeliği, pamuğu, buğdayı vb. işlerken, bilgisayarlar, insanların kendisine verdiği bilgiyi işliyorlar. Tek ayrıcalıkları bu.

Nimetlerinden yararlansak da bu teknolojilerin bugün için sahibi egemen sınıflardır, burjuvazidir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti sürdüğü sürece de bu böyle olacak. Biz tüketiciler olarak pazarı oluştururken, onlar “sahip” olmanın kaymağını yiyecek, bilişim emekçilerinin yarattığı artık değere el koyarak sermayelerini büyütecekler. Diğer yandan ise tümleşik bilgiişlem teknolojisi gerekli emek zamanı alabildiğine kısaltarak, dünyayı herkes için yakınlaştırıp bütünleştirerek gelecek toplumu, sosyalizmi ufuk çizginizin yakınına kadar getirdi. Bu dijital dünya önümüze birçok olanak sunuyor evet. Artık dünyanın neresinde ne oluyor çok hızlı bir şekilde öğrenebiliyoruz. Çok hızlı bir şekilde haberleşebiliyoruz. Düşüncelerimizi çok zahmete katlanmadan daha çok insana ulaştırabiliyoruz. Ya da öyle sanıyoruz.

Gerçekten bir “bilgi çağında” mıyız? Bu bilgileri kim üretiyor, kim bu bilgileri toplumun “egemen düşüncesi” haline getiriyor, toplumsal bilinci kim yönlendiriyor? Dijital dünyanın olanaklarıyla “bilgi” bu kadar “kolektif”leşmişken bu kocaman bilgi bulamacı kime, kimin çıkarlarına hizmet ediyor. Burada da toplumun şaşmaz yasası belirleyici. Maalesef at sahibine göre kişniyor. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin bu alandaki yansıması olarak bu teknolojilerin de üretilen “bilgi”nin de sahibinin kapitalistler olduğu gerçeğini karşımıza dikiveriyor. “Egemen sınıfın düşünceleri her çağda egemen düşüncelerdir. Yani toplumun maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikri güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de genel olarak kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani o sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir; yani onun egemenliğinin düşünceleridir.” (Marx-Engels, Alman İdeolojisi – Evrensel Basım Yayın)  

Bize “bilgi toplumu” diye, “herkesin bilgiye kolayca eriştiği aydınlık çağ” diye sunulanlar bir yanılsamadan, daha doğrusu ideolojik bir demagojiden ibarettir. Hâkim kapitalist-emperyalist sistemin ideolojik aygıtlarıyla sürekli ürettiği “bilgi” bombardımanı dijital teknolojinin yarattığı “sanal” âlemi de domine etmiş ve geniş yığınlarda bilinç bulanıklığı yaratmanın aracı haline getirmiştir. Bu “bilgi”yi sağlam bir eleştiriye tabi tutmadan onun teorik, siyasal ve ideolojik zeminini doğru olarak ele almadan kullanmayı bırakın itibar bile edemeyiz.

Gericileşen ve insanlık değerleriyle sürekli çatışan emperyalist kapitalist sistem tam bir burjuva ikiyüzlülüğüyle gerçekleri değil “algıları” yönetmeye çalışmaktadır. Gerçekler tersyüz edilip, çarpıtılıp bilinçler bulanıklaştırılmaya, “sanal” bir dünyada bireysel  “kurtuluş” pompalanmaya, “birey” üzerinden yeni hikâyeler yazılmaya ve bunlar pazarlanmaya çalışılıyor. Bugün toplumsal bilincin köreltilip, “birey”in yüceltilmesinin temel araçlarından biri de sanal sosyal medyadır. Orada bilincimizi körelten, algımızı yöneten “bilgi”lerle dünyalar keşfedip çözümlemekle kalmıyor, yazıp çizerek “devrim”ler dahi yapıyoruz. İnsanın insandan, insanın toplumdan koptuğu asosyal bir dünyada ve tek başımıza “sosyalleşiyoruz”. Bilincin, insanın toplumsallaşmasının, topluluk halindeki ilişkilerinin ve eyleminin bir ürünü olduğunu unutarak toplumsallığımızdan ve eylemimizden uzaklaşarak “bilinç aktarıyoruz”.

