15 Mayıs 1535 tarihinde İtalya’da kaleme alınıp jet hızıyla Almancaya tercüme edilen kışkırtıcı bir haber broşürü, Avrupa sokaklarında adeta kapış kapış satılıyordu. Büyük puntolarla basılan manşet tek kelimeyle şok ediciydi: “Muazzam Türk ordusu, Pers ülkesinde Safevi şahı tarafından haritadan silindi!”
Basın broşürü; Kanuni Sultan Süleyman’ın savaşı kaybettiğini, hazinesinin yağmalandığını, hatta İstanbul’daki hareminden getirilen kadınların ve saray hademelerinin Tebriz’de esir düştüğünü iddia ediyor; arkasına da öldürülen hayali paşaların uydurma bir zayiat listesini ekliyordu. Ancak bu sansasyonel yayının arkasında devasa bir gerçeği gizleme çabası, yani tarihin ilk ve en organize "yalan haber" (fake news) operasyonlarından biri yatıyordu.
Osmanlı ordusu Tebriz’e girmiş ve seferi başarıyla tamamlamıştı. Batı medyasının iddia ettiği gibi ortada ne yok olan bir ordu ne de yağmalanan bir imparatorluk hazinesi vardı. Avrupa kamuoyunun, o dönem adeta birer sosyal medya platformu gibi çalışan bu haber broşürleriyle manipüle edilmesinin arkasında çok net jeopolitik ve psikolojik hedefler vardı. Batı, bu yalan dolu "bozgun" anlatısıyla "yenilmez Türk" mitini yıkmak ve psikolojik olarak rahatlamak istiyordu.
1526’da Macaristan’ın Mohaç’ta düşmesi ve 1529’da Viyana kapılarına dayanan Osmanlı askerleri, Avrupa’da kelimenin tam anlamıyla varoluşsal bir "Türk korkusu" (Türkenfurcht) yaratmıştı. Batı cephesinde Osmanlı karşısında tutunamayan Avrupa, bu yalan haberle kendi halkına ve askerlerine "Bakın, Doğu'da barbarlar da yenilebiliyor, onlar ölümsüz değil" mesajı vererek çöken moralini suni bir biçimde ayağa kaldırmaya çalışıyordu.
Buna paralel olarak iç çatışmaları gizlemek ve ortak bir düşman yaratmak isteniyordu. 1535 yılında Avrupa, Martin Luther’in başlattığı Protestan Reformu ve mezhep savaşlarıyla içeriden cayır cayır yanıyordu. Kutsal Roma İmparatoru Şarlken, Hristiyan dünyasının kendi içindeki bu parçalanmayı durdurabilmek için dikkati acilen dışarıya çekmek zorundaydı. Osmanlı’nın Doğu'da "ağır bir darbe aldığı" yalanı; Avrupa’daki kitleleri ortak bir dini nefrette birleştirmek ve iç krizleri örtbas etmek için mükemmel bir algı yönetimi aparatı olarak kullanıldı.
Broşürün en çarpıcı çelişkisi; sayfalarda Osmanlı’yı "Hristiyanlığı yok etmeye gelen acımasız bir deccal" olarak şeytanlaştırırken arka planda Fransa ve Venedik gibi büyük Avrupa güçlerinin Şarlken’e karşı Osmanlı ile gizli ittifaklar kurması ve ticaret gemilerini korumaya çalışmasıydı. Batı, sahada iş birliği yaptığı doğulu bir gücü kendi halkının gözünde cani olarak göstermek zorundaydı; bu yüzden medyadaki dil manipülasyonu hayati bir önem taşıyordu.
"Ölmek" ile "Öldürülmek" Arasındaki Kelime Oyunları (Faili Gizleme)
Yüzyıllar önce Gotik harflerle kâğıda basılan bu yalan haber operasyonu; güç odaklarının kendi kitlelerini yönetmek, askeri başarısızlıklarını gizlemek ve rakiplerini yıpratmak için "kurban ile failin yerini değiştirme" ile "gerçekleri kelime oyunlarıyla karartma" taktiklerini o zaman da ne kadar profesyonelce kullandığını açıkça kanıtlamaktadır.
1535 yılındaki bu Almanca savaş broşüründe kullanılan manipülasyon teknikleri, günümüzde Alman medyasının ve siyasetinin İsrail-Filistin meselesinde (özellikle çocuk ölümleri konusunda) kullandığı dilde birebir karşılık bulmaktadır. Yüzyıllar öncesinin Osmanlı karşıtı propagandası ile bugünün yayıncılığı arasındaki en büyük ortak nokta; gerçeklerin kelime oyunlarıyla karartılması ve kurban ile failin yerinin değiştirilmesidir.
