“Kilise devletten, devlet de

kiliseden ayrılmalıdır.”[1]

Özgür Mumcu’nun, “Türkiye laik değil,”[2] saptaması eksikli bir doğruyken; “Öncesi ve bugünüyle Türkiye laik ol(a)madı” demek en doğrusu olmalı.

Kadim Yunan’da “laikos=halk” iken; sözcüğün kökenindeki “laicos”; bir “devlet aygıtı” ya da “devlet bürokrasisi” anlamına gelmiyor.

“Ayos/agios” olarak ifade edilen “kutsal”dan ayrışan, gereğinde ondan mesafe alan/ alabilen... “halka ait olan” anlamını içeriyor. Yani “kutsala ait olmayan”, “insana ait olan” demek oluyor. Özetle “dünyevileşen”i, “dünyevi olan”ı ifade ediyor.

Zaten başka türlüsü düşünülebilir mi?

“Kişi/insan”ı içermeyen bir “dünyevileşme” mümkün olabilir mi?

Laikliğin özünde kısacası -yerleşmiş hiyerarşinin her türlüsünü red eden- “özgür birey” var.[3]

Laiklik, başka deyişle “özgürlüğün” diğer adı oluyorken;[4] buna bir şey daha eklemek gerek: “Laiklik ‘kadın’dır ya da kadın demektir (‘La laicità è donna’)”[5]

6 Haziran 2012’de Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Anayasanın 136.maddesi laiklik ilkesine aykırı bir şekilde düzenlenmiş. Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmamasıdır. Her dinin ve dine inanan herkesin sigortasıdır, teminatıdır. Herkes inandığı dinin gerekleri ne ise onu dilediği gibi yaşar. Oysa anayasanın 136.maddesine baktığımızda orada bir müdahaleci laiklik anlayışını görüyoruz. O fevkâlâde yanlış. Laikliğe aykırı bir hükmün laikliğe uygun hâle getirilmesi esastır,”[6] derken; “olması gereken” özgürlükçü laikliği devletçi laiklik üzerinden inkâr ederken; laikliği eleştirmenin, “ciddiye almama”nın, ötelemenin yaygın bir moda olduğu bir dönemde, itirazların ana argümanı, “Anayasa Mahkemesi laiklik konusunda devrim gibi bir karar verdi, eski sert laiklik tanımı yerine liberal bir laiklik tanımı yaptı,”[7] türünden “Laikliğin demokrasiye karşı olduğu” yollu liberal varsayım idi!

Anti-laik moda laikliği gereksiz, hatta zararlı bir gayretkeşlik olarak sunarken; 30 Aralık 2009 tarihli ‘Hürriyet’te Orhan Pamuk, “Laiklerin demokrasiye çok saygıları yok!” demesine diyor da; dincilerin demokrasiye ne kadar saygısı var? Ondan pek söz etmiyor!

* * * * *

“Laikliğe ‘El Fatiha’…”[8] denilen coğrafyamızın totaliter ikliminde “Laiklik insan özgürlüğünün politik yüzü”yken;[9] “Laiklik demokrasinin zorunlu koşulu”,[10] “olmazsa olmazı”dır.

Laiklik, eşitlik ve dolayısıyla demokrasinin önünü açar; herkes için eşit derecede din ve vicdan özgürlüğü ancak laiklikle güvence altına alınabilir.

Laiklik, bugünlerde “birçok tarifi olan” bir kavram karmaşasına dönüştürülmüş olsa da,[11] o, dinin devlet işlerine, devletin de - genel kamu düzeni dışında - din işlerine karışmamasıdır.

Laiklik başlarını örtüp örtmediği veya insanların içki içip içmediğiyle uğraşmaz; bireyin dindarlık anlayışını kurcalamadığı ve herkesi inanç alanında serbest bıraktığı için özgürlükçüdür.

Laik devlet, toplu yaşamın farklılıklar içinde yaşanabilir olmasını sağlayacak ortak hukuki normlar üretirken hiçbir dinin veya felsefi inancın iktidara ve kamu kurumlarına etki etmemesini, egemen olmamasını sağlamakla mükelleftir. Bu çerçevede devletin dini olamayacağı gibi, bir din hizmetinin sağlanması ve bu dinin eğitiminin verilmesiyle ilgili işlerin kamu kurumlarının sorumluluğunda olmaması gerekir.

Bu bağlamda din, nasıl Karl Marx’ın deyimiyle “halkın afyonu”ysa, laiklik de halkın uyanışıdır; “dünya işleri”ne “kendisi için” talip olmasıdır.

Bir şey daha: Eroğan’ın sık sık kullandığı “Laikçilik” diye bir şey yoktur. Laiklik ya vardır ya yoktur; laiklik kılık kıyafet tartışması değildir; ne yazık ki koskoca bir düşünce sistemi, demokrasi, kılık kıyafete indirgenmiş ve sonuçta bir tek adamın totalitarizmi inşa edilmiştir.

* * * * *

Türkiye’nin 150 yılı aşkın tarihini belirleyen tartışma konularının başında gelen laiklik,[12] hukuk devletinin temel bir yapıtaşı, öznel değer yargıları ile hukukun ilkelerini birbirinden ayırmanın yoluyken; herkesin kendi dilediği değer sistemine sahip olmasına olanak tanıyan bir yönetim biçimidir. Tıpkı Kemalist ya da AKP örnekleri ve yorumlarındaki üzere!

