SÜHEYLA KAPLAN
Washington’un Venezuela’ya yönelik askeri saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşinin zorla alıkonulması, yalnızca Latin Amerika’yı değil, küresel düzenin ne kadar kırılgan ve seçmeci olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Asıl dikkat çekici olan ise saldırının kendisinden çok, Batı başkentlerinde verilen tepkilerdi; daha doğrusu verilmeyen tepkiler!!
Almanya’da Başbakan Friedrich Merz’in açıklamaları, bu çifte standardın adeta ders kitabı örneğiydi. Merz, ABD’nin eylemlerini açıkça kınamaktan kaçınırken, hukuki değerlendirmeyi “karmaşık” bulduğunu söylemekle yetindi. Buna karşılık Maduro’yu hedef alan sert sözler sarf etmekte tereddüt etmedi. Oysa hafızaları yenileyelim: 24 Şubat 2022’de Rusya Ukrayna’ya saldırdığında, dönemin Başbakanı Olaf Scholz (SPD) hiç tereddüt etmeden “uluslararası hukukun açık ihlali” demişti. Demek ki ihlalin adı, ihlali yapanın kimliğine göre değişebiliyor.
SPD içinde bile bu sessizliğe itiraz edenler çıktı. Lars Klingbeil, ABD’nin tutumunu “çok endişe verici” buldu ve otoriter bir rejimin varlığının uluslararası hukuku çiğnemenin gerekçesi olamayacağını hatırlattı. Bu, aslında meselenin özünü ele veriyor: Uluslararası hukuk, yalnızca rakipler için mi bağlayıcı?
CDU cephesindeki görüş ayrılıkları da manidar! Bir yanda Maduro’nun devrilmesini “umut” olarak görenler, diğer yanda ABD’nin Trump döneminde “kurallara dayalı düzeni” terk ettiğini söyleyenler var. Ancak sanki 1945’ten bu yana Latin Amerika’da yaşanan sayısız ABD müdahalesi hiç olmamış gibi konuşulması, tarihsel hafızanın ne kadar seçici kullanıldığını gösteriyor.
Yeşiller, saldırıyı uluslararası hukukun ihlali olarak nitelese de, eleştirilerini Maduro’nun otoriterliğini vurgulamadan bitiremedi. Bu da Batı siyasetinin klasik refleksi: Önce hedefteki lideri mahkûm et, sonra hukuku tartış.
En sert ve tutarlı çıkış ise Sol Parti ile BSW’den geldi. “Rusya’ya yaptırım uygulayan ABD’ye de uygulamalı” çağrısı, kulağa radikal gelse de, aslında evrensel hukuk iddiasının mantıksal sonucu. Sahra Wagenknecht’in “Vahşi Batı usulü” benzetmesi ise durumu özetliyor: Güçlü olanın kural koyduğu, petrolün hukuktan daha değerli sayıldığı bir dünya!
Berlin, Hamburg, Frankfurt ve Stuttgart sokaklarındaki protestolar da gösteriyor ki, bu çifte standardı herkes kabullenmiş değil. “Petrol için kan dökülmesin” sloganı, Soğuk Savaş’tan bugüne değişmeyen bir gerçeği hatırlatıyor.
Sonuç olarak; Venezuela meselesi, Maduro’dan ya da Trump’tan ibaret değil. Bu olay, Batı’nın uluslararası hukuku ne zaman ilke, ne zaman araç olarak gördüğünün aynasıdır. Hukuk herkese eşit uygulanmadıkça, “kurallara dayalı düzen” söylemi, yalnızca güçlülerin dilinde dolaşan boş bir slogan olmaktan öteye geçmeyecektir.