"... 'Kürt halkı da bütün halklar gibi
insanca yaşama hakkına sahip olmalıdır' dediği için
'Türk devleti
Kürt ulusuna
köle olmayı öneremez' dediği için
vurdular kollarına kelepçeyi
Beşikçi'nin"[1]
Kürt meselesini enine boyuna konuştuk, konuşuyoruz ve daha da konuşacağa benziyoruz. Bu konuda bir israf ve ifrattan söz etmek dahi mümkün...
Ulaştığı güncel boyutlarda Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno'nun, "Araçlarla amaçlar yer değiştirmiştir," saptamasının altını ısrarla çizmek, "olmazsa olmaz" gibi.
Gerçekten de bir Çin atasözünün, "Kaplanın sırtına binenler oradan inemezler," biçiminde betimlediği ulusal, sınıfsal bağlamlı radikal (düzen dışı) çözümler, sözcüklerin değil, mücadelelerin eseridir.
"Ya gerisi" mi? Onlar da düzen içi "reform", "restorasyon" damgalı inkârcılıkla müsemma vazgeçişlerdir.
"Mefkureleri gerçekleştiremeyince, gerçekleri mefkureleştirmek" nafile pragmatizminden veya ideolojiyi siyasete güttürmekten başka bir anlam taşımayan manipülasyonlardır!
İfadeye gayret ettiğimiz hâli Deniz Adalı, "Pratiğe uygun 'teori uydurmak', ya da pratik tutumla marksizmi eleştirmek"[2] manipülasyonu olarak formüle edip; bunun yanılsama üzerinden yapılan bir kurgu olduğunu ifade eder.
Aslı sorulursa, manipülasyonlar adeta illüzyondur. Aslı olmayan bir gösteri vaadidir. Ancak yüzleşilen gerçekler manipülasyonun bir yalan olduğunu kanıtlar.
Evet manipülasyon bir yanılsama, kitle üzerinde yarattığı etkiyle, gerçeklerin yanlış değerlendirilmesini sağlayan bir yanıltmacadır.
Ve çoğunlukla da, -söylenecek yalan kalmayınca!- başlangıçtaki heves ve beklenti, "aldatıldık" söylemi ile son bulur
Malum üzere yalan, gerçeğin inkârıdır. O, sadece bir bilgi çarpıtması değil, aynı zamanda bir savunmadır: Hem başkalarını hem de kendini kandırmanın yoludur.
Peki bir şeyin yalan ya da gerçek olduğunu nasıl mı anlaşılır? Yalan yaratılır, gerçek tanımlanır.
Evet yalan, icat edilir, yaratılır. Gerçek zaten vardır, sadece açığa çıkarılması, tanımlanması ve anlaşılması gerekir. Bu yüzden gerçek, yalana göre ulaşılması zor olandır, karmaşıktır, rahatsız edicidir. Ama gerçekle ilgili soru(n), onun yorumlanışında karşımıza çıkar.
Er ya da geç gerçekten kaçınılamaz; her şeyde, hele ki Kürt meselesinde de olduğu gibi...
"SÜREÇ" (Mİ?)!
İktidarın "Terörsüz Türkiye", Kürt hareketinin "Barış ve Demokratik Toplum Süreci" adını verdiği "süreç"ten söz edilen koordinatlarda "barış" dendiğinde Nelson Mandela'nın, "Barış yalnızca savaşın olmaması değil, aynı zamanda adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünyadır"; Paulo Coelho'nun, "Düşman, elinde kılıcıyla karşında duran değildir. Arkasına hançeri saklayıp yanında durandır," sözlerini hatırlatarak ilerleyelim.
Görülmesi gerek: "Terörsüz Türkiye" adlandırması zaten daha önce de söylediğimiz gibi başlı başına sorunlu, Kürt meselesini "terörle" eşitleyerek yok sayan bir içeriktedir.
"Milli Birlik" meselesine gelince AKP'nin dilinden düşürmediği bu kavramı manipülasyon ihtiyacı duyduğu her durumda bir "joker" gibi kullandığı biliniyor.
Daha da önemlisi Kürt meselesi çözülmemiş ulusal sorun ise "Milli Birlik" vurgusu ters yönde kurulmuş bir adlandırmadır; milliyetçidir, tekçidir.