Örneğin AKP döneminde resmen patlama yapan iş cinayetlerini engellemek için gerekli tedbirleri almak yerine tevekkülü (Allaha teslim olmak, sığınmak) öne çıkarmak, Diyanete bağlı imamların Cuma hutbesinde “Aşırı tedbir, Allah’a olan güveni sarsar,” gibi ifadeler kullanması işçi sınıfının mücadelesi içinde laikliğin neden önemli bir yer tutması gerektiğini gösteriyor…

Laiklik, öncelikle “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması”dır, ama bununla sınırlı değildir; eğitim ve toplumsal yaşamın hiçbir dini inanç ya da dini kurala göre düzenlenmemesini ifade eder. Laiklik, kişisel bir alan olan inanç alanının ve dinsel etkinliklerin, devlet ve ekonomik yaşamdan ya da daha genel bir deyişle kamusal alandan ayrı olarak ele alınması, devlet yönetiminin dinsel esaslara ve güce dayanmaması, devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması demektir. Bir nokta daha: günümüzde emperyalist-kapitalizmin laiklikten vazgeçme eğilimi öne çıkmaktadır.

Örneğin dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel, Papa XVI. Benedict’in ziyareti öncesinde, 17 Eylül 2011’de Hıristiyanları laikliğe karşı birleşmeye çağırıp, “Gittikçe artan laiklik karşısında Hıristiyanların birliğini sürekli olarak vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum,”[13] derken; eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de, “ “Laikliğin, Fransa’yı Hıristiyan köklerinden ayırmaya gücü yoktur. Bunu yapmaya kalkıştı. Yapmaması gerekirdi. Tarihinin dini, manevi ve ahlâki mirasını görmezden gelen bir milletin kendi kültürüne karşı suç işlediğini düşünüyorum. Kökü çekip atmak, milli kimliğin çimentosunu zayıflatmaktır,”[14] demiştir.

Tıpkı İngiltere Başbakanı David Cameron’un “ülkesinin Hıristiyan bir ulus olduğunu, ahlâki çöküşle mücadeleye yardım için Hıristiyan değerlerini savunmaktan korkmaması gerektiği” ifadesindeki üzere![15]

* * * * *

Emma Goldman, “Din, insanın doğal fenomenlerin aslını çözmedeki zihin yetersizliğinden kaynaklanan bir fenomendir,”[16] derken; ekler Henry Louis Mencken de: “Din adamları ne yapar? Ortalıktaki beyinsizleri hayali bir cehennemden kurtarabileceğine inandırarak hayatını kazanır. Bu romatizma için yılan yağı satan bir satıcının yaptığı işten neredeyse farksız bir iş!”

Friedrich Engels’e göre, Karl Marx’ın bilim tarihine yaptığı en önemli iki katkıdan biri, maddeci tarih görüşüdür. Bu görüşe göre din, toplumsal formasyonun üst-yapısında yer alan bir kurumuyken; 1844’te şunları yazıyordu Karl Marx: “Dini yapan, oluşturan insandır; din insanı oluşturmaz. İnsan, devletin, toplumun ürünüdür. Bu devlet ve bu toplum dini üretir. Din de dünyanın tersine döndürülmüş bir bilincidir… Din mazlum yaratığın soluğudur; kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın da afyonudur. Halkın sahte saadeti olan dini ilga etmek, halkın gerçek mutluluğunu talep etme anlamı taşır. Kendi durumlarına ilişkin yanılsamalarından kurtulma daveti, aslında, yanılsamalara gerek duyan bir dünyadan kurtulma davetidir.”

Bu ifadeler, dinin yukarıda değindiğim iki boyutunu da içeriyor. Halk kültürü olarak din: “Mazlum yaratığın soluğu; kalpsiz bir dünyanın kalbi”… Ve halk sınıflarının sömürü düzenine teslimiyetini sağlayan ideolojik işlevi ile; “halkın da afyonu” olan din…

V. İ. Lenin, Karl Marx’ın düşüncesinin üç kaynağını belirliyor: “Alman felsefesi, İngiliz politik iktisadı ve Fransız sosyalizmi…” Her üçü de, aydınlanma devriminin türevleridir. Elbette sosyal mücadeleler tarihi içinde sömürülen sınıflar gerçek acılara karşı bir protesto olarak bazen dine sığındılar; bazen de kilisenin, ulemanın ihanetine uğradılar. Ancak, konumuz “sınıf mücadeleleri içinde din” değil, Marx düşüncesinin kaynakları ise, aydınlanma devriminden soyutlanmış bir Marx olamayacağını vurgulamamız gerekir. Aydınlanma, Orta Çağ dünyasının düşüncesine karşı bir isyandır. Ve bir ideoloji olarak din (Batı’da Katoliklik, bizde İslâmcılık) o düşüncenin temel öğesidir.

Karl Marx’ın din konusundaki görüşleri açıktır: Bunların temelden sorgulanması, tarihsel maddeciliğin reddiyesi anlamına gelirken; ayrıca “Din” denildiğinde, bir insan için ne gibi bir anlam oluşturduğu, bireyin ve toplumların yaşamındaki yeri gibi basit sorular geliyor akla. Zira din kelimesini telaffuz ettiğimizde, onun yoğun çağrışımlarından da kurtulamıyoruz. Oysa ki durum son derece basit; kavramların, inançların, düşüncelerin izini geriye doğru takip etmek gerekiyor.

