“Yeni” falan değil, bildiğimiz emperyalizm![*]

Venezüella’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik korsanlığın kanıtladığı; Elon Musk’ın da, “Kime istersek darbe yaparız! Alışın!”[2] notunu düştüğü; V. İ. Lenin’in kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tanımladığı bir emperyalist cinnet ile yüz yüzeyiz.[3]

Küresel hegemon gücü tartışılan ABD, kanlı pençelerini yine çıkardı. Latin Amerika’da klasik müdahaleciliğine dönme emareleri gösteren ABD, Hint-Pasifik’ten Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Güneydoğu Avrupa’ya dört bir koldan saldırı hâlinde.

Bu saldırganlığın ekonomi- politiğine bakıldığında karşımıza çıkan tablo Amerikan saldırganlığının nedenlerine dair çarpıcı veriler sunuyor; Sam-Kee Cheng’den aktaralım:

“ABD 1948’lerde dünya ekonomisinin yüzde 50’ini karşılıyordu. Bu tarihlerde dünya nüfusunun yalnızca yüzde 6.3’ünü oluşturan ABD’nin dünya zenginliğinin yarısına sahip olması kendisine muazzam bir üstünlük sağlıyordu. Nükleer silah kullanan tek güç olarak askeri, politik, ekonomik “kudreti”nin etkisiyle savaş sonrası uluslararası düzeni şekillendirdi.”

Amerikan egemenliği 70’lerdeki türbülansa rağmen kesintisiz bir şekilde günümüze kadar geldi. Soğuk Savaş’tan “muzaffer” çıkmanın da etkisiyle 90’lardan 2010’lara kadar “tek kutuplu” dünyanın jandarmalığına soyundu.

Ancak ABD’nin neo-liberal küresel “altın çağı”nın da bir raf ömrü vardı, öyle de oldu. Kapitalizmin 2008’deki yapısal krizi, Çin gibi aktörlerin yükselişi, Rusya’nın ve de “küresel güney”in ayağa kalkması gibi etkenler nedeniyle ABD egemenliği türbülansa girdi. Günümüzde ABD dünya ekonomisinin ancak yüzde 16-18’ine hâkim.

Bu durum ABD için bir müthiş tehdit oluşturuyor; bu tehdidi karşılayabilmek için 1989’da Panama’da gerçekleştirilen müdahalenin yeni versiyonu Maduro’ya karşı piyasaya sürüldü.

Güneydoğu Avrupa, Pasifik ve Latin Amerika’da kanlı pençesini çıkaran Amerikan emperyalizmi, askeri, ekonomik, ticari müdahalelerle hegemonya kaybını telafi etme arayışında. Bunun olmazsa olmaz koşullarından birisi ekonomik gücün elde edilmesi.

Trump’ın ticaret savaşlarını başlatması, dünyanın dört bir tarafındaki nadir toprak elementlerini birer birer gasp etmesi hepsi bu ekonomik gücün yeniden ele geçirilmesiyle ilintili.

Kapitalist rekabet artık paylaşılan toprakların yeniden paylaşılmasına kadar dayandı. Grönland’ın, Kanada’nın, Panama Kanalı’nın istenmesi, bu nedenle tesadüf değil.

Kapitalizmin bu aşamasında emperyalist güçler arasında çelişkiler keskinleşirken yeni paylaşım rekabeti de şiddetleniyor. Neo-liberal kapitalist küresel sistemin derinleşen kriziyle beraber emperyalizmin yeni yönelimleri farklı veçhelerle kendisini gösteriyor.

‘Foreign Affairs’den Michael Beckley’in ifadesiyle, l“Yüzyıllar boyunca, büyük güçlerin yükselişi ve düşüşü tarihin en kanlı savaşlarına yol açtı. Son 250 yılda yükselen bir gücün iktidardaki bir güçle karşı karşıya geldiği en az on vaka (savaş) yaşandı. Yedisi katliamla sonuçlandı. Vaka seçimi tartışılabilir, ancak temel örüntü açık: Yükselen güçler, yaklaşık her nesilde bir kez felaketle sonuçlanan bir savaşa yol açmıştır.”

Özetle ABD’nin artan saldırganlığının temelinde de hegemonya aşımı yatıyor.[4] Bunun altı özenle çizilmeliyken; yaşa(tıla)nların Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor ve yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarların zamanı”; José Saramago’nun, “Dünyanın işleyişi artık eskisi gibi tam bir gizem değil; kötülüğün kolları apaçık ortada ve onları kullanan ellerin kan lekelerini gizleyecek kadar eldiven yok artık,” saptamalarını da teyit ettiği unutulmamalı.