İnsanlık tarihi, bugünkü aşamaya insan eyleminin ürünü alarak gelmiştir. Kendi geçim araçlarını verili genetik tekrarın dışına çıkıp bilinçli bir tercihle üretmeye başladığı ilk andan beri “eylemi”yle bilincini oluşturup geliştirirken, oluşan bilinciyle de eylemini geliştirmiştir. Toplumsal ilişkiler bütünü, iş bölümü ve eylemlilik, kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma geçerek bilinci geliştirdi, karmaşıklaştırdı, üretimden, siyasete, sanata, kültüre, ideolojiye kadar insanlık tarihini yarattı ve bugüne taşıdı. İnsanın değiştirme gücü bilinçli eyleminde yatar. Bugün “insanlık krizi”nden bahsedenler, bu “insanlık krizi”nin temelinde onun gelişiminin önünde engel oluşturan bugünkü ekonomik-toplumsal sistemin yattığı gerçeğini de görmek zorundadır. Bu krizin çözümüne ilişkin Marksist bakış açısı derin bir bilgi ve analiz yeteneği kazandırmış, dünya devrimler tarihi eşsiz bir deneyim mirası bırakmıştır. İnsanlığın bu ete kemiğe bürünmüş gerçekliğini bırakıp, sanal âlemlerde kazanacağımız bir şeyin olmadığını görüp yönümüzü “pratiğe” dönmenin vakti gelmedi mi? Kuşkusuz bunlar dijital teknolojilerin olanaklarını bu “pratiğin” ihtiyaçları için değerlendirmeyi, geliştirmeyi reddetmiyor. Tersine bu teknolojilere daha çok hâkim olmak ve daha da geliştirmek geleceğin temsilcisi olmaya aday olanlara düşüyor.

Bu yazıya başlamadan kadim bir dost aracılığıyla elime ünlü sosyolog ve filozof Edgar Morin’in Le Monde’da yayınlanmış bir yazısı geçti. 103 yaşındaki Morin yazısında “İnsanlığın yaşadığı çok yönlü kriz karşısında ilk direniş hattı zihindir.” diyor. Toplumsal meselelere sınıf mücadelesi perspektifiyle bakamamanın tüm sancıları yazı boyunca kendini hissettiriyor. Çağımızın savaşlarının, emperyalist devletler arasındaki güç ve hegemonya mücadelesinin körüklediği husumetlerin gittikçe büyüyerek bir tür ekolojik, ekonomik, siyasi, sosyal ve medeniyet polikrizinde birbirini desteklediğini anlatıyor. Kontrolsüz kar hegemonyasının her ulusta ve dünyada eşitsizlikleri artırdığını, uygarlığımızın niteliklerinin bozulduğunu, özellikle egoizmin geliştiğini, geleneksel dayanışmanın ortadan kalktığını, demokrasinin her kıtada kriz içinde olduğunu, yerini otoriter rejimlere bıraktığını, itaatkar toplumlar yaratma eğiliminde olduğunu, küreselleşmenin hiçbir dayanışma yaratmadığını aktararak, bunun temeline bilişimle kontrol etme gücünü ve günümüzde muazzam bir gelişme gösteren bilimsel ve teknik ilerlemeyi koymaktadır. “Bilgideki ilerlemenin, bilgileri çoğaltarak ve disipliner bariyerlere ayırarak, düşünceyi körleştiren bir gerilemeye yol açtığını hayretle görüyoruz. Giderek daha teknokratik hale gelen doğru hesap ve tahmin yapma olgusunun hâkim olmaya başlamasıyla bağlantılı olarak, bilginin ilerlemesi geçekliğin ve özellikle insan gerçekliğinin karmaşıklığını kavramaktan aciz hale gelmiştir. Bu durum, dogmatizm ve fanatizmin dönüşüne, yeni put ve nefretlerin yayılmasıyla da ahlak değerlerinin krizine yol açmaktadır.” “Felakete doğru gidiyoruz.” diyor Morin.

Ve ekliyor bu felakete karşı “umutla veya umutsuzlukla, çaresizlikle ya da çaresizliğe kapılmadan Direnişe geçmemiz gerektiği anlamına geliyor. Bu sihirli kelime, Avrupa’da 1940 yenilgisinin devamında, öngörülebilir herhangi bir umut ışığı yokken, başlangıcı gerçekten de çok mütevazı olan, İşgal yıllarının(1940-1945) Direnişini çağrıştırıyor. “ (…) “İlk ve temel direniş zihnin direnişidir. Bu hakikatmiş gibi dayatılan herhangi bir yalanın sindiriciliğine, herhangi bir kolektif sarhoşluğun bulaşıcılığına direnmek anlamına gelir.”

      Morin emperyalist-kapitalist sistemin bütün kirinin pasının bugünkü üretim ilişkilerinden kaynaklandığını ve çözümün bu sistemin ortadan kaldırılarak sosyalist toplumu inşa etmekte olduğunu koyamamanın sancılarını yaşıyor tüm yazı boyunca. Önerdiği “dayanışma” ve “direniş” kavramlarının yerine sınıf mücadelesi veya sınıf savaşı kavramlarını koyduğumuzda ve onun gerekleriyle düşünmeye ve hareket etmeye başladığımızda birçok şey yerli yerine oturmaya başlayacaktır. O zaman “umut veya umutsuzlukla, çaresizlikle ya da çaresizliğe karşı” 'zihinde' başlayan direniş, sınıf mücadelesinin mevzilerinden biri haline gelecek, ete kemiğe bürünecek, pratikte yerini alacak, sokağa, fabrikalara, tarlalara, okullara, gerçek yaşama inecektir.