Din, her çağda olduğu gibi bugün de insanlığın önünde öncelikle tanımlanıp, sonra da gerektiği yere konulması gereken inanç ve olgu olarak büyük bir karmaşa hâlinde öylece duruyor. Din olgusu ve tarihini, tüm dinlerin toplumsal kökenlerini incelediği yapıtında[17] Paul N. Siegel, ise hiçbir dinin birbirinden üstün ya da aşağı olmadığını ve ortaya çıkış nedenlerinin de aynı olduğunu anlatır. Ama süreç bu kadar basit değil. Din, bin yıllardır insanlığın kafasını meşgul etse de insanın yakasını bir türlü bırakmamış. Zira hep iktidar yapılarını gereksinmiş.

Açlık, sefalet, haksızlık ve baskıların olmadığı yerde din, kendisini hiç hissettirmemiş... Peki nedir din? Müslüman, Hıristiyan Katolik, Protestan, Musevi vb. her toplumun kültürel, antropolojik tarihsel yapısına göre biçim alan din, özünde niye aynı? En önemlisi de, herhangi bir din neden, içeriğinde insana yapılan her türlü zulmü de yanına almadan var olamıyor?

Din nedir sorusunun yanıtını dile getirirken, bazılarımız, Marx’ın “din, halkların afyonudur” saptamasının artık bir klişe olduğunu söyleyebilir. Ancak söz konusu saptamanın bağlamları oldukça somut ve yerli yerinde dururken, “afyon” vurgusunun az bile kaldığını söylemeliyiz. Zira mevcut iktidarların dini en önemli bileşenleri hâline getirmeleri boşuna değil.

Dinin, tarihsel olarak toplumsal düzenin bir payandası görevini layıkıyla yerine getirmesine dikkat çeken Marksizm, dinin, insan ve toplumlar üzerindeki engelleyici etkisini tespit ederek, insanlığın önüne çok büyük bir ışık tutar.

Din bin yıllardır insanları despotluk, açlık, haksızlık karşısında kendi içlerine çekilmeye, tevekküle çağırırken; dinselleşme eğiliminin yükseldiği kesitte laiklik, Thomas Hobbes’un, “Görünmeyen şeylere duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur,” veya George Santayana’nın, “Kitabı Mukaddes dogma değil, edebiyattır,” tarifindeki, nihayetinde toplumsal bir kurum olan dinin değerlendirilip, eleştirilmesidir.

Kolay mı? “Bütün eleştirilerin önkoşulu dinin eleştirisidir,” der Karl Marx…

Marksizm-Leninizm, dini hem bir sosyolojik olgu, hem de bir ideoloji, “yanlış bilinç” olarak görür. Tarihin şafağında belli toplumsal koşul ve nedenlerin ürünü olarak doğan din, başından itibaren, “toplum” olarak yaşamayı olanaklı kılan bir işlev görmüştür. Öte yandan, dinin kaynağında, erken insanlığın açıklayamadığı doğa olayları karşısındaki dehşet ve korkusu vardır ve din “büyü” öğelerini her zaman içinde taşımıştır.

Bir kez daha vurgulamalı; İnsan için dinin ne olduğu, hangi gereksinmeye karşılık geldiği sorusunun yanıtını Karl Marx, tam da o çok bilinen cümlenin geçtiği yerde, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in ‘Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde şöyle vermişti:

“Din, gerçekte kendisini henüz bulamamış ya da kazanıp kaybetmiş insanın özsaygısı ve özbilincidir. Ama ‘insan’, dünyanın dışında sürüklenip duran soyut bir varlık değildir. ‘İnsan’, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilinci olan dini yaratır. Din bu dünyanın genel teorisidir, onun ansiklopedik özeti, popüler mantığı, manevi onuru, heyecanı, ahlâki yaptırımıdır. Din bu dünyanın mazeret ve tesellisinin evrensel temelidir. Din, insani öz sahici bir gerçeklik kazanamadığı için, insani özün fantastik (hayali) biçimde gerçekleşmesidir. Bu nedenle, dine karşı mücadele dolaylı olarak ruhsal aroması din olan dünyaya karşı mücadeledir.

Dinsel acı çekmek, aynı zamanda hem gerçek acı çekmenin anlatımı, hem de gerçek acı çekmeye karşı bir protestodur. Din, baskı altındaki yaratığın umutsuz soluğu, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.”[18]

Karl Marx’a ve Marksizm-Leninizm’e göre yapılması gereken, çaresiz insanın elindeki acı dindirici afyonu, yani dini almak değil, “tersine dönmüş dünyayı” tersine çevirerek, gerçek nedenleriyle birlikte bu aldatıcı “mutluluk ihtiyacı”nı ortadan kaldırmaktır.

Bu bağlamda sosyalistler din konusundaki tavırlarını, “Din, kişinin özel meselesi olarak görülmelidir. Ancak herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için, bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz düşünüldüğünde, dini kişisel bir sorun olarak görmemiz söz konusunu olamaz,” diye tarif eder V. İ. Lenin…

Önemli bir şey daha: XVIII. yüzyılda Immanuel Kant’ın, “İnsanın bir rehbere gereksinim duymadan kendi aklını kullanma cesareti olarak,” tanımladığı laiklik için Aydınlanma’ya yaslanmak önemli olsa da yeterli değildir; laiklik artık Aydınlanma’nın ötesinde Karl Marx’ın “11. Tezi” ile ilişkilendirildiği oranda anlamlıdır.

* * * * *

Elbette ihtiyacımız olan laiklik, “devletçi laiklik” değildir ve ol(a)maz da!

