Devlet, sınıflar üstü bir yapı değildir. Egemen sınıfın iktidar aygıtıdır. Bu nedenle siyasal mücadele, devlet içi güç değişimlerinin değil, sınıflar arası mücadelenin ürünüdür.
Bu ayrım silindiğinde devrimci mücadele çözülür ve yerini düzen içi hesapların yorumuna bırakır. Türkiye'de uzun süredir yaşanan temel kayma budur: siyasal çelişkilerin sınıf ekseninden koparılıp devlet içi güç ilişkilerine indirgenmesi.
Devlet içi çatışmaların toplumsal kurtuluş dinamiği gibi sunulması, oligarşi içi güç mücadelelerini sınıf mücadelesinin yerine ikame eder. Bu durumda devrimci mücadele, bağımsız bir sınıf çizgisi olmaktan çıkar ve düzen içi muhalefetin yedek gücüne dönüşür.
Bugün CHP etrafında gelişen tartışmalar bu dönüşümün güncel ifadesidir. Daha önce CHP'yi düzen partisi olarak tanımlayan çevrelerin bugün CHP içi hiziplerin aktif savunucusu haline gelmesi, basit bir taktik değişiklik değil, siyasal yönelim kaymasıdır. Aynı çevreler bu saflaşmayı "ilerici moment" ya da "demokratikleşme süreci" gibi ifadelerle meşrulaştırmaya çalışsa da boş beyhude bir çaba.
Oysa bu tