Ülkemizdeki toplumsal kriz ve kırılmalar, ABD iktidarının başını çektiği emperyalist sistemin proje ve planlarının (BOP) ve ekonomik-toplumsal alanlarda izlediği siyasetin bir sonucu olarak kartopu misali çığ gibi büyüyor. Bu toplumsal gelişmeleri Marksist açıdan analiz ettiğimizde, ülkemizde nesnel açıdan bir devrim durumunun giderek olgunlaştığını gözlemliyoruz.
Devrim durumu olgunlaştığında toplumsal ilişkiler farklılaşır ve yeni biçimler kazanır. Eski sözler ve taktikler işe yaramaz; döneme uygun yeni söylemler ve davranışlar kendini dayatır. Çatışan güçler arasındaki uzlaşmalar ortadan kalkarken, egemenler tarafından ezilen ve tehdit edilen daha zayıf güçler arasında ise umulmadık uzlaşmalar gündeme gelir. Ekonomik kriz, toplumları açıkça eğitir ve öfkesini sivriltir. Emekçi halk kesimleri arasında o güne kadar görülmeyen davranış biçimleri kendisini dayatır. Sonuçta;
Yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemezler!
Bir de madalyonun diğer yüzüne bakmamız gerekir. Ekonomik, siyasi vb. krizlere sebep olan yönetim, kendisini güvence altına almak için vidaları daha da sıkmaya; sosyal ve toplumsal olandan koparak hızla bireyselleşmeye ve güvenlik esaslı kararlara imza atmaya başlar. Demokratik olan ne varsa bunlardan uzaklaşır, otokrat olan her şeye dört elle sarılır. Yasadışılık onun yasası hâline gelir. Sevgi, merhamet, hoşgörü, mantık vb. davranışlar; yerini işkenceye, baskıya, şiddete, hor görmeye, dinlememeye ve daha fazla hükmetmeye bırakır. İşte bu da;
Yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri anlamına gelir.
Böylece, "Yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemediklerinde ve yönetenler de eskisi gibi yönetemediklerinde" devrimin nesnel koşulları oluşmuş olur. Ülkemiz hızla bu noktaya doğru yaklaşmaktadır.
Fakat her devrim durumu devrime yol açmaz. Devrim olabilmesi için ezilenleri temsilen öznel (sübjektif), yani iradi, örgütlü ve bilinçli bir gücün olması gerekir. Ülkemizde proleter bir devrim için öznel şartlar neredeyse sıfır noktasındadır. Bu nedenle ülkemizde, çatışan ve ezilen sınıf olarak emekçilerin kalıcı ve mutlu bir geleceğe kavuşmasını bekleyemeyiz.
Bu durumda var olan boşluğu birileri dolduracaktır. Bu yönde iki yönetici gücün hazırlık yaptığını görüyoruz: iktidar ve Yeni Parti.
Genel olarak devrim durumu, onu devrime dönüştürecek proleter bir güç olmadığında, bugüne kadar egemen veya küçük burjuva sınıflar tarafından ya reformist ya da otokrat kanallara akıtılmıştır.
1910 yılında Meksika'daki devrim durumu, örgütlü komünist bir güç olmadığı için Zapata liderliğindeki köylü devrimciler tarafından reformist bir devrime dönüştürülmüştü.
Aynı şekilde Türkiye'de de 1923 devrim koşullarında komünistler, izledikleri yanlış taktikler sonucu ağır bir yenilgiye uğrayınca devrim, tek adam cumhuriyetine evrilmişti.
Diğer yandan 1930'larda İtalya'da, Almanya'da ve İspanya'da komünistler; hem kendi ülkelerindeki hem de uluslararası komünist hareket içindeki çelişkiler ve yanlışlar nedeniyle yenilince, devrim durumu bu ülkelerde de faşizme dönüşmüştü.
Ülkemizde de aynı toplumsal yasalar işlemektedir. Devrim durumu ya Özgür Özel-İmamoğlu ekibi tarafından reformist bir değişime ya da RTE rejimi tarafından karşı devrime, yani resmî meşruti monarşiye dönüştürülecektir.
MUHTEMEL GELİŞMELER
Marksist solun birlik için bir araya gelme girişimleri olduğunu okuyoruz. Bu girişimler sevindirici olmakla birlikte, devrim durumunu çevirecek ve yönetecek bir gelişmeye dönüşeceğini beklemek pek gerçekçi görünmüyor.
Bu; hem toplumdaki derin bölünmelerin (milliyetçilik, dincilik, ırkçılık, reformculuk vb.) varlığı, hem rejimin Kürt, Alevi vb. açılımlarla belli toplum kesimlerini bloke etmeye çalışması, hem de iktidarın Marksist sol üzerindeki baskısı ve denetimi nedeniyle neredeyse imkânsızdır, diyebilirim.
Bu imkânsızlığın esas olarak Marksist grup ve kişilerin siyasi taktikler ve siyasi koku alma duyusu açısından oldukça geri ve gelişmemiş olmalarından kaynaklandığını söyleyebilirim.
Toplumsal dinamiklerin önüne onları etkileyecek hiçbir programı, projeyi ve öneriyi koyamayan Marksist solun bu nedenle bir avuç kalmasına da şaşmamak gerekir.
İkinci muhtemel gelişmenin de Kürt halkının ulusal hak ve özgürlükler mücadelesi sürecinde kendisini ortaya koyacağını söyleyebiliriz. Bu süreç her ne kadar APO tarafından bloke edilmiş gibi görünse de ulusal haklar açısından çözüm beklentisinin halk arasında sönmemiş olması, bu ateşin varlığını koruduğunu göstermektedir.