“Türklerin İslâm’a getirdiği yorum barışçıl, evrensel ve gerçekten diğer medeniyetlerle çok rahatlıkla iletişim kurabilen bir İslâm yorumudur,”[19] biçiminde -her derde deva olarak!- tanımlanan devletçi laiklik, Kemalist düzende, başta ve temelde “Türk-İslâm” ekseninde bir oto-kontrol mekanizması üzerine kuruldu.[20]

Türkiye Cumhuriyeti’nde din tarihi nev-i şahsına münhasırken; çifte standartlı çelişkiler yumağını andırır. Dinle iç içe devlet ve “laik” !

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra kamusal alanda, sadece devletin meşru gördüğü kültürel kimlik (Türk/ laik) yani “makul/ “normal” Türkler” var olabildi. Alevîlik, muhafazakârlık, Kürtlük gibi kimlikler özel alanda var olabildiler. İbadetlerini bile jandarma baskını korkusu altında gerçekleştirebildiler. Cumhuriyet, bu açıdan Osmanlı’dan “kültürel kopuştur”. Ancak devletin bekasının esas olması açısından ise Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konudur.

İş bu nedenle hem muhafazakâr kesim hem de Kemalistler, ilke olarak din-devlet ayrılığı tezini hiçbir zaman benimsemedi. İktidarları için kullandı.

Tamam! Burada kimileri, “Türkiye Cumhuriyeti’ni tüm diğer İslâm ülkelerinden ayıran en önemli özelliği 10 Nisan 1928 tarihinde anayasanın 2. maddesinde yer alan ‘Devletin dini İslâmdır’ hükmünün anayasadan çıkarılmasıdır. Ayrıca milletvekillerinin yeminlerindeki ‘vallahi’ sözcüğü ‘namusum üzerine söz veririm’ ifadesiyle değiştirilmiş, yine TBMM’nin görevleri arasında yer alan ‘ahkâm-ı şer’iye’nin tenfizi’ (dinsel hükümlerin yerine getirilmesi) hükmü anayasadan çıkarılmıştır. 1937 yılında da ‘laiklik ilkesi’ anayasaya alınmıştır,”[21] diyerek itiraz edebilirler…

Ancak laikliğin, Türkiye’de siyasal ve toplumsal sistemin temel bir ilkesi olarak anayasada yer almasından (1937) beri devletin dinden bağımsızlaşması dışında din ve dindarlıkla ilgili olarak neyi kapsadığı, neyi kapsamadığı konusu üzerinde görüş birliği sağlanamayan; hep tartışma, kamplaşma nedeni olan bir düzenleme olduğunu kim inkâr edebilir ki?

Örneğin “devletçi laikliğin bayraktarı” CHP din dersini getirmedi mi? 1947 kurultayında hacılara ilk kez döviz tahsis edildi, ilahiyat fakültesi kuruldu, imam-hatip ve Kur’an kursları açılmadı mı?

Kim ne derse desin laik ol(a)mayan Cumhuriyet’in tek bir İslâm anlayışı var, o da Sünnî İslâmdır. Ve kim ne derse desin, Cumhuriyet Osmanlı’daki Şeyhülislâmlık düzenini, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla sürdürüyor.

Martin Luther ve Jean Calvin gibi din adamlarından esinlenen “Dinde Reform” hareketi, aslında Mustafa Kemal’in “devletçi laiklik”inden başka bir şey değildi.

Bilindiği gibi Kemalist Cumhuriyet kurulurken, ulus devlet inşasına temel teşkil edecek bir “tarih tezi” kurgulandı, kurumlaştı, resmileşti.

Gerçi bu tez, sekülerleşme adına İslâmîyet öncesini fazla öne çıkardığı için bugüne kadar birkaç kez değişime uğradı, önce Menderes devrinde, sonra MC hükümetleri esnasında ve nihayet 12 Eylül darbesi sonrası “Türk-İslâm sentezi” ile Atatürkçülük karışımı garip bir hal aldı. Şimdi, “Yeni Türkiye” inşasına eşlik edecek yeni bir tarih tezi oluşturulmaya çalışılıyor.

Bu tez, İslâmcı iddialı ama daha ziyade Türk-İslâm Sentezi’nin bir türevi olan Osmanlıcılık şeklinde tezahür etmekte. Son zamanlarda, Selçuklu vurgusu da öne çıkıyor, zira zaten “Anadolu’nun İslâmlaşması” esas alındığında Selçuklu ve Malazgirt’e geri gitmek gerekiyor. Tüm siyasi ideolojilerin temeline yerleştirilen tarih tezleri gibi bu yeni kurgu da fazlasıyla anakronik ve eklektik bir kurgu. Cumhuriyet’in tarih tezi Türklüğe seküler bir geçmiş bulmak adına nasıl Orta Asya dönemini “milli”leştirdi ise, Yeni Türkiye tezi de, yazın dili Farsça olan Selçuklu’yu ve milliyetçilik icat olmadan Osmanlı’yı “milli”leştirmeye çalışıyor.

Tüm milli tarihler ister seküler, ister dinsel kimlik vurgulu olsun, geçmişi kesintisiz bir süreç olarak kurgular ve mevcut iktidar iddiası “şahlanış” olarak resmedilir. Aslında, tüm yeni toplum inşası çabaları, kendini merkeze alarak sadece geçmişi değil, diğer yandan geleceği kurgular. Mevcut iktidar iddiası kökü geçmişte, devamı gelecekte olacak biçimde merkezlenir ve bu yolla meşrulaşır.

Nitekim AKP çevresi, 1 Kasım 2015 seçimini, yeni milli tarih’in dönüm noktası olarak işaretledi.

