Uzmanlara ve mağdur ailelerine göre, ölümlerin büyük bölümü güvensiz ve kurallara aykırı inşa edilen binalar nedeniyle yaşandı. Ancak aradan geçen zamana rağmen, sorumluların büyük kısmı hafif cezalarla ya da beraat kararlarıyla kurtuldu.
“Bu evler ölüm tuzağıydı”
Depremin ilk saatlerinde güneydeki Nizip’te sekiz katlı Furkan Apartmanı saniyeler içinde çöktü, 51 kişi yaşamını yitirdi. Binanın alt katında, bir mobilya mağazasının alanını büyütmek için taşıyıcı kolonun kesildiği ortaya çıktı. Altı sanık hakkında açılan davada beş kişi beraat etti; yalnızca bir sanık “taksirle ölüme neden olma” suçundan 16 yıl 8 ay ceza aldı ve ev hapsine gönderildi. Karar, hayatını kaybedenlerin yakınlarının tepkisine yol açtı.
Benzer bir öfke, Adıyaman’daki İsias Oteli davasında da yaşandı. Depremde çöken otelde, aralarında Kuzey Kıbrıs’tan gelen 35 genç voleybolcu ve antrenörlerinin de bulunduğu 72 kişi öldü. Mahkeme, belediyenin yapı denetiminde görevli üç yetkilisini taksirle öldürme suçundan 10’ar yıl hapis cezasına çarptırdı; ancak tutuklama kararı çıkmadı. Sanıklar, temyiz süreci boyunca serbest kaldı.
Mağdur aileleri, bu tür davalarda “olası kastla öldürme” suçlaması yapılması gerektiğini savunuyor. Bu suçtan verilecek cezanın müebbet hapis olduğu hatırlatılıyor. Kızını İsias Oteli’nde kaybeden Ruşen Karakaya, “Bu bir intikam değil. Ama bina güvenliği ciddiye alınmazsa bu felaketler tekrar eder” sözleriyle tepki gösteriyor.
Müebbet alan tek bir müteahhit
Depremin ardından açılan 2 binden fazla dava arasında, şu ana kadar yalnızca bir dosyada müteahhit “olası kast”tan mahkûm edildi. Adana’da çöken bir binada 96 kişinin ölümü nedeniyle yargılanan müteahhit, çoklu müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Hayatını kaybedenlerden bazılarının yakını olan avukat Beşir Ekinci, bu kararı “cezasızlığa karşı önemli bir kırılma” olarak nitelendirdi.
Hükümet: “Eşine az rastlanır bir yeniden inşa”
Hükümet ise üçüncü yıldönümünde yeniden inşa çalışmalarını öne çıkarıyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, bugüne kadar yaklaşık 500 bin konutun tamamlandığını, 350 bininin depremzedelere teslim edildiğini açıkladı.
Ancak muhalefet ve bağımsız uzmanlar bu tabloya itiraz ediyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, hâlâ en az 200 bin kişinin konteyner kentlerde, sağlıksız koşullarda yaşadığını söylüyor.
“Ruhu olmayan kentler”
Deprem bölgesini gezen şehir plancıları ve sivil toplum temsilcileri, yeniden inşanın hız odaklı ve tek tip yürütüldüğünü savunuyor. İstanbullu doktor Demet Parlar, yeni yerleşimlerde okul, hastane, sağlık ocağı ve internet altyapısının eksik olduğunu belirtiyor. Bazı depremzedeler, kendilerine tahsis edilen konutlara yol ve çevre düzenlemesi tamamlanmadığı için taşınamadıklarını anlatıyor.
Hatay’ın Samandağ ilçesinde gazeteci Mevlüt Oruç, kamulaştırmalara dikkat çekiyor: “İnsanlar planlara katılmak istiyor ama kararlar yukarıdan dayatılıyor. Bir gecede arazilerine el konuluyor, zeytinlikler ve narenciye bahçeleri yok ediliyor.”
Antakya’da umut ve endişe bir arada
Tarihi Antakya’da ise tablo daha karmaşık. Bazı simge yapılar, örneğin 7. yüzyıldan kalma Habibi Neccar Camii, yeniden ayağa kaldırıldı. Ancak kilise ve sinagogların restorasyonu maddi yetersizlikler nedeniyle ağır ilerliyor. Rum Ortodoks Vakfı Başkanı Fadi Hurdigil, “İnsanlar geri dönmek istiyor ama bir araya gelecek mekânlara ihtiyaç var” diyor.
Üç yıl sonra deprem bölgesinde hâlâ aynı soru yankılanıyor: On binlerce insanın ölümüne yol açan ihmal ve yolsuzluklar gerçekten cezalandırılacak mı, yoksa adalet de enkazın altında mı bırakılacak?