Başkanın öngörülemez tutumuna, gerçeklikten kopuk açıklamalarına ya da neredeyse saat başı değişen siyasi pozisyonlarına yeniden dikkat çekmenin artık pek anlamı yok. İran yönetimiyle yürütüldüğü iddia edilen müzakerelere dair temelsiz söylemleri de artık inandırıcılığını yitirmiş durumda. Trump’ın hâlâ “beş boyutlu satranç oynadığını” iddia eden en sadık destekçileri dışında, kamuoyunun geniş kesimleri – Cumhuriyetçi seçmenler de dahil – son haftalarda önemli bir gerçeği gördü: Trump ne parlak bir “anlaşma ustası” ne de güçlü bir stratejist. Aksine, etrafını sorgulamayan isimlerle dolduran, kısa vadeli düşünen ve uzman görüşlerini hiçe sayan bir lider olarak ABD’yi bugünkü noktaya getirdi. Üstelik bu kez Trump’ın bile yaşanan açık başarısızlığı örtbas etmesi zor görünüyor.
İran rejimi ayakta kalmayı sürdürüyor
İran tarafında ise tablo farklı. Üst düzey isimlerin öldürülmesiyle ciddi sarsıntı yaşayan rejim, buna rağmen görece daha sağlam ve bütünlüklü bir görüntü veriyor. Halkın refahını öncelemeyen ve seçim baskısı hissetmeyen bir yönetim için, ABD’nin limanlara yönelik ablukasının ekonomiyi zora sokması göze alınabilir bir durum.
Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması, Tahran’a önemli bir koz sağlıyor. Bu durum, küresel aktörler açısından boğazın açılmasını daha acil bir mesele haline getiriyor. Trump’ın askeri müdahaleyle rejimi zayıflatma hedefi ise tersine dönmüş görünüyor; İran yönetimi şimdi her zamankinden daha güçlü bir baskı aracına sahip.
En büyük bedeli İran halkı ödüyor
Savaşın en ağır sonuçlarını ise Trump’ın savaşın başında “yakında kendi kaderlerini tayin edecekler” dediği İran halkı yaşıyor. Ülkede internet haftalardır kesik, altyapı zarar görmüş durumda ve baskı daha da artmış halde. Son haftalarda protestoculara yönelik idamların sayısının yeniden yükseldiği bildiriliyor. Rejimin dışarıya dönük askeri kapasitesi zayıflamış olabilir; ancak içerde uygulanan şiddet daha da yoğunlaşmış durumda. Bu nedenle İran’da demokratik bir dönüşüm ihtimali, savaşın başlangıcına kıyasla güçlenmek yerine zayıflamış görünüyor.
Trump’ın demokrasiyle ilgisi yok
Trump’ın İran’da demokratik bir değişimle gerçekten ilgilendiğine dair bir işaret de bulunmuyor. Onun bakış açısına göre, istikrarlı otoriter rejimlerle anlaşma yapmak, yükselen demokrasilere kıyasla daha kolay. Ancak Trump’ın müzakere masasında gerçekte neyi hedeflediği ve ne elde edebileceği belirsizliğini koruyor.
Olası bir senaryo; uranyum zenginleştirmeye uluslararası denetim altında yeniden sınırlama getirilmesi, mevcut yüksek zenginleştirilmiş stokların teslim edilmesi ve Hürmüz Boğazı’nın açılması karşılığında yaptırımların hafifletilmesi ve saldırıların sona ermesi olabilir.
Bu ise fiilen 2018 öncesine dönüş anlamına gelir. Hatırlanacağı üzere Trump, ilk başkanlık döneminde İran nükleer anlaşmasından tek taraflı olarak çekilmişti. İsrail Başbakanı’nın yıllardır savunduğu askeri müdahale seçeneğini hayata geçiren Trump, bu süreçte ABD’nin küresel konumunu daha da zayıflatmış oldu.
Güven kaybı ve ekonomik maliyet
Müzakere yürütürken askeri güç kullanan bir aktöre güven duyulması zorlaşıyor. Savaş ve barış konularında bu denli öngörüsüz hareket eden bir liderle ittifak kurmak da giderek daha riskli hale geliyor.
İran savaşı ABD’ye bugüne kadar günlük yaklaşık 1 milyar dolara mal oldu. Mühimmat stoklarının yeniden doldurulması ise savunma sanayii şirketlerine yıllarca sürecek yeni siparişler anlamına geliyor. Bu süreçte kazanan varsa, o da büyük ölçüde silah üreticileri gibi görünüyor.
—
Bernd Pickert, 1965 doğumlu. 1994’ten bu yana taz gazetesinin dış haberler servisinde görev yapıyor. Uzmanlık alanları arasında ABD, Latin Amerika ve insan hakları bulunuyor.