Bu anlayışa göre, kesintisiz devam etmekte olan “milli tarih” “yüzyıllık bir parantezi” kapatarak, kaldığı yerden yola koyulmuş oldu, o hâlde şimdi, söz konusu olan “tarih yazma” rolünü tekrar üstlenmektir. Ortalık, Türkiye’nin, milli çizgisi olan AKP ve tabi önderi Erdoğan liderliğinde, “meşum” parantezi kapattıktan sonra tekrar “tarih yazma”, tarihi rolünü oynamaya başlaması iddiasından geçilmiyor. Her yeni toplum inşası iddiası, bu türden bir anlayışla yola çıkar, buraya kadar şaşacak bir şey yok.[22]

Bu bağlamda “devletçi laiklik” anlayışının yerine alternatif olarak gösterilen Erdoğan’cı laiklik anlayışı da epey sorunlu. Erdoğan’ın Tunus’ta yaptığı laiklik tanımı laikliğin temelini oluşturan “devlet işlerinin dini inançlardan bağımsız olması” ilkesine hiç değinmeden, laikliği kişilerin inanç özgürlüğünün devlet güvencesi altında olmasına indirgiyor. Dile getirildiği kadarıyla “yeni laiklik” tanımında devlet yönetiminin dini inançlar temelinde yapılamayacağına dair bir kısıtlama yoktur; tehlike de buradadır!

* * * * *

Kolay mı? “Amerika’yı Columbus’tan önce Müslüman denizciler keşfetti”ğini[23] iddia eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın laikliği “Devletin her dine eşit mesafede olması” olarak tanımlayıp, “Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz. Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir Müslüman, laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir,”[24] diyebildiği bir coğrafya yaş(at)ıyoruz![25]

Zeynep Altıok Akatlı’nın, “Bir siyasal İslâmcı demokratik seçimleri savaş/ cihad, muhalifleri düşman/kâfir olarak görür. Ona göre savaş hiledir ve kazanmak için her türlü yalan söylenir, iftira atılır, manipülasyon yapılabilir. Helâldir. Siyasal İslâmcı toplumsal vicdan ve ahlâk kavramlarını umursamaz,”[26] notunu düştüğü tabloda farklı dinlere (veya mezheplere) eşit mesafede durabilmek hangi koşullarda mümkün olabilir? “Dindar” olduğunu her fırsatta vurgulayan, dininin bütün diğer inanç sistemlerine üstünlüğünü övmek için hiçbir vesileyi kaçırmayan bir “Başkan”, neredeyse tek başına yönettiği devletin “bütün dinlere eşit mesafede” durmasını nasıl sağlayabilecektir? Laikliği, “devletin her dine eşit mesafede durması”ndan ibaret olarak tanımlamak, bir yanıltma girişiminden başka bir şey değildir.

Laiklik, dinin siyasetten ayrılmasıdır. Kavramın en kısa tanımı buyken; daha açık ifade edildiğinde, laiklik, dinlerin kamusal ilişkilerde (toplumun ortak yaşamını ilgilendiren ilişkilerde) hiçbir rolünün ve etkisinin olmamasıdır.

30 Mart 2014 yerel seçimleri sonrası balkon konuşmasında, “Bu millet, ümmetin umududur,”[27] diyen Erdoğan AKP’sinin, “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu” olarak kurulan bir dava partisidir. “Davamız” dedikleri laikliği anayasadan ve toplum hayatından kaldırmaktır.

Bu konuda en açık sözlü olan 2016’da “Laiklik yeni anayasada olmamalı,” diyen eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman’dı.

İster “ılımlı”, ister “siyasal” takısı eklensin;[28] her versiyonunun ABD emperyalizmi ile ilişkili olan cemaatler gerçeğiyle ilintisi de inkâr edilmesi mümkün olmayan hakikâttir

AKP’nin cemaatlerle, özel olarak da “Gülen Cemaat”iyle ilişkisi “sır” değilen;[29] Erdoğan’ın “Ne istediniz de vermedik” sözü, AKP ile Gülen Cemaati’nin ilişkisinin bir “koalisyon” olduğunu gayet açık şekilde ortaya sermekteydi.

“Koalisyon”un kristal berraklığıyla görünürlük kazandığı olay, Erdoğan’ın 12 Eylül 2010 Referandumu sonrası Pensilvanya’ya meydanlardan gönderdiği teşekkürdü. Tabii aynı doğrultuda, 2012 yaz başında düzenlenen Türkçe Olimpiyatları’nda Erdoğan’ın platforma çıkıp “Hocaefendi”ye hürmet dolu “Yurda dön” çağrısı yaptığı konuşma da bu “koalisyon”un kayda değer en pozitif “enstantane”lerinden biriydi.[30]

Tüm bunlara ek olarak: AKP’nin din ve siyaset konusunda Necip Fazıl’a özlem duyup özenen bir politika izlediği ve kurucularının (Erdoğan, Gül, Arınç vb) Büyük Doğu Hareketi’nde yetiştiği bir “sır” değilken; Türkiye, AKP iktidarının ikinci döneminden itibaren ciddi bir dönüşüm sürecine girdi; süreç hâlâ devam ediyor.

AKP iktidarının meşrulaştırılması, totaliter önlemler ile siyasal gücün “konsolidasyonu” Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Diyanet örgütü aracılığıyla yürütülmektedir.

Bu doğrultuda AKP türbana nasıl, eşitlik, özgürlük, insan hakları gibi din dışı kavramlar eşliğinde kamusal alanda bir meşruiyet alanı açmaya çalıştıysa, demokrasi için de aynı şeyi yapıyor. Yani seçilmişliği kutsamayıp, “mevcut demokrasi”yi seçilmişliğin işlevsiz bir kültü hâline getiriyor.[31]

Buradan da İslâmcılık zemininde “Tek Adam” dayatması boy veriyor.