Çünkü Dünya Bankası ve IMF için hazırlanan ‘BWI-at-80’ raporu bile Gramsci’nin sözleriyle kapitalizmin canavarlaştığı bir dönemden geçtiğimizi itiraf ederek başlıyor.

Bu da demektir ki frenleri patlamış emperyalist saldırganlığın insanlık için ürettiği distopik kâbus senaryosu dört bir yanı kuşatıyor. Durmadan soru(n)lar üreten sürdürülemez kapitalizm topyekûn yıkım aygıtına dönüşüyor.

Bu, elbette yeni bir şey değil: Başkan George W. Bush, 11 Eylül’den 9 gün sonra Kongre’de XXI. yüzyılın ABD saldırganlığıyla biçimlendirileceğinin sinyalini vermemiş miydi?

Sonrasında da Afganistan, Irak işgalleri ile dediğini hayata geçirdi. Ardından da Libya, Suriye ve İran ve Latin Amerika, yani Venezüella, Küba, Nikaragua…

“Bu ülkeler ekonomik yaptırımlar ve ambargolar, imha, gizli operasyonlar ve savaş tehditleriyle yüz yüze. Emperyalizmin tanımı basit: eğer sizden istediklerimizi yapmazsanız, sizi yok ederiz.”[5]

Aslı sorulursa yeniden XIX. yüzyılın ikinci yarısında ABD emperyalizmi, hegemonyası yükselirken tasarlanan Monroe Doktrini’ne “dönüyor”.

Kolay mı? XXI. yüzyılın ilk çeyreği biterken ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ (UGS), Latin Amerika’yı ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan ABD’nin doğal hâkimiyet alanı ilan ediyor.

Venezüella Ankara Büyükelçisi José Gregorio Bracho Reyes’in, “ABD emperyalizmi elbet Venezüella’nın bağımsız iktidarını yok etmek için farklı yollar arayacaktır. Hem kamuya ait petrol gelirlerini ele geçirebilmek için, hem ülkeyi kendine tabi kılabilmek için. Fakat mesele sadece bu da değil. Venezüella’nın da ötesinde, ABD Latin Amerika’da tek güç olabilmek istiyor,”[6] derken hiçbir şey abartmıyor.

Çünkü Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller, “ Biz bir süper gücüz, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız”... “Dünya güç ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir,”[7] diyordu.

Özetle Simón Bolívar’ın, “ABD’ne gelince, onları tanıdıkça, Amerika’nın doğal düşmanları olduklarına daha da ikna oluyorum,” ifadesiyle gözümüzün içine soktuğu hakikât, klasik emperyalizmin güncellenmiş versiyonundan başka bir şey değil. Bu, sadece jeopolitik kontrol değil; siyasal öznellik -egemenlik- üzerindeki bir tahakküm iddiası, yani Korkut Boratav’ın, “Çürüyen emperyalizmin saldırganlığı”[8] diye betimlediği realitedir.

O hâlde tereddütsüzce Che Guevara’nın “ABD, dünya halklarının en güçlü düşmanıdır.” “Emperyalizmin zulmü, sınır tanımayan ve ulusal sınırları gözetmeyen bir zulümdür. ABD’nin vahşetleri, Hitler’in ordularının vahşetlerine eşdeğerdir”…

Fidel Castro’nun, “Amerikan emperyalizmi, dünyadaki adaletsizliğin başlıca kaynağıdır.” “ABD’nin tarihi, müdahale, işgal ve egemenlik tarihidir”…

Kim Il Sung’un, “ABD emperyalizmi, ister dünün emperyalizmi olsun ister bugünün emperyalizmi, istisnasız tüm emperyalizm doğası gereği saldırgandır”…

Hugo Chávez’in, “Emperyalizm, halklarımızın çektiği acıların kökeni olduğu için yok edilmesi gereken bir sistemdir”…

En önemlisi de, Eduardo Galeano’nun, “ABD her ne zaman bir halkı ‘kurtarırsa’, onları ya bir akıl hastanesine ya da bir mezarlığa dönüştürür,”[9] saptamalarını yüksek sesle haykırmalıyız…

Başka çare(miz) yok: Gözünü Kanada’nın suyuna ve kerestesine, Grönland’ın nadir toprak elementlerine; Ukrayna’nın lityum, titanyum, Venezüella ve Nijerya’nın petrol kaynaklarına diken emperyalizm doğrudan talandır, korsanlıktır.

