SÜHEYLA KAPLAN
2026'ya doğru giderken Almanya'da siyaset yalnızca sandıkta değil, işyerlerinde de şekilleneceğe benziyor. Beş eyalette yapılacak Landtag (eyalet) seçimlerinin yanı sıra bahar aylarında seçilecek 180 bin yeni işyeri temsilcisi de ülkenin yönünü belirleyecek. Verdi Başkanı Frank Werneke'nin bu süreci bir "sınav" olarak tanımlaması yerinde. Çünkü bugüne kadar işyerleri, aşırı sağın kurumsal etkisinden büyük ölçüde korunabildi.
Ancak bu tablo, işçi sınıfının sağcı ideolojilere kapalı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, AfD'ye oy verenler arasında işçilerin oranı dikkat çekici biçimde yüksek. Yıllardır sosyal demokratlar ve sol partiler tarafından yüzüstü bırakıldığını düşünen birçok emekçi, öfkesini sandıkta AfD'ye yöneltiyor. AfD böylece parlamentolarda kendini sahte bir "işçi partisi" gibi pazarlayabiliyor.
İşyerlerinde bu yanılsamanın henüz tam karşılık bulmamasının nedeni açık: AfD'nin serbest piyasa fanatizmi ile emekçilerin somut çıkarları yan yana geldiğinde maske düşüyor. Toplu sözleşme, iş güvencesi, sendikal haklar gibi konularda AfD'nin işçilere verecek hiçbir gerçek cevabı yok. Yine de kriz derinleştikçe bu çelişki tek başına yeterli olmuyor.
Özellikle otomotiv yan sanayi gibi kapanmaların ve kitlesel işten çıkarmaların yaşandığı sektörlerde, "Zentrum" benzeri sağcı listelerin güç kazanması tesadüf değil. Burada özellikle altını çizmek gereken bir yapı var: "Zentrum." Kendini "bağımsız sendikal girişim" gibi pazarlayan bu oluşum, gerçekte AfD çizgisine yakın, hatta yer yer doğrudan AfD kadrolarıyla iç içe geçmiş sağcı bir sahte sendika ağıdır. Zentrum, sınıf mücadelesini reddeder; patronla çatışma yerine "ulusal birlik", "Alman sanayisini koruma" gibi söylemlerle işçileri sermaye ile aynı safa dizmeye çalışır. Toplu sözleşme ve grev hakkı gibi temel sendikal araçlar ya açıkça hedef alınır ya da bilinçli biçimde etkisizleştirilir.
Zentrum'un özellikle kriz içindeki sanayi işletmelerinde zemin bulması tesadüf değildir. AfD'nin parlamentodaki demagojisiyle uyumlu biçimde, işten çıkarmaların ve kapanmaların sorumlusu olarak sermayeyi değil; göçmenleri, çevre politikalarını ya da dış düşmanları gösterir. Böylece işçilerin öfkesini yukarıya, yani patronlara ve sisteme yöneltmek yerine yatayda, başka emekçilere karşı kışkırtır. Bu anlamda Zentrum, AfD'nin işyerlerindeki uzantısıdır: Sandıkta alamadığını fabrikada, atölyede, sendika seçimlerinde almaya çalışır.
Tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü Zentrum gibi AfD'ye yakın "sendikalar", işçiyi örgütlemez; örgütsüzleştirir. Mücadeleyi büyütmez; teslimiyeti normalleştirir. Sağa karşı mücadele, bu yapıların gerçek yüzünü teşhir etmekten ve işyerlerinde sınıf temelli, mücadeleci sendikacılığı güçlendirmekten geçer.
Krizin nedeni yalnızca şirket yönetimlerinin hataları değil; enerji fiyatlarının artışı, jeopolitik gerilimler ve savaş politikaları da faturayı emekçilere kesiyor. Sağcı sözde sendikacılar, bu öfkeyi milliyetçi ve yabancı düşmanı söylemlerle zehirlemeye çalışıyor.
Bu noktada sendikaların suskunluğu büyük bir boşluk yaratıyor. Sağa karşı "demokratik partilerle birlik" çağrıları, işçinin sofrasına ekmek koymuyor. Hükümetle sürdürülen yapay toplumsal barış, işten atılan ya da yoksullaşan emekçiler için ikna edici değil. Aşırı sağa karşı gerçek bir set çekilecekse, bu ancak emekçilerin kendi çıkarları etrafında örgütlü mücadelesiyle mümkün olabilir.
Sağı gerçekten durdurmak istiyorsak, mesele sadece oy vermek değildir. Faşizmi besleyen güvencesizliktir, umutsuzluktur, örgütsüzlüktür. Bunlara karşı en etkili cevap ise sınıf mücadelesidir. İşyerlerinde, sendikalarda ve sokakta... Sağa karşı en güçlü silah, örgütlü sınıf savaşıdır.