* * * * *

Öncesinde birçok -liberal- manipülasyona, hurafeye yol açan İslâmcılık zemininde “Tek Adam” dayatmasından hareketle Yakındoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, “İslâmîyet’e göre haramlar yasakları değil ‘Allah’ın hududlarını (hududullahı)’ yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır,”[32] denilirken; “felsefeci”-yazar Şükrü Argın da ekliyordu:

“Sosyalizm dünyanın bu hâline itiraz olarak ateisttir. Sosyalist, müminin kalbindeki Tanrı’ya itiraz etmez. Onun derdi başka tanrılarladır. Bu bakımdan sosyalist duruşun her halükârda dindar bir yanı vardır.”[33]

Söz konusu hezeyanlar hepimize, “Tanrının insan aklıyla kavranması mümkün değildir ve tanrı asıl bu yüzden gerçektir,” diyen Hugues de Saint-Victor’un saçmasını anımsatırken; Akif Beki, “Farklı inanç ve yaşam biçimleri için özgürleştirici bir güvence olarak, laikliğin dayatmacı ve çatışmacı olmayan bir modelini geliştirmek şart değil mi?”[34] sorusunu dillendirdi!

Gülay Göktürk, “Laikliğin, demokrasinin din alanına uygulanmasından başka bir şey olmadığı”nı yazdı![35]

Taha Akyol’un, “Türkiye dindar ve aynı zamanda sekülerleşme yolunda bir toplumdur!”[36] sanrısı!

Osman Selim Kocahanoğlu, “Batı modernizmi nasıl kendi koşullarının ürünüyse; Türk modernizminin felsefi, sosyolojik, hukuksal içeriği de kendine özgüdür. Laiklik sadece felsefi ve siyasi bir tercih sonucu benimsenmemiş, sosyal yapının emrettiği toplumsal barışın temeli olacak sosyopolitik ve hukuksal bir yöntem olarak düşünülmüştür,”[37] saptamasını dillendirdi!

Mustafa Akyol, “Türkiye’nin laikliğe dair gerilimlerden kurtulması için, bu kavramın, üzerine yüklenen tüm felsefi/ sınıfsal anlamlardan arındırılması ve ‘dine karşı tarafsızlık’ şeklinde anlaşılması lazım,”[38] diyebildi!

Ve nihayet “Yetmez Ama Evet”çi Murat Belge diye biri de, “Ekmeleddin İhsanoğlu ile tanışıklığımız vardır. Onu ben de gayet medenî, olumlu bir insan olarak bilirim. “Solcu”luğu yoktur; ama öyle gözü kara “sol düşmanı” bir kişi değildir. Çalışkan ve bilgili bir “akademik” olarak, yargıları da nesneldir. Ekmeleddin Bey’i aday göstermekle CHP yönetiminin neyi hedeflediğini tahmin etmek güç bir şey değil: AKP’nin göstereceği aday (Erdoğan veya bir başkası) karşısında, normal olarak AKP’ye oy verecek seçmenlerden de oy alabilecek birini çıkarmak. Bu bence isabetli bir strateji,”[39] hikmetini yumurtladı; bu arada Ekmeleddin’in MHP milletvekili de olduğu unutulmasın!

Özetin özeti: Demokrasi, dinsel olanın yerine, dine dayalı ilişkileri tasfiye etmek üzere ikame edilmiş bir yönetim biçimiyken; dini toplum düzenine geri dönme mücadelesi veren anlamındaki İslâmcılığı demokrasiyle, hele hele demokrasinin idealize edilmiş biçimi olan sosyalizm ile, hatta demokrasiyi burjuva ayrıcalığı olarak gören liberalizmle ilişkilendirmek saçmalıktır; Mina Urgan’ın da söylediği gibi:

“Köktendinci bir yobazsa; kadınlara toplumda yer vermeye yanaşmıyorsa; 1400 yıl önceki yaşam biçimini özlüyorsa; kendi dininden ve soyundan olmayanları kıtır kıtır kesmeye hazırsa; asıl amacı demokrasiden işine geldiği kadarı yararlanıp, sonra demokrasiyi ortadan kaldırmaksa; bizler demokrasi adına böyle bir adama neden hoşgörü gösterelim?”

* * * * *

 “Omne ignotum pro magnifico est/ Bilinmeyen her şey muhteşemdir,” ya da “Majorem fidem homines adhibent iis quae non intelligunt/ İnsanlar anlaşılmaz şeylere kolayca inanırlar,” veya “Credo, quia verum est/ İnanıyorum, çünkü gerçek,” diyenler; dediklerini de unutarak;[40] “bilinmez” denilene ve “korkuları”na sarılabilir!

“İnsanın kavrayamadığı ve dolayısıyla denetleyemediği doğal oluşum çeşitli boş inançların ortaya çıkmasına yol açar”ken;[41] “Bir şey hâlâ açıklanamıyorsa, sadece bilgili eksikliğimizden, henüz elde edilemeyen entelektüel mükemmelliğimizden kaynaklanır,” Antonio Gramsci’nin altını çizdiği üzere…

Ayrıca Baron d’Holbach’ın, “Doğadan edindiğimiz her bilgi, tanrıları öldürmektedir. Tıpkı bilmediklerimizin tanrıların doğumuna sebep oluşu gibi,” ifadesi ve bir Bask atasözündeki üzere, “Ustea ez da jakitea/ Bilmekle inanmak aynı şey değildir” ve Jean Bodin’in de işaret ettiği gibi, “Çoktanrıcı ya da tek tanrıcı bütün dinler gereksizdir, insanların mutluluğu için doğanın ve aklın yasaları yeter” de artar bile.