Kuralsızlıklarıyla, hukuk tanımamazlıklarıyla, yalan ve hileleriyle Venezüella’daki gibi dört bir koldan saldırıyorlar. Barbarlıkta sınır tanımıyorlar.

Bir ara “demokrasi”, barbarlıklarını gizleme makyajıydı. Ama artık buna da gereksinim duyulmuyor.

Yapılanlar geçmişte “uygarlık götürme”ydi; sonra “demokrasi” oldu, ardından da “uyuşturucuyla savaş”. Ama hangi kisveye büründürülürse büründürülsün, sadece Latin Amerika’nın değil, tüm yerkürenin kesik damarlarından kan akmaya devam ediyor.

Ancak Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yaşananlar, faşizme ve direniş olasılıkları açısından önemli dersler sunuyor. Her şeye karşın, Sait Faik’in, “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar”; Salvador Allende’nin, “Tarih bizimdir ve halk tarafından yazılır,” sözleri unutulmamalıdır.

III. BÜYÜK BUNALIM FAKTÖRÜ VE…

“İyi de bunlar neden mi oluyor”?!

Kapitalizm “yaratıcı yıkım” olmaktan, tekelci bir “yıkıma” dönüşmesiyle “Sermaye, kapitalist olmayan ülkelerin ve toplumların üretim araçlarını ve emek gücünü ele geçirmek için dış ve sömürgeci politikayı uygulamak amacıyla giderek daha fazla militarizmi kullanmaktadır. Aynı militarizm, kapitalist ülkelerde de benzer şekilde çalışarak satın alma gücünü kapitalist olmayan kesimlerden uzaklaştırmaktadır. Basit meta üretiminin temsilcileri ve işçi sınıfı bu şekilde aynı şekilde etkilenmektedir. Onların pahasına, birinin üretim gücü çalınarak ve diğerinin yaşam standardı düşürülerek sermaye birikimi en yüksek seviyeye çıkarılmaktadır. Söylemeye gerek yok ki, belirli bir aşamadan sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında sermaye birikiminin koşulları tam tersine dönüşmekte - kapitalizmin gerilemesinin koşulları hâline gelmektedir.

Sermaye, gerek ülke içinde gerekse dış dünyada kapitalist olmayan katmanları yok etmeye ne kadar acımasızca girişirse, işçilerin genel yaşam standardını o kadar düşürür; sermayenin günlük tarihindeki değişim de o kadar büyük olur. Bu durum, bir dizi siyasi ve sosyal felaket ve sarsıntıya dönüşür ve bu koşullar altında, periyodik ekonomik felaketler veya krizlerle kesintiye uğrayan bir süreçte, birikim artık devam edemez.”[10]

Güncel hâl ise dünya ekonomisinin 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam etmesiyle somutlanıyor.

ABD ekonomisi de, 2026’ya kırılgan, teknoloji odaklı dinamiğe fazlasıyla bağımlı bir şekilde giriyor. Dünya ekonomisi bir resesyon eşiğinde. Bu tablo hem finansal piyasalar hem de reel ekonomi açısından sistemik risklerin artmaya devam ettiğini gösteriyor.[11]

Madalyonun öbür yüzünde, ekonomik kırılganlığın giderek siyasal, askeri bir boyut kazandığını görüyoruz.

Tıpkı XIX. yüzyıl sonu Avrupa’sında olduğu gibi, “istila ve direniş” (“büyük yer değiştirme”, “göçmen istilası”) temaları kültürel ve politik söylemlerde yükseliyor. Günümüzde faşist ideolojiler de tam bu noktada devreye giriyor.

2026, kırılgan ekonomik ve militarist eğilimlerin, faşist senaryoların iç içe geçtiği bir dünya getiriyorken;[12] Thomas Mann’ın 1940’da dillendirdiği “Size gerçeği söyleyeyim, eğer faşizm ABD’ye gelirse, bunu özgürlük adı altında yapacaktır,” kehaneti Trump’la sahne alıyor!