Konuya ilişkin olarak Benedict Anderson nettir: "Milliyetçilik modern kalkınma tarihinin patolojisidir ve tıpkı bireylerdeki 'nevroz' gibi kaçınılmazdır, köklerini toplumlar için çocuksuluğun dengi olan ve dünyanın büyük bir kısmına dayatılan çaresizliğin ikilemlerinde bulur ve o da tıpkı nevroz gibi muğlaklığa bürünür, bunaklığa doğru ilerler ve tedavisi mümkün değildir."[3]
Bu uyarılardan en çok da "ezilen ulus" milliyetçilerinin çıkaracağı dersler yok mu?
AKP'nin "süreç"inin Kürt meselesini "çözmek" bir yana, hiçbir kalıcı kazanım sağlamayacağı açıkken; ezen ulus milliyetçisi Devlet Bahçeli'den "Demokrat Âkil İnsan" üretmeye kalkışmak çılgınlıktır. Eğer samimi olsalardı öncelikle devlet geçmişten bu yana imha, inkâr ve sömürgeci politikalar ile ilgili olarak Kürt ulusundan özür dilerdi.
Bir kez daha vurgulayalım: "Cumhur İttifakı" bileşenlerinin aniden "barış meleği" kesilmesinin ardındaki niyetler, seçimlerde Kürt desteğini sağlayarak iktidarı garantilemek gibi pragmatik motiflerden, Ortadoğu'da İsrail-Kürt ittifakının oluşmasını engellemek gibi "beka" motiflerine uzanmakta; ama asla Kürt halkının tanınması ve ulusal hak ve taleplerinin kabulü gibi bir gündemi içermemektedir. Düne kadar Meclis'te Öcalan'ın asılması için ip atan Devlet Bahçeli'nin "Türk devletinin Kürtlerin varlığı ve kimliğini tanımazsa Türkiye'nin geleceğinin karanlık olacağını"[4] söyleyen Besê Hozat'ı, "Terör örgütü mensubu, 11 Temmuz'da silahlarını yakan grubun en önündeydi. 24 Kasım'da İmralı'ya gidişin hemen ardından konuştu. İmralı'ya sadakatleri esas olmalıdır. KCK'nın ifadeleri Siyonist-Emperyalist yapılara hizmetkârlıktır,"[5] diye "İmralı'ya sadakate" çağırması, yavan bir ironi olmanın ötesinde, konunun "Kürt varlığını tanımak", "demokratik çözüm" vb. saiklerle uzaktan yakından ilgili olmadığına işaret ediyor...
Bu durumda "yeni çözüm süreci" denilen şey, bir "çözüm" olmadığı gibi, uzlaşma arayışları güzergâhında hiç de yeni değil, geri adımlarla yenilenendir.
"... 'Komisyon', hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun. Ülkede artık böyle ayrıntıların önemi yok ama ne yazık ki 'süreç' de gerçek değil. Çatlaklarından ısrarla başını çıkaran imkânsızlığını örtmek için üretilen 'eşit vatandaşlık', 'komünalist toplum' gibi fantezileri benimsemek de olanaksız.
Tabii akla her şeyden önce, eşit vatandaşlar olarak seçilip Meclis'e girenlerin dillendirdiği 'eşit vatandaşlık' talebi geliyor. Peki, 'ıslak yağmur', 'sıcak ateş' gibi bir 'oxymoron' olmanın ötesinde (vatandaşlık kavramı eşitliği içerir) bu 'eşit vatandaşlık' talebi hangi sancılı gerçeği örtmeyi amaçlayan bir fantezi olarak karşımıza çıkıyor?
Bu fantezi şu sancılı gerçeği örtmeye çalışıyor: Bu 'süreç' Kürt (ve de Türk) vatandaşların haklarının, özgürlüklerinin genişletilmesi, yaşam koşullarının iyileştirilmesi bağlamında gerçek değil! Daha açık söylemek gerekirse tarihsel bir sorunu çözmek, yaklaşık 40 yıldır sürmekte olan çatışmaları gerçek bir barışla sonuçlandırmak için barışması gereken halklar 'sürecin' içinde deyim yerindeyse 'masada' yoklar...
Bu elitler arası pazarlığı gizlemek için de türlü fanteziler havada uçuşuyor. En tuhafı da 'kurucu liderin' ürettikleri.