Bu yöntem medya tarafından çok başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Alman medyasının (Tagesschau, ZDF, Der Spiegel, Bild vb.) en sık başvurduğu teknik, İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Filistinli çocuklar için etken (aktif) değil, edilgen (pasif) veya faili belirsiz bir dil kullanmaktır. İsrail bombalarıyla parçalanarak ölen Filistinli çocuklar için medyada genellikle "Gazze'de 10 çocuk öldü" (10 Kinder in Gaza gestorben) veya "Patlamada hayatını kaybettiler" şeklinde başlıklar atılır. Kelime seçimlerinde fail (İsrail) tamamen gizlenir; çocuklar sanki doğal bir afette veya kendi kendilerine ölmüş gibi yansıtılır. Buna karşın, Ukrayna'da Rus füzeleriyle ölen bir çocuk için net bir şekilde "Rusya çocukları katletti" denilir. 1535 yılındaki belgede de Türklerin yaptığı iddia edilen eylemler için "gaddarlıkla kılıçtan geçirdiler" gibi aktif ve vahşi bir dil kullanılırken kendi kayıpları hafifletilerek sunulmaktaydı.
Batı ve Alman medyasında, İsrail tarafından öldürülen Filistinli çocukların yaşları ve masumiyetleri dil yoluyla perdelenir. Haberlerde 18 yaşın altındaki Filistinli çocuklar ve gençler için "çocuk" (Kinder) kelimesi yerine genellikle "18 yaşın altındaki kişiler" (Personen unter 18 Jahren) veya "gençler" (Jugendliche) ifadesi tercih edilir. Bu, bilinçli bir psikolojik tekniktir; çünkü "çocuk" kelimesi okuyucuda doğrudan bir şefkat ve masumiyet duygusu uyandırır. Medya, bu kelimeyi sansürleyerek İsrail'in çocuk katliamına yönelik oluşacak toplumsal infiali önlemeye çalışır.
Resmî Açıklamaların Arkasına Sığınarak Katliamı Meşrulaştırma
İsrail ordusu okulları, hastaneleri ve mülteci kamplarını bombalayıp yüzlerce çocuğu öldürdüğünde, Alman medyası bu haberi doğrudan bir "katliam" olarak vermek yerine İsrail ordusunun resmî açıklamalarını haberin merkezine koyar. Örneklendirmek gerekirse haber başlıkları genellikle şu şekilde kurgulanır: "İsrail, Hamas'ın canlı kalkan olarak kullandığı tünelleri/binaları vurdu: Sivil kayıplar var." Burada odak noktası öldürülen çocuklar değil, Hamas'ın suçlanmasıdır. Okuyucuya verilmek istenen mesaj şudur: "Çocukların ölmesinin sorumlusu İsrail değil, oraya saklanan Hamas'tır." Bu durum, çocuk katliamını rasyonalize etme ve meşrulaştırma çabasından ibarettir.
Almanya’nın geçmişindeki Nazi dönemi ve Yahudi Soykırımı (Holokost), günümüz Alman siyasetinde ve medyasında İsrail'e karşı "koşulsuz ve eleştirilemez bir koruma kalkanı" yaratmıştır. Almanya, İsrail'in güvenliğini kendi "Devlet Maslahatı" (Staatsräson) olarak ilan etmiştir. İnsan hakları, çocuk hakları ve savaş hukuku söz konusu olduğunda dünyaya ders vermeye çalışan Alman medyası ve hükümeti; konu İsrail’in Filistinli çocukları katletmesi olduğunda tüm bu evrensel değerleri askıya almaktadır. İsrail’in işlediği savaş suçları, "meşru müdafaa" (Selbstverteidigung) olarak nitelendirilir. Güney Afrika'nın İsrail'e karşı Uluslararası Adalet Divanı'nda açtığı soykırım davasında Almanya'nın doğrudan İsrail'in yanında saf tutması ve medyanın bu davayı "temelsiz" olarak nitelendirmesi, bu ikiyüzlülüğün zirve noktasıdır.
1535'ten Bugüne Değişmeyen Mantık: "Nihil novum sub sole" yani "Güneşin altında yeni hiçbir şey yok"1
1535 tarihli broşür, kendi başarısızlıklarını ve iç krizlerini örtmek için dışarıda "Barbar ve Deccal bir düşman" (Osmanlı) yaratırken; günümüz Alman medyası ise kendi jeopolitik çıkarlarını ve tarihi suçluluk psikolojilerini bastırmak için İsrail'i mutlak mağdur, Filistinlileri ise mutlak suçlu ilan etmektedir.
1535 tarihli broşür, gerçek dışı zayiat listeleri ve uydurma hikâyelerle iç kamuoyunun moralini ve algısını yönetirken, günümüz Alman medyası da ‘ölmek’ yerine ‘öldürülmek’ ifadesinden kaçınarak ve sansür uygulayarak çocuk katliamlarını görünmez hale getiriyor.
1535 tarihli broşür söylemde dini bütünlükten bahsederken, eylemde Osmanlı ile gizli ittifaklar ve ticaret yapmak; günümüz Alman Medyası Söylemde "insan hakları ve çocuk hakları" derken, eylemde çocukları öldüren silahlara ve rejime diplomatik/askeri destek verir.
Sonuç olarak; 1535 yılında Tebriz'de olmayan olayları varmış gibi gösteren, sayıları çarpıtan Gotik harfli broşür hangi amaca hizmet ediyorsa; bugün Gazze'de göz göre göre bombalanan, aç bırakılan ve öldürülen çocukları "meşru müdafaa zayiatı" veya "faili meçhul ölümler" olarak veren modern Alman medyası da aynı amaca hizmet etmektedir: Güç odaklarının çıkarlarını korumak ve kitlelerin algısını dizayn etmek.