Evet, şimdi Fidel Castro’nun, “Eğer insanlık faşizme karşı uyanık kalmazsa, onu her yerde yeniden üretecektir”; Buenaventura Durruti’nin, “Hiçbir hükümet faşizmi yok etmek için ona karşı savaşmaz,” ifadelerine dört elle sarılma zamanıdır.

Nihayetinde 1495’te Kristof Kolomb’un, 550 yerli Amerikalıyı köleleştirip, satmak için gemiye yüklediği, 200 zincirlenmiş insanın gemide öldüğü, köleleştirilmekten kaçınan 50.000 kişinin intihar etmesine neden olduğu, ya da Rodezya Başbakanı Ian Douglas Smith’e, “Bence sömürgecilik harika bir şeydi. Afrika’ya medeniyeti yaydı. Ondan önce yazılı dilleri, bildiğimiz anlamda tekerlekleri, okulları, hastaneleri, hatta normal kıyafetleri bile yoktu,” dedirten sömürgeciliğin tüm biçim ve getirilerine “Dur” demek, olmazsa olmazdır.

Çünkü Charles Bukowski, “Kölelik hiçbir zaman kaldırılmadı, sadece tüm renkleri kapsayacak şekilde genişletildi,” derken, ekler Che Guevara: “Emperyalizme karşı duyulan nefret, insanları devrimciye dönüştürür.”

Malum üzere: Venezüella ve Latin Amerika’ya yönelik saldırı dalgası püskürtülebilir. Bu da anti-emperyalist yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı olabilir.

Elbette Lenin’in, Martí’nin, Bolívar’ın, Che’nin, Fidel’in devrimci mirasına sarılıp, yeni Vietnam’lar yaratarak.

Bu kolay değildir ve olmamıştır da. Ancak Ho Chi Minh’in, “ABD emperyalistlerinden, ne kadar modern silaha sahip olurlarsa olsunlar, korkulacak bir şey yok. Sıkıca birleşmiş ve amansızca savaşan bir halk, onları yenmek için mükemmel bir konumdadır,” sözlerini anımsamak meseleyi yeterince aydınlatacaktır.

ABD: SALDIRGAN YIKIM

Yüzyıllık ABD saldırganlığıyla müsemma diplomasisi için “Gambot Politikası” hiç değişmedi...

Emperyalist ABD’ye, Fidel Castro’nun, “Hoşlanmadığımız tek şey, tehdit edilmek,” tavrını koyduğu ABD saldırganlığına ilişkin birkaç veri bile, neyin ne/ve nasıl olduğunu ortaya koyar.

ABD XIX. yüzyıl ortalarından beri Latin Amerika ve Karayip ülkelerine ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını korumak için doğrudan ya da dolaylı müdahale geleneğine sahip; bu “gelenek” ABD ordusu eliyle binlerce Latin Amerikalının ölümüne yol açsa bile![13]

Örneğin Karayiblerde emperyalist saldırganlığa hız veren Trump, şimdi de gözünü petrol ve nadir element zengini Nijerya’ya dikti.[14] “Hıristiyanlara soykırım var” diyerek askeri müdahaleye hazırlık talimatı verdi.

Venezüella da, Monroe /Donroe doktrini kapsamında sadece bir alt başlık. Petrol yatakları, “Donroe”nun petrol odaklı olduğunu göstermez. Bu “yeni” doktrin diğer Latin Amerika ülkelerini, Kanada’yı ve Grönland’ı da kapsıyor.

Ayrıca da Panama ziyaretinde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD bandıralı gemilerin Panama Kanalı’ndan ücretsiz geçmesi ve kanalın her iki yakasında bulunan ve Hong Konglu firmaca işletilen limanlar hakkının Çinli firmadan alınması konusunda bir anlaşmaya vardıklarını iddia etti.[15] Panama Devlet Başkanı ise Çin ile anlaşmaları sürdürmemeyi kabul etmekle birlikte ABD’li gemilerin kanaldan ücretsiz geçmeleri iddiasını “Alttan alınamayacak bir yanlış” olarak nitelendirdi![16]

Neresinden bakılırsa bakılsın Harrison Ford’un, “Trump’ın hiçbir politikası yok, sadece kaprisleri var. Bu beni çok korkutuyor. O, statükonun bir aracı ve dünya cehenneme dönerken o da bolca para kazanıyor,” betimlemesindeki saldırgan politikalar ‘2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) kayıtlıyken; sadece ABD dış politikası açısından değil, kapitalizmin küresel evrimi açısından da tarihsel bir kopuşa işaret ediyor.