13 Eylül 2022 13:09:54, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[*] Görüş, Ekim 2022…

[1] IX. Pius-Pope Pius IX.

[2] Özgür Mumcu, “Türkiye Laik Değil”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2014, s.3.

[3] Fransa’da okullara girildiğinde duvarlara büyük harflerle çeşitli renkler üzerine, Charte de la Laicite a l’Ecole (Okulda Laiklik Şartnamesi)’ni okuduğunuzda, bu sizlere Bastille Ayaklanması’nı hatırlatarak laiklik kavramının ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. (Süleyman Tosunoğlu, “108 Yıllık Laiklik Vurgusu”, Cumhuriyet, 13 Ekim 2013, s.12.)

[4] Nilgün Cerrahoğlu, “Kişi ‘Laik’ Olduğunda...”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2011, s.9.

[5] Nilgün Cerrahoğlu, “Laiklik Kadın Demektir”, Cumhuriyet, 9 Mart 2013, s.12.

[6] “Bozdağ: Anayasada Müdahaleci Laiklik Var”, Radikal, 7 Haziran 2012, s.17.

[7] Taha Akyol, “Laiklikte Devrim”, Hürriyet, 19 Nisan 2013, s.22.

[8] Mehveş Evin, “Laikliğe ‘El Fatiha’…”, Milliyet, 29 Eylül 2014, s.6.

[9] “Laiklik İnsan Özgürlüğünün Politik Yüzü”, Halkın Sesi, Yıl:9, No:223, 18-31 Aralık 2014, s.21

[10] Kadir Cangızbay, “Demokrasinin Zorunlu Koşulu: Laiklik”, Birgün, 18 Ocak 2014, s.9.

[11] “Laiklik kavramını (sekülarism, laikçilik gibi terimler ekleyerek) karmaşıklaştırmak bence yanlıştır. Basitçe ifade edeyim: Laiklik, devlet kurumlarının, hukukun, kamu yönetiminin din kurallarından, dinsel düzenleme ve kurumlardan ayrılmasıdır. İlkenin bir uzantısı gereği, devlet de din işlerine karışmamalıdır. Uygulamalarda ülkeler-arası, tarihsel farklılaşmalar vardır. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı, elbette laikliğe aykırıdır; ancak, kaldırılırsa ‘tekke ve zaviyelerin ilgası’ yasasının da iptali gerekir. Zira, bizde Diyanet’in işlevini, Batı’da örgütlü kiliseler üstlenir. Hangisi doğru? Karar laik devlete ait olmalıdır. Bu tür sorunlara rağmen, laikliği Cumhuriyet’in önemli, temel bir kazanımı olarak görüyorum.” (Korkut Boratav, “Laiklik Üzerine Bir Konuşma”, Birgün Pazar, Yıl:12, No:423, 19 Nisan 2015, s.12-13.)

[12] 1960 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra kurulan ilk yasal sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi’nin 10 Şubat 1964 tarihli programının, “Lâiklik İlkesi” başlıklı bölümünde şu görüşlere yer verilmiş; “Gericilik ile savaşta lâiklik, yeni Türkiye’nin vazgeçilmez bir ilkesidir. Türkiye İşçi Partisi gericilik ile mücadeleyi asla din ile mücadele seklinde anlamaz; bununla beraber devleti din temellerine dayanan geri bir toplumun, çağdaş uygarlığa ulaşmak için gerekli düşünce ve hukuk sistemine kavuşamayacağı da bir gerçektir. Bu sebeple dinin, devlet işlerinin temeli olmaktan çıkarılmış ve kişilerin vicdanında kutsal ve gerçek yerini bulmuş olması Cumhuriyetimizin dayandığı temel bir devrimdir.

Kimse, devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma, politik veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Aynı programın “Müslim ve Gayrımüslim Cemaatlerin Diyanet İşleri” başlıklı bölümde ise, “Müslüman cemaatin diyanet işleri, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yürütülür. Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslüman cemaatin diyanet işlerini görürken, mezhepler arasında Sünnî - Alevî gibi bir tefrik asla yapmayacak, din ve mezhep hürriyetine tam bir saygı göstererek tarafsızlıkla hareket edecektir.

Gayrimüslim cemaatlerin diyanet ve vakıf işleri, uluslararası anlaşmalara ve Anayasamızın vicdan ve din hürriyeti ilkelerine uygun olarak bu cemaatlerce yürütülecektir. Okul, ibadet yeri, hastane, mezarlık gibi gayrimüslim cemaat vakıflarının mülkiyet hakkına tam bir saygı gösterilecektir,” görüşlerine yer verilmiştir. (Abdullah Damar, “Sol-Sosyalist Parti Programlarında Laiklik”, Özgür Medya, 26 Haziran 2013… http://www.ozgurmedya.org/sol-sosyalist-parti-programlarinda-laiklik---abdullah-damar-1949.html)

[13] Osman Çutsay, “Merkel’in Laiklik Korkusu”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2011, s.13.

[14] Ali İhsan Aydın, “Laik Fransa, Sarkozy ile Dini Yeniden ‘Keşfediyor’...”, Zaman, 23 Aralık 2007, s.14.

[15] “Cameron: İngiltere Hıristiyan Bir Ülke”, Cumhuriyet, 18 Aralık 2011, s.13.