Bu fantezilerin başında da Kürt halkına layık görülen, tarihsel-diyalektik materyalizm karşıtı 'komünalist-adeta korporatist-yaşam' vaadi geliyor. Bu vaadin arkasındaki felsefi ve bilimsel kargaşayı tartışmaya gerek yok, yalnızca şu soruyu bırakıp geçeyim: Bu 'komünalist' toplumu ayakta tutacak ekonomik-artık nasıl, kimler tarafından üretilecek, karşımıza 'şeyler' olarak mı, yoksa 'değer' olarak mı, ya da başka bir biçimde mi çıkacak? Nasıl paylaşılacak? Kürt bölgelerinde gelişmeye, dünya ekonomisiyle, emperyalist sistemle bütünleşmeye devam eden kapitalizm; onun sınıfları, onları, banka, fabrika, AVM, tarım ve hayvancılık mülkiyetleri, hatta sanayi, tarım, gig ekonomisi emekçilerinin sendika ve örgütlenme haklarına bu 'komünalist toplumda' ne olacak?
O felsefi ve bilimsel kargaşadan bu sorulara mantıklı bir cevap çıkmaz. Ama aslında, önemli de değil! Sanki esas önemli olan rejimle barışık, onun ömrünü uzatacak birinin serbest kalması, barışık olmayanın ve 30 yıldır hareketi fiilen yöneten aktörlerin tasfiyesi... Bu 'süreç' gerçek değil."[6]
Görülmesi gerek: Kendi yasalarını bile uygulamaktan geri duran bir devletle karşı karşıyayız.
Hâl böyleyken "süreç"ten değil; ancak oyalama, devletin değişmeyen baskı ve inkâr siyasetinden söz edilebilirken; DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın bile, "Yolun henüz nereye evrileceği, nereye varacağını tam olarak kestiremiyoruz,"[7] demek zorunda kaldığı "süreç" denilen şey, olsa olsa kısa vadeli bir denge(sizlik) olması yanında Ortadoğu gerçeğinde kırılgan özellikler taşımaya mahkûmdur. Çünkü Kürdistan coğrafyası bir dönemin sonu ve de yeni dönemin eşiğindedir.
Söz konusu tabloda T. "C"nin tutumu "barış" ya da "demokratik çözüm" falan değil, egemenliğine eklemleme restorasyonudur. Rojava da bu perspektifte ele alınmaktadır. Erdoğan'ın HTŞ'si, Rojava'nın statüsünü tasfiyeye yönelik bir silahsızlandırma projesidir.
Kürtlerin tek çözümü birleşerek özneleşme ve bağımlılığın tüm versiyonları reddetmedir. Kürt emekçilerinin ve coğrafyasının pazarlık unsuru olmaktan çıkartılmasıdır. Sınıfsal ve bölgesel eşitsizliklerin aşılabilmesi için başka türlü barış mümkün değildir.
Ayrıca Abdullah Öcalan'ın "demokratik bütünleşme" çağrısı, "stratejik bire dönüşüm" olmanın ötesinde ulusal taleplerden, UKTH'dan vazgeçiştir- ki bu ilkeyi kendisi de "geçersizleşmiş" ilan ediyor. Oysa UKTH güncelliği hâlâ korurken Abdullah Öcalan'ın "Demokratik Ulus, Demokratik Entegrasyon, Demokratik Sosyalizm, Demokratik Modernite..." vb. post-Marksist "tez"leri bir gelecek sunmaktan uzaktır.[8]
SAPTAMA(LAR), ZIRVA(LAR), TAVIR, ÇÖZÜM
Bir saptama ile başlayalım: İster ulusal, ister sınıfsal düzlemde egemenler için "barış", ezilenlerin sessizliği, boyun eğişidir.
Çünkü egemenlerin "barış" olarak dayattıkları manipülasyon, düzen içi siyasetin eşitsizliği ezilenlere dayatmasıdır!
Tam da burada Fikret Başkaya'ya kulak vermekte yarar var:
"Bir kere dayatılan burjuva siyasetinin dışına çıkmak gerekiyor. Mevcut politika yapma yöntem ve araçlarını reddetmek gerekiyor. Zira geçerli burjuva siyaseti topluma tuzak kurmaktan ibarettir... Bir sorunu yaratan düşünce tarzıyla o sorunu çözmek mümkün değildir. "[9]
O hâlde sormak gerek: "İşçi sınıfının reformist kanadı, komünistlerin aksine, insanların yaşam koşullarının belirleyici bir şekilde düzeltilmesinin kapitalizm şartlarında mümkün olmadığını unutmuştur. Teorinin tüm öğelerini yitirmiştir, önderliği en güvenli üyelerinin aynasıdır: Çoğu her yönteme başvurarak, en basit sadakati bile feda etmek uğruna, bulundukları mevkii korumaya çalışır. Konumlarını yitirme korkusu giderek eylemlerinin tek açıklaması hâline gelir,"[10] saptaması yanlış olabilir mi?