Bu ateşin, iktidarın APO'ya ve gerillalara vereceği yasal güvencelerle söndürüleceği beklentisi bulunsa da bu köz her an yeniden alevlenebilir. Bunun için halka öncülük edecek kişi ya da kişilerin, iktidarın bu konudaki projesinin eksiklik ve yanlışlarını dile getirmesi yeterli olacaktır.
Böyle bir gelişme ihtimal dışı değildir. Çünkü devrim durumunun olgunlaştığı bir süreçte, normal zamanlarda asla görülmeyecek olağanüstü davranışların ortaya çıkmasını her an beklemek gerekir.
Bu davranışın her ne kadar Demirtaş tarafından sergileneceği beklentisi bulunsa da bunun hiçbir garantisinin olmadığını gözlemliyoruz. Demirtaş'ın kararsızlığını açıklamalarından okuyabiliyoruz. Olabilir de, olmayabilir de!
Toplumun önemli bir kesimini oluşturan Aleviler arasında ise durum daha net olarak belirmiş bulunuyor. Buradaki gelişme; ABD'nin şirketler oligarşisi içinde yer alan ve Sorosçu bir vakıf olan TESEV'in 183 No'lu kurucu üyesi olduğu ve hortumlama işlerini yanındakilere havale ettiği söylenen Kılıçdaroğlu ile rejim ilişkilerinin son butlan kararıyla deşifre olması sonucunda, projenin bu ayağının sakatlandığını bize gösteriyor.
Dolayısıyla Alevi kitlesinin, butlancı ve sultancıların beklentileri doğrultusunda değil, ezici bir çoğunlukla Özel ve ekibinin oluşturduğu reformcu kitleyle hareket edeceği görülmektedir.
En büyük gelişme ise ekonomik kriz, toplumsal altüst oluş ve ahlaki yıkımın altında giderek ezilen emekçi kesimler arasında yaşanacak gibi görünüyor. Cumhur İttifakı adı verilen iktidar altında yaşamak istemeyen kesimin oranı neredeyse yüzde 70'leri geçmiş bulunuyor.
Ortada hem güçlü bir devrimci alternatifin bulunmaması hem de kitlelerin onlarca yıldır Atatürkçü-İslamcı, milliyetçi-bölücü gibi yapay karşıtlıklarla eğitilmiş olmasının yarattığı dezavantaj nedeniyle, en kolay ve hazır olan reformcu kanala akacakları anlaşılıyor.
Yönetici sınıflar arasındaki gelişmeler
Birincisi; İmamoğlu-Özel ekibinin kuracağı Yeni Parti'nin bugüne kadar görülmeyen bir oy potansiyelini yakalayacağını söyleyebilirim.
Ne var ki, aşağıda sıraladığım 1922-1950 yılları arasındaki CHP iktidarının karne notları emekçi halk kesimleri tarafından unutulmuş değildir:
Bolşeviklerden yardım almasına rağmen sosyalistlere işkence etmesi, onları hapse atması ve öldürmesi...
1915 Soykırımı'nı uygulayan İttihat ve Terakki'yi desteklemesi...
Kürt, Çerkes vb. uluslara haklarını vereceğini söylemesine rağmen daha sonra onları ezmesi...
Feodal sistemi tasfiye edememesi...
Laikliği Türk usulü uygulaması sonucu gericiliğin yeniden güç kazanmasına zemin hazırlaması...
"Köylü milletin efendisidir." demesine rağmen, Köy Enstitüleri dışında köylülük adına kayda değer hiçbir adım atamaması...
Ve son olarak emperyalist kapitalist sisteme entegre olması...
Bunları CHP'nin olumsuz geçmişi olarak not edebiliriz.
İşte bu nedenle, yukarıda sıraladığım olumsuzlukların mağduru olan kitlelerin torunları CHP'ye değil, yeni partiye kitlesel katılım sağlayacaktır.
İkincisi, iktidar cephesinde yaşanacak gelişmeleri içermektedir.
İktidarı elinde tutmasına rağmen en sıkışmış ve en zor durumda olan kesim rejimin kendisidir. Trump'tan ve emperyalist oligarşiden yalnızca meşruti monarşi izni alabildiğini düşündüğüm rejim, bu hakkı mutlak monarşiye çevirememenin sıkıntısını çekmektedir.
İran yenilgisi sonrasında ülkesinde itibar kaybına uğrayarak Kasım seçimlerinden sonra görevden alınma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecek olan Trump, bu tarihten sonra RTE için bir dayanak olmaktan çıkabilir.
RTE, Kasım ayına kadar DEM, Kılıçdaroğlu ve diğerlerinin Meclis'teki milletvekillerini yeni bir anayasa için kendi yanına çekmek isteyecektir. Bu nedenle Kürtlerin bloke edilmesini ve PKK'nın tasfiyesini amaçlayan yasaların yakında Meclis gündemine geleceğinden emin olabiliriz.
Ayrıca emperyalistlerden gelecek milyarlarca dolarlık kaynakla yoksullara kapsamlı sosyal yardımlar yapılması ve maaşlara yüksek oranlı zamlar verilmesi yoluyla seçime gidilmesi hedeflenecektir.
Özel ekibini cezaevine göndererek ve tüm solu sindirerek, yeni anayasadaki şartlara göre, yani adayların kendileri tarafından belirleneceği bir sistemle seçime gidilebilir.
İşte bu hedeflere ulaşıldığında, sanırım beklenen meşruti monarşi, yani karşı devrim gerçekleşmiş olacaktır.
Peki, bu planda aksaklıklar yaşanırsa ne olacaktır?
Rejim, açıktır ki İmamoğlu-Özel ekibine, "Gelin parlamenter sisteme geçelim." diyerek uzlaşma yolunu önerecektir.
O koşullarda da "sokağın sesini" dinleyenler kazanacaktır.