[16] Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, Çev: Necmi Bayram, Agora Yay., 2006, s.15.

[17] Paul Siegel, Dünya Dinleri ve İktidar, çev: Selin Dingillioğlu, Yordam Yay., 2013.

[18] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1997.

[19] Abbas Güçlü, “Hangi İslâm?”, Milliyet, 4 Aralık 2015, s.23.

[20] “3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu gerekçesinin 4. maddesinin sonunda ‘İmamlık ve hatiplik gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların da ayrı okulları açılacaktır’ diye yazar; bu okulların adı imam hatip okullarıdır ve temel amaçları Cumhuriyete bağlı, aydın din adamları yetiştirmektir. Bu amaç anayasanın 2. maddesi ile 136. maddesinde yazmaktadır: ‘Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek’ imam ve hatip yetiştirmek.” (Özdemir İnce, “Din Adamının Olumsuz Rolü”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2020, s.3.)

[21] Deniz Kavukçuoğlu, “Aydınlıktan Karanlığa (4)”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2014, s.13.

[22] Nuray Mert, “Bazı İslâmcıların Tarih Anlayışı”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2015, s.5.

[23] Ergin Yıldızoğlu, “Amerika’yı Yeniden Keşfetmek...”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2014, s.4.

[24] Selçuk Şenyüz, “Bir Müslüman Laik Ülke Yönetebilir”, Hürriyet, 16 Eylül 2011, s.22.

[25] İhsan Eliaçık, “AKP liderliğinin Allah’a değil para tanrısı Mamon’a taptığı”nı söylüyor. (Leyla Tavşanoğlu, “İhsan Eliaçık: Ak Saray İslâmîyetin Mezarı”, Cumhuriyet, 25 Ocak 2015, s.12.)

[26] Zeynep Altıok Akatlı, “Siyasal İslâmcılara Karşı Laiklik İhtiyacı”, Birgün Pazar, Yıl:19, No:799, 3 Temmuz 2022, s.6.

[27] Tayfun Atay, “Îslâmi Tüketim mi, İslâm’ı Tüketim mi?”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 2015, s.21.

[28] Daniel Pipes’ın İsrail Gazetesi ‘The Jerusalem Post’ta yayımlanan ve 26 Kasım 2009 tarihli Radikal’de çevirisine yer verilen makalesi, iki tür İslâmcılık’tan söz ediyordu. Birinci tür (1.0), Usame bin Ladin’in ve Humeyni’nin temsil ettiği şiddete ve teröre başvuran İslâmcılıktır. İkinci tür (2.0) ise Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği, şiddete başvurmadan, sisteme açıkça karşı çıkmadan hedefine varmaya çalışan İslâmcılıktır. (Türker Alkan, “Allah’a Şükür Hâlâ Laik Bir Ülkeyiz!”, Radikal, 27 Kasım 2009, s.15.)

[29] Bir tespit yapmak gerekirse de AKP-Cemaat ayrılığı aslında AKP’ye yaradı diyebiliriz. (Ceren Çıplak, “AKP-Cemaat Savaşında Son Perde... ‘Ajan 000’ Filmi Geliyor!”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2015, s.13.)

[30] Tayfun Atay, “Kendi Mahallemizde Şeytanlaştırdılar”, Cumhuriyet, 25 Mayıs 2015, s.10.

[31] “Sandıktan çıkmış olmak, onun dinsel projesini meşrulaştırmaz. Sandık, bu işlere yaramaz. Nasıl ki savaş, askerlere bırakılamayacak kadar ciddi bir işse; din sorunu da Erdoğan’a terk edilemeyecek kadar ciddiyetle yaklaşılması gereken bir konudur.” (Namık Çınar, “Din ile Hesaplaşmak”, Taraf, 12 Ocak 2015, s.10.)

[32] Yusuf Suiçmez, “Yasakçı Dindarlık ile Yasakçı Çağdaşlık”, Yeni Şafak, 7 Mayıs 2013, s.18.

[33] Ezgi Başaran, “Sosyalist İçin Dertli Mümin Şen Şakrak Ateistten Daha Müttefiktir”, Radikal, 13 Mayıs 2013, s.8-9.

[34] Akif Beki, “Atatürk Laikliği-Erdoğan Laikliği”, Radikal, 4 Ekim 2011, s.11.

[35] Serdar Kaya, “Türkiye’nin Laiklik Faciası”, Taraf, 2 Ekim 2011, s.13.

[36] Taha Akyol, “İslâm Nereye?”, Hürriyet, 17 Temmuz 2014, s.20.

[37] Osman Selim Kocahanoğlu, “Siyasal İslâm ve Cumhuriyet Laikliği”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2022, s.2.

[38] Mustafa Akyol, “Laikliği Asıl ‘Laikçiler’ İhlâl Ediyor”, Radikal, 18 Mayıs 2007, s.11.

[39] Murat Belge, “… ‘Sol’ ve Din”, Taraf, 24 Haziran 2014, s.9.

[40] “Hiçbir zümre bir diğerini ya da uyruklarını, belli bir dine girmeleri için zorlamamalı, baskı uygulamamalı, ya da efendilerine ve amirlerine karşı korumamalı, kollamamalı ve herhangi bir biçimde savunmamalıdır.” (Augsburg Din Barışı Bildirgesi, 25 Eylül 1555.)

[41] Georgiy V. Plehanov, Tarihte Bireyin Rolü Üzerine, çev: Nahide Özkan, Yazılama Yay., 2014, s.84.