Trump yönetiminin yayımladığı “ulusal güvenlik stratejisi” belgesinde yer alan değerlendirmelerde ABD’nin çıkarlarıyla bağlantılı belirlemelerin öne çıkarılması, emperyalizmin ve emperyalist güçler arası ilişkilerin doğasına da uygun düşüyor.

İlaveten de Trump’ın anayasaya aykırı kararnameler çıkartmaya devam ermesi, liberal demokrasinin de öldüğünü ortaya koyuyor.[17]

Tıpkı Angela Yvonne Davis’in, “Amerikalıların, bu kadar çok köleliğin var olduğu bir toprağı nasıl özgürlük toprağı olarak adlandırdıklarını anlayamıyorum,” vurgusuyla dile getirdiği gibi.

Şöyle ki: i) Amerikan faşizmi, ABD’yi bir demokrasi olarak değil, beyaz Hıristiyan üstünlüğüne dayanan, ırkçı bir cumhuriyet olarak düşünür. “Kurucu babaların” da köleleri vardı. ii) Bugün faşizm, “sivil haklar hareketi”nin gelişmesiyle birlikte o bir zamanlar mümkün olan “şey”in yıkıldığını, şimdi “şey”i restore etmek için “mutlakiyetçi” bir başkanlık sistemiyle demokrasiden kurtulmak gerektiğine inanıyor.

Amerikan faşizmi, içeride ulus devleti, beyaz/ erkek Hıristiyan (etnik ve dini) egemenliği altında merkezileştirerek güçlendirmek, Amerikan emperyalizmi dışarıda, etnik, mezhepsel ayrışmayı “doğal çözüm” olarak dayatmak istiyor. Bu proje şimdi işbirlikçilerini, onlar da “yararlı salaklarını” arıyor.[18]

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELE

Şurası kesin: Ricardo Flores Magón’un, “Asıl yöneticiler kapitalistlerdir; zira yöneticiler, ister başkan ister kral olsun, sermayenin bekçi köpeklerinden başka bir şey değildir,” vurgusu eşliğinde Noam Chomsky’nin, “İnsanlık tarihinin en tehlikeli dönemine doğru gidiyoruz,” betimlemesini çağrıştıran durumda emperyalizm saldırgan bir yıkımdan başka bir şey değil, olamaz da!

Onun için de V. İ. Lenin’in, “Sermayenin bütün tarihi şiddet, yağma, kan ve yolsuzluk tarihidir.”[19] “İnsanlığın şevki, emperyalist katliamla kırılamaz. İnsanlık onu yenecektir”…[20]

Nikos Mottas’ın, “Uluslararası hukuk diye adlandırılan şey, her zaman emperyalist ilişkilerin ikincil bir ürünü olmuştur; yalnızca tekelci çıkarlara hizmet ettiği ölçüde hoş görülmüş ve bu işlevi yerine getirmeyi bıraktığı anda bir kenara atılmıştır”…

Che Guevara’nın, “… ‘Demokrasi’ kelimesinin, sömürücü sınıfların diktatörlüğünü temsil etmek için bahane olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz.” “Emperyalizme olan nefret insanı etkili, şiddetli ve seçici bir savaşçı yapar.” Düşmanımız ve tüm Amerika’nın düşmanı, ABD’nin tekelci hükümetidir.” “Emperyalizm dünyanın her köşesinde yenilgiye uğratılmalıdır.” “Bu zor zamanların kalplerimizdeki sıcaklığı yok etmesine izin vermemeliyiz”…

Charles Bukowski’nin, “Demokrasi ve onlara sundukları fırsatlar hakkındaki tüm o saçmalıklar, sadece sarayları yakmalarını engellemek içindi”…

Bernadette Devlin’in, “Adaletsiz bir sisteme doğduk, bu sistemde yaşlanmaya hazır değiliz”…

Karl Marx’ın, “Eğer fetih azınlığın doğal hakkı ise, çoğunluğun da kendilerinden alınanları geri alma doğal hakkını elde etmek için yeterli gücü toplaması yeterlidir.” “İngiltere’nin Çin’e karşı sürdürdüğü ‘uygarlık savaşının’ bir zaman sonra geri tepeceğini hep birlikte göreceğiz.”[21] “Hiçbir bahane altında silah ve mühimmat teslim edilmemelidir; işçileri silahsızlandırma girişimleri, gerekirse güç kullanılarak engellenmelidir”…

Malcolm X’in, “Özgürlüğü barışçıl yollarla elde edemezsiniz. Sizi özgürlüğünüzden mahrum eden hiç kimse barışçıl bir yaklaşımı hak etmez.” “O tatlı dilli, uzlaşmacı tavrı bırakın. Onlara gerçek duygularınızı söyleyin. Evlerini temizlemeye hazır değillerse, evlerinin olmaması gerektiğini, evin alev alıp yanması gerektiğini bildirin.” “ABD sana karşı olduğu sürece, her zaman iyi bir adam olduğunu ve doğru yolda olduğunu bileceksin.” “Amerika’yı kurbanın gözünden görüyorum. Ben Amerikan rüyasını görmüyorum, Amerikan kâbusunu görüyorum” “Amerika bir demokrasi değil, bir ikiyüzlülüktür”…

Hugo Chávez’in, “Dünyanın en büyük yıkıcısı ve en büyük tehdidi ABD emperyalizmi temsil etmektedir.” “İmparatorluğun köpekleri havlasın, bu onların işi; bizim işimiz ise halkımızın gerçek özgürlüğünü sağlamak için savaşmaktır.” “ABD, dünyadaki barışa yönelik en büyük tehdittir.” “İnsanlığı kurtaralım, ABD imparatorluğunu bitirelim”…

Mao Zedong’un, “Eğer ABD’deki tekelci kapitalist gruplar saldırganlık ve savaş politikalarını sürdürmeye devam ederlerse, bir gün tüm dünya halkı onları asacaktır”…

Kim Il Sung’un, “Amerikan emperyalizminin saldırganlık kolları nereye uzanırsa uzansın, ona karşı devrimci mücadele şiddetle sürdürülmelidir”…

Martin Luther King Jr.’nin, “Özgürlük, zalim tarafından asla gönüllü olarak verilmez; ezilenler tarafından talep edilmelidir”…

John Steinbeck’in, “Tarihin her sayfasından avaz avaz haykıran bir gerçek: Baskı ancak baskı altındakilerin güçlenmesine ve birleşmesine yarar,”[22]

William Edward Burghardt Du Bois’nın, “Özgürlüğün bedeli, baskının bedelinden daha düşüktür,” uyarıları anti-kapitalist bir eyleme dönüştürülmelidir.

Çünkü Ekim Devrimi’nin açtığı yolda proleter devrimler çağı yürürlüktedir ve Tarihin motoru sınıf mücadelesi, devrimin öznesi işçi sınıfıdır, proletarya partisidir hâlâ.

“Uygarlık Krizi” işçi sınıfının önderlik krizinde düğümlenmiştir.

III. Büyük Bunalım şahsında sürdürülemez kapitalizmin yol açtığı facia(lar), sadece barbarlığın değil, aynı zamanda devrimlerin de zeminidir!

Tüm bunlardan ötürü “Çamur yoksa nilüfer de olmaz. En güzel çiçek çamurdan çıkar. En kötü anlarımız, en iyi anlarımızın tohumları olabilir. Bizi dönüştürmeye yarayacak inanılmaz güçlere sahiptir,”[23] öngörüsüyle yeniden Leninist “Devrimin Güncelliği” fikri canlandırılmalıdır.

Hem de Rosa Luxemburg’un, “Tarih tek gerçek öğretmendir, devrim ise proletarya için en iyi okuldur.” “Bir devrim gerçekleşmeden önce imkânsız olarak algılanır; gerçekleştikten sonra ise kaçınılmaz olduğu görülür”…

Friedrich Engels’in, “Almanların yaptığı en büyük hata, devrimi bir gecede yapılabilecek bir şey olarak hayal etmeleridir. Aslında, devrim, hızlanan koşullar altında kitlelerin gelişiminin çok yıllık bir sürecidir!” “Bir devrim, şüphesiz ki var olan en otoriter şeydir; nüfusun bir kesiminin, tüfekler, süngüler ve toplar vasıtasıyla, yani otoriter araçlarla, diğer kesime kendi iradesini dayatmasıdır,”[24] saptamalarını anımsayıp toplumsallaştıran ve Ernesto Che Guevara’dan esinlenen devrimci anti-emperyalist mücadele ile…[25]

21 Ocak 2026 16:38:55, Muğla.

N O T L A R