Hayır; hatta ulusal mesele konusunda açıklayıcı bir tespittir.
Nasıl mı?
"Marksist, Leninist ve Maoist devrimler sisteme angaje olarak sistemin en büyük savunuculuğunu yaptı."
"Lenin'in Sovyetleri, Stalin'le beraber bir Sovyet faşizmine dönüşürken, Mao'nun komünizmi ise en büyük sermayedar ve kapitalist olarak dönüşüme zorlandı. Toplumsallıktan uzak bir sosyalizm, sistemin devamı olmaktan öteye gidemez."
"Sadece bir sınıfa ait olmayan sosyalizm anlayışını geniş bir yelpazede ele alıp topluma mal etmek gerekiyor,"[11]
"Türkler ve Kürtler arasında süregelen tarihsel mutabakat da güncellenebilir. Bu mutabakatın adı... Ankara çözümüdür."[12]
"Kürtlerin devletle bütünleşmesi demokratik entegrasyon yasaları ile olur. Yani Kürtlerin kimliği anayasa ve yasalarda inkâr edilmeyecek, dil ve kültür özgürlüğü sağlanacak, yani Kürtler anadilde eğitim görebilecek, yerel demokrasi ile kendilerini yönetecekler. Böylece Kürtleri Türkleştirme politikasına son verilecektir. Entegrasyon ancak böyle sağlanır. Böylelikle Kürtler Türkiye'nin eşit vatandaşları hâline gelir."[13]
"Demokratik entegrasyon. Biz, entegrasyondan -Kürt Özgürlük Hareketi'nin izah ettiği, bizim de anladığımız kadarıyla- asimilasyonun olmadığını anlıyoruz. Asimilasyon, farklılıkları ortadan kaldırmak için baskı ve zor kullanmaya dayalı bir süreçtir ya da 'gönüllü değişim' olarak dayatılır. Oysa entegrasyon, farklılıkların kendini koruyarak birlikte yeni değerler yaratması ve bu değerler etrafında demokratik yöntemlerle geleceğe taşınma anlayışı olarak anlaşılmalıdır,"[14] ifadeleri Max Horkheimer'ın hatırlattığı sapma değil de ne ola?
Bu arada "entegrasyon" meselesinde de kavramlar çok önemlidir.
Şöyle ki: "Kürt halkı için entegrasyon" söylemi, toplumsal gerçeği ters yüz etmektedir.
Entegrasyon, yabancıya yöneliktir; oysa Kürtler o toprakların tarihine, diline, emeğine kök salmış kurucu bir halktır. Bu nedenle mesele uyum değil, tanınmadır.
Bir halk, kendi toprağında "uyum sağlamaz" eşit haklarını talep eder. Gerçek barış, kültürel silinmeyle değil; eşit yurttaşlıkla mümkündür.
Devam edelim: Abdullah Öcalan yaptığı bir açıklamada Kürtleri bir "kürt olgusu" olarak tanımladı. Bazı çevreler bu ifadeye şaşırsa da, aslında bu söylem yeni değildir. Öcalan 2011'de yayımlanan 'Demokratik Konfederalizm' başlıklı yapıtında Kürtleri açıkça bir "sosyal" veya "sosyolojik olgu" olarak nitelendirmiş, onları Türkiye ulusunun bir "zenginliği" ve bir bütünün (Türkiye ulusunun) bir dalı olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım, Kürtlerin politik özne olarak değil, Türk ulusunun içinde eriyebilecek kültürel bir olgu olarak görülmesi gerektiği fikrine dayanır.
Abdullah Öcalan'ın söylemi, yüzeyde "demokratik" bir dil kullanmasına rağmen özünde ezen ulus egemenliğinin yeniden üretimidir. "Kürtleri sosyolojik bir olgu" olarak tanımlamak, onları tarihsel, siyasal ve özneleşmiş bir halk olarak değil, devletin iç tutarlılığına hizmet eden bir toplumsal veri olarak konumlandırmaktır. Bu bakış, farkı tanıyarak değil, farkı emerek etkisiz hâle getirmektir.
Bu çerçevede Abdullah Öcalan'ın 2025 de öne sürdüğü "pozitif/ demokratik entegrasyon" söylemi de tesadüfi değildir. Bu söylem barışçıl bir birlikte yaşama çağrısı gibi görünse de, özünde Kürtleri tolerans gösterilen geçici bir olgu hâline getirir.
Bu olgu, nihayetinde daha büyük bir bütünün -yani Türk(iye) ulusunun- içine emilmek üzere konumlandırılır. "Demokratik entegrasyon" bu anlamda demokratik bir eşitlik önermesinden ziyade, asimilasyonun söylemsel yumuşatılmasıdır; farkı tanımanın değil, farkı yönetmenin stratejisidir.
AKP sözcüsü eski Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik'in, "Bizim ihtiyacımız hukuk devletidir,"[15] nafile sözlerine "değer" atfetmek, post-Marksist zırvalarla uyum içindedir.
Bir şey daha: KDP lideri Mesud Barzani'nin Ofisi'nden yapılan açıklamada "Terörsüz Türkiye" sürecine atıf yapılarak, "Biz, Allah'ın Devlet Bahçeli'ye hidayet verdiğini, ırkçılık ve şovenizmden vazgeçtiğini sanıyorduk. Ancak görünen o ki; o hâlâ eski Bozkurt, sadece şimdi koyun postuna bürünmüş,"[16] denilmek zorunda kalındığı ufukta biz demiyoruz ki, Kürt hareketi eskiden olduğu gibi elde silah dağda savaşmaya devam etsin. Bu kendisinin karar vereceği bir şeydir.
Bize göre önemli devrimci teori ve programın hedeflerinden vazgeçmeyip, kopartmadan, ve post-Marksist masallara devrim güçlendirmektir.
Bu Marksist-Leninist öğretiyi "dogma", "eski", "aşılmış", "Sovyet faşizmi" olarak ilan edenler ile aramıza -UKTH'na sırt dönmeden- sınır çekmeyi gerektirir.
Bir dogma değil, canlı/dinamik yöntem olarak Marksist-Leninist öğretiyi, geçersiz sayanlar toplumsal sorunları sürdürülemez kapitalizmin sınırladığı "reformlar"(?!) labirentlerinde ararlar!
Bu elbette bir "seçenek" ilan edilebilir. Dünya devriminin geleceğine duyulan güven yitiminin faturası olarak gündeme gelip, Avro-komünizmden Yeni Sol'a kadar uzanan söz konusu dönüşümün, post-modernizmin yükselişine ve uluslararası devrimci hareketin gerilemesine denk düşmesi tesadüf değil. Her ikisinin sola yansımasının yarattığı bir sonuçtur. Umutsuzluk ve yenilgici ruh hâli, neo-liberal piyasa düzenine boyun eğme, komünizmden ve devrimci tahayyülden uzaklaşmadır.
Şimdi bunlara itiraz edip, eleştirmemek (ya da çoğunluğun yaptığı gibi görmezden gelmek) mümkün olabilir mi? Elbette hayır!
Çünkü "Biz popülerliğe, bir saman çöpü kadar değer vermeyiz,"[17] diyenler olarak ısrarla ve hâlâ Gabriel García Márquez'in, "Bana, istediğinizi yasaklayabilirsiniz... Ama düşünmemi yasaklayamazsınız";[18] Friedrich Nietzsche'nin, "Şimdiye dek, kural olarak, yalnız doğruları yasakladılar!"; Viktor Emil Frankl'ın, "Koşullar insanı sınırlayabilir, ama kim olduğunu belirleyen, verdiği kararlardır"; Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno'nun, "Düşünmek, kişinin her an gerçekten düşünüp düşünemediğini kontrol etmesinden öte bir şey değildir." "Umut, rahata ermemişler arasında bulunur en çabuk"; Ursula K. Le Guin'in, "Dünyadaki bütün umut, hiç hesaba katılmayan insanlardadır," diye ifade ettikleri gibi davranacağız...
Ve nihayet V. İ. Lenin'in, "Burjuvazi, her zaman kendi ulusal taleplerini ön plana sürer. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proletarya için bu talepler, sınıf mücadelesinin çıkarlarına bağlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek imkânsızdır. Her iki hâlde de proletarya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini garantiye almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve 'kendi' ulusunun amaçlarını proletaryanınkilerden öne almaktır. Onun için proletarya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteğinin, deyim uygun düşerse, olumsuz yönüyle yetinir ve hiçbir ulusa, başka bir ulusun sırtından üstünlükler garanti etmeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz. Bu, pek 'pratik' bir davranış olmayabilir; ama gerçekte bu, mümkün olan çözümlerin en demokratik olanının başarılması için, en iyi garantidir. Proletarya sadece bu garantilerin gereğini duymaktadır, her ulusun burjuvazisi ise, başka ulusların durumu ne olursa olsun (başka ulusların zararına olsa da), kendi çıkarlarının teminat altına alınmasını ister," uyarısını kulaklarımıza küpe edeceğiz.
