Yukarıdaki başlığı açıklayabilmek için, sadece Venezuela’yı değil, Nepal, İran, Şili, Suriye, Filistin vb. birçok ülkedeki gelişmeleri dikkate alarak buradan bir çıkış yolu bulmalıyız. Veya boşa kürek sallamaya devam edebiliriz.
ABD haydutlarının son Venezuela operasyonu ve devlet başkanını kaçırmaları, ezilenleri, emekçileri, aydınları ve kitleleri şok etti. Tıpkı tek bir kurşun atmadan, Suriye iktidarına cihatçıların el koyması gibi! Amaç da buydu zaten! Yani ABD’nin bu operasyonlarıyla halklara şu mesaj verilmiş oluyordu: Kapitalist ve emperyalist sistem tartışılmaz ve de yenilmezdir.
Ayrıca Venezuela saldırısının iki farklı amacı daha vardı: Birincisi, Latin Amerika’daki Küba başta olmak üzere solcu güçlere ve iktidarlara gözdağı verilmek istenmişti. İkincisi ise Venezuela’nın petrol vb. doğal kaynaklarını birinci elden yönetmek için harekete geçilmişti.
Suriye’de Başkan Esad’ın gidişi gibi, Maduro’nun kaçırılması da oldukça ilginç ve drama-komik. Bu iki ülkedeki siyasi operasyonlar, “tereyağından kıl çeker” gibi olmuş ve dünya halklarını hem şoka sokmuş hem de öfkelendirmişti.
Hâlbuki Venezuela’da işin arka planında; birincisi Maduro’nun ekonomik açmazları ve düşmanı küçümsemesi, ikincisi operasyonda kullanılan gelişmiş ve yeni tipte silahlar, üçüncüsü ise ABD oligarklarına hizmet eden işbirlikçilerin varlığı gibi nedenler sayılabilir. Yoksa bu haydutluklar bu kadar kolay olabilir miydi? Elbette ki hayır! Ama kimse bunları araştırmak istemiyor.
Bizim burada ele alıp çözmemiz gereken sorun ise şu: Devrimciler ve sosyal güçler, neden antiemperyalist mücadeleyi kendiliğinden ortaya çıkan kitlesel gösteriler dışında bağımsız bir güç olarak örgütleyemiyor? Bu olumsuzluğu toplumun her kesiminde görüyoruz. Ne görüyoruz? Gördüğümüz pek iç açıcı değil!
DENGELER DEĞİŞİYOR VE DEVRİMCİLER İKİ YANLIŞTAN BİRİNİ SEÇİYOR
Vietnam Savaşı’nın bittiği tarihten (1975) itibaren emperyalist güçler, komünizm ve devrimci güçler aleyhine sürekli gelişim göstermektedir. Hoş, İkinci Dünya Paylaşım Savaşı sonrası Nazi sisteminin tüm yol ve yöntemlerini içselleştiren ABD ve müttefikleri; Marshall, Truman, Eisenhower, Reagan vb. politikalarla, NATO askeri paktını, Dünya Bankası’nı, IMF’yi ve daha birçok kuruluşu kurarak bu gelişmenin temellerini zaten önceden atmışlardı.
Monroe Doktrini’nin anti-sömürgeci içeriğinin aksine, Avrupa’daki kapitalist ülkeleri İngilizlerin de desteğiyle kendine bağlayan ABD, emperyalist sistemin patronu olduğunu ilan etmişti. Daha da ilginci, tıpkı tüm demokratik değerlerin bükülüp posa haline getirilmesi gibi bu doktrin de “Amerika Amerikalılarındır” sloganıyla sistemin bir aracı hâline getirildi.
Sonuçta Venezuela operasyonu yeni ve ilk kez yapılan bir girişim değildi. Örneğin 1989 yılında Panama Devlet Başkanı Noriega da ABD’ye götürülmüş ve yargılanmıştı. Kaldı ki Endonezya dâhil sayısız ülkede son 75 yıldır gerçekleştirilen korkunç katliamları, darbeleri, sabotaj ve suikast girişimlerini saymıyorum bile.
Tüm bu askerî operasyonlar, doktrinler ve hamleler aslında kapitalist sistemin ekonomik açmazının, çözümsüzlüğünün, siyasal olarak alternatifsizliğinin ve içsel işleyişinde var olan anarşik yapısının bir sonucuydu.
Ancak emperyalist temsilcilerin yarattığı korku ortamı, yeni taktikleri devreye sokmaları, diğer ülkelerden aktardıkları artı değer birikimleri ve komünistlerin çapsızlığı ile antifaşist güçlerin dağınıklığı, sistemin yıkılmasını geciktiriyordu. Daha da önemlisi; karşısına çıkacak sağlam ve cesur bir güç olmadığı için, mahallenin yalancı pehlivanı gibi ortada dolaşan emperyalistlerin dünyada haraca kesmedikleri — Çin hariç — kimse kalmamıştı.
İşte bu sahte, korkak fakat kıyıcı kabadayıya karşı cesur, sağlam ve sevilen “adamı” (devrimci hareketi) ortaya çıkarabildiğimizde bu kâbus da elbet bitecektir.
Ancak devrimciler ve kendine komünist diyenlerin, son 50 yıldır iki yanlıştan birini seçmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum onları felç etmiş durumda. Emperyalizme karşı Madurolar, Esatlar, Putinler, mollalar, Hamas ve Hizbullah gibi güçlerle emekçiler yararına sonuç almaya çalışan milyonlar bulunuyor. Bu kişi ve kurumları abartanlar, ne yazık ki bunların da son aşamada kapitalist sistemin birer parçası olduğunu göremeyenlerdir.
NE YAPABİLİRİZ?
Sanırım her şeye sıfırdan başlamamız gerekiyor. Çin’in teknolojik gelişmeleri, Rusya’nın nükleer gücü, Kuzey Kore’nin nükleer hamleleri, Bağlantısızlar denilen ülkelerin bağımsızlığı, Küba’nın çırpınışları; halkların endişe ve korkularını hafifletmeye yetmiyor.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri dâhil tüm ülkelerde milyonlarca insan sokaklara dökülüp ABD’li haydutların yaptıklarını protesto ediyorsa, bu henüz emperyalizmin her yerde kontrolü ele geçiremediğini göstermektedir. Peki biz ne yapmalıyız?
Emperyalizmin karşısına çıkmak için bağımsız hazırlıklara girişmeliyiz. Yani kendi çıkarları ve iktidarları için ABD ile çatışan kişi ve ülkelerin desteklenmesiyle yetinmeyip; bu tavrı esas olarak ilerici ülkelere bırakarak biz demokratlar, ilericiler ve devrimciler bağımsız örgütsel adımlar atmalıyız:
-
Demokrasi mücadelesinin acil ve yakıcı olması elbette gereklidir. Ancak bu mücadelenin başarıya ulaşması ve sürdürülebilir olması için demokratik fakat militan örgütlenmeye adım atmalıyız.
-
Devrim yapan ülkelerin kapitalist sisteme entegre olması sonucu ortaya çıkan konformizm, sarı sendikacılık ve şovenizme karşı; diyalog ve tartışma kültürüne sahip kişilerle yürütülen Demokrasi Okulu projelerini yaygınlaştırmalıyız.
-
Kendine komünist diyenlerin toplum içinde örnek ve birikimli kişiler olması gerekirken bu görevin yerine getirilemediğini görerek; yaşanan olumsuzluklardan herkesin payı olduğunu kabul etmeli ve önce Sosyal Terapi Okulları kurmalıyız.
-
Bulunduğumuz her alanda (köy, ilçe, mahalle ve örgütlü yapılarda) emekçiler, çalışanlar, ilerici ve devrimci unsurlarla birlikte, ülkemizde ve dünyada binlerce kişinin imzasını taşıyan antiemperyalist manifestolar yayımlamalıyız.
-
Daha da önemlisi; antiemperyalist eylemler ve taktik adımlar için karar alan, yöneticileri belirli sürelerle görev yapan ve gerektiğinde geri çağrılabilen Konseyler kurmalıyız.
Konseylerin kuruluşunda izlenecek yol ve yöntemler; grupçuluğu ve bencilliği ortadan kaldıracak, kişi ve grupların demokratik katılımını güvence altına alacak bir program ve tüzük gerektirdiğinden bu konu ayrı bir yazı başlığı olmalıdır.