GENEL

Kadırga Mehmet’i(*) kaybettik…

"12 Eylül sonrasında, Şubat 1981’de İzmir’de Kemeraltı Polis Karakolu’nun basılmasından dolayı yakalananlar arasında Kadırga Mehmet’in adını görünce, devrimcilerin her koşulda emekçi halkın mücadelesine sahip çıkıp canları pahasına sürdürdüğünü bir kez daha anlıyoruz. Aynı operasyonda işkencede katledilen Ömer Aydoğmuş’u da unutmayarak sevgiyle anıyoruz."

Kaybettiğimiz her yoldaşın yüreğimizde yarattığı fırtınaları tanımlamak gerçekten zordur. Ama şu da var ki, kaybettiğimiz her yoldaşın nezdinde mücadele tarihinin unutulmaya yüz tutmuş sayfalarını gözlerimizin önünde yeniden canlandırıyoruz.

Ayşe ASLAN

Kadırga Mehmet derken, 70’li yıllarda oligarşinin resmi ve gayriresmî tüm güç ve olanaklarını seferber ederek öğrenci gençliğe karşı okul ve yurtlarda yürüttüğü saldırılara karşı ortaya konulan direnişin büyüklüğünü gözümüzün önüne getiriyoruz.

Ona MAMAD’lı (Maliye Muhasebe Yüksek Okulu Derneği) Kadırga Mehmet derken, silahlı-bombalı tüm saldırılara karşın neredeyse göğüs göğüse, dişe diş kavgalarda savunulan okulların mücadelesini hatırlıyoruz.

Ona DEV-GENÇ’li Kadırga Mehmet derken, neredeyse tüm okullarda idare-polis-faşist hareket işbirliğiyle sürdürülen işgallerin (16 Mart gibi katliamlara rağmen) nasıl kırıldığını ve tüm okullardan faşistlerin nasıl kovulduğunu hatırlıyoruz.

12 Eylül sonrasında, Şubat 1981’de İzmir’de Kemeraltı Polis Karakolu’nun basılmasından dolayı yakalananlar arasında Kadırga Mehmet’in adını görünce, devrimcilerin her koşulda emekçi halkın mücadelesine sahip çıkıp canları pahasına sürdürdüğünü bir kez daha anlıyoruz. Aynı operasyonda işkencede katledilen Ömer Aydoğmuş’u da unutmayarak sevgiyle anıyoruz.

Neredeyse her saat bir devrimcinin işkencede, yargısız infazlarda katledildiği bu süreçte; gözaltı-işkence sınavından da, göstermelik bir yargılamayla (iki yoldaşıyla birlikte) idam cezasına çarptırıldığı mahkeme sürecinden de sol yumruğunu sıkarak çıkan Mehmet’in bize hatırlattığı, yılgınlık ve teslimiyetin değil direnişin zaferi olmuştur.

Boyunlarına asılı idam fermanlarıyla cezaevlerinde geçirdiği yıllar boyunca Mehmet, Buca’da 3 (Necati Vardar, Seyit Konuk ve İbrahim Ethem Coşkun), Burdur’da 2 (İlyas Has ve Hıdır Aslan) devrimciyi sloganlarla, marşlarla sonsuzluğa uğurlarken devrimci dostluğun, dayanışmanın ruhunu bize yaşatmıştır.

1991’de cezaevinden çıktığında en küçük bir tereddüt duymadan mücadelenin görevlerini aynı coşkuyla omuzlamaya devam etmiştir.

Sonrasında Suriye zindanlarında geçirilen, sorgusuz sualsiz bir 4,5 yıl vardır Mehmet’in yaşamında ve bu süreci belirleyen de direniştir Mehmet açısından.

Tasfiyeci dalganın, tüm dünya solu gibi ülkemiz solunu ve devrimci hareketlerini alt üst ettiği 2000’li yılları Avrupa’da karşılayan Mehmet, doğal olarak her türlü tasfiyeciliğin tam karşısında saf tutmuş ve son günlerine kadar da bu tasfiyecilik karşıtı tavrını sürdürmüştür.

İlişkide olduğu herkeste bıraktığı izlenim nedir dersek:

1970’lerin devrimci hamuruyla yoğrulmuş bir kişilik;

Değişim adı altında gündeme gelen her türden yozlaşma ve tasfiyeci girişime karşı sürdürülen bir direniş;

İdeolojik-siyasi çizgiyi her şeyin önünde tutma;

Görevler karşısında her türden “ama”ları ve “bahane”leri kabullenmeyen bir disiplin anlayışı;

Tüm yaşamını belirleyen mütevazılığı.

Vedasını da sessizce ve ona yakışan bir mütevazılıkla gerçekleştirdi.

Cenazesi bugün İzmir Menemen Emiralem Mezarlığı’nda sonsuzluğa uğurlanacaktır.

Unutmayacağız!

(*) Asıl ismi Mehmet Uçaroğlu idi. 01.01.1954 Mardin doğumluydu; biz onu Kadırga Mehmet veya Mahmut olarak tanıdık.

48 yıllık mücadele arkadaşından veda

Mehmet’in mücadele arkadaşı Cavidan Kocaacar, duygularını şu sözlerle paylaştı:

“48 yıllık yoldaşımdı Mehmet. Anlatabileceğim o kadar çok anımız var ki. Cezaevi sürecinde onların kaldığı hücre ile bizim koğuş bitişikti. Birbirimizin sesini duyuyorduk yani. Birlikte yargılanmıştık ve Mehmet diğer yoldaşlarla beraber idam cezası aldığı için hücreler bölümünde kalıyordu. Cezaları da onaylanmıştı; yani iş Kenan Evren'in bir gün canı sıkılıp idam fermanını imzalamasına kalmıştı.

Bu nedenle yıllar boyunca, hazırlıksız yakalanmamak için geceleri uyumayıp eğlenceler düzenlediler idamlık arkadaşlar. Her gece yatmadan önce Nazım’ın ‘Tanya’ şiirini onların da duyacağı şekilde yüksek sesle okurdum ve sabaha görüşemezsek diye vedalaşmış olurduk. Üç sene böyle sürdü bu.

Sonra Mehmetler sevk olup Burdur’a gittiler. Sonra Suriye’de kesişti yollarımız, ardından da Avrupa’da. ‘Senin için çok ağladım, ölsen de artık ağlamam’ diye takılırdım hep. ‘Ben senin defterini düreceğim’ derdi o da bana.

Anjiyo sonrası ‘Helva parasını gönder, sana helva yaptıracağım gidince’ dedim. Ameliyat sonrası da ‘Helva parası vermemek için öbür taraftan geri döndün, değil mi?’ diye takıldım. Yeğeni bu takılmalarımızı biliyordu; ‘Söyle ona, birkaç güne buradan çıkıp onun defterini düreceğim’ demiş. Benim defterimi düremedi ama helva parasını da göndermedi. Mehmet’e de söylediğim gibi, ağlayamadım dünden beri ama dünden beri yüzlerce, binlerce anı arasında savrulup duruyorum. Paylaşmak acıyı azaltır derler; ben de bunu deneyimlemek istedim.”