2 Aralık 2025 19:23:14, Muğla-İstanbul.
N O T L A R
[*] Sosyalist Mezopotamya Dergisi, No:17, Mart 2026...
[1] Orhan Kotan, 'Geçen Yıl'.
[2] Deniz Adalı, "Pratiğe Uygun 'Teori Uydurmak' ya da Pratik Tutumla Marksizmi Eleştirmek", Kaldıraç Dergisi, No:292, Kasım 2025, s.43-61.
[3] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler- Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev: İskender Savaşır, Metis Yay., 1993.
[4] "Bese Hozat: Af Değil Demokratik Siyaset Ve Özgürlük Yasaları İstiyoruz", Rudaw, 29 Kasım 2025...
[5] Merve Kılıç, "Cumhur'un Çelişkileri Gizlenemiyor", Cumhuriyet, 3 Aralık 2025... https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/mhp-barzani-nin-ziyaretinde-yasananlar-ve-papa-nin-ziyareti-konusunda-akp-ile-aciktan-ters-dustu-cumhur-un-celiskileri-gizlenemiyor-2458012
[6] Ergin Yıldızoğlu, "... 'Süreç' Gerçek Değil!", 27 Kasım 2025... https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/surec-gercek-degil-2456244
[7] "Bakırhan: Yolun Henüz Nereye Evrileceği Tam Olarak Kestiremiyoruz", 1 Ekim 2025... https://www.avrupademokrat9.com/bakirhan-surecin-1inci-yilinda-konustu-yolun-henuz-nereye-evrilecegi-tam-olarak-kestiremiyoruz/
[8] "Sovyetlerin yıkılmasının yarattığı şok, sadece Kürd ulus temsilcilerinin değil yüz binlerce devrimcinin safları terk etmesine yol açtı. Kürd ulusal mücadelesinde önemli yeri olan APO, bu etkiyi uluslararası polise düştüğünde şu sözlerle açıkladı: 'Türk devletine yardımcı olmak istiyorum'. Şimdi bu sözünü yerine getiriyor." (Selçuk Şahin Polat, "Kürt Liderleri Neden Erken Havlu Attı?", 26 Kasım 2025... https://www.avrupa-postasi.com/kurt-liderleri-neden-erken-havlu-atti)
[9] Berkant Gültekin, "Fikret Başkaya: Solun Kendini Yeniden Yaratması Gerekiyor", 15 Temmuz 2019... https://www.birgun.net/makale/fikret-baskaya-solun-kendini-yeniden-yaratmasi-gerekiyor-261794
[10] Max Horkheimer, Alacakaranlık, çev: Haluk Barışcan, Metis Kitap, 1995.
[11] Fırat Dicle, "Rojava Sosyalizmin Son Durağı, Demokratik Sosyalizmin İlk Adımıdır", 19 Kasım 2025... https://anf-news.com/analIz/rojava-sosyalizmin-son-duragi-demokratik-sosyalizmin-ilk-adimidir-219686
[12] M. Nuri Özdemir, "Entegrasyon Krizi", Yeni Yaşam, 12 Kasım 2025, s.3.
[13] Hayri Hazargöl, "Demokratik Entegrasyon", Yeni Yaşam, 4 Kasım 2025, s.10.
[14] Ömer Ağın, "Öcalan'ın Paradigması, Sosyalist Çevrelerce Tarihsel ve Toplumsal Boyutlarıyla Anlaşılmalı", Politika Gazetesi, 26 Ekim 2025... https://www.facebook.com/PolitikaGazetesi/posts/%C3%B6calanin-paradigmasi-sosyalist-%C3%A7evrelerce-tarihsel-ve-toplumsal-boyutlariyla-anl/1904308777105580/
[15] Nezahat Doğan, "Hüseyin Çelik: Bizim İhtiyacımız Hukuk Devletidir", Yeni Yaşam, 17 Kasım 2025, s.9.
[16] "Barzani Cephesinden Bahçeli'ye Sert Yanıt", 2 Aralık 2025... https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-barzani-cephesinden-bahceli-ye-sert-yanit-allah-hidayet-verdi-sandik-ama-2457925
[17] Karl Marx-Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar-2, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1996, s.103.
[18] Gabriel García Márquez, Aşk ve Öbür Cinler, çev: İnci Kut, Can Yay., 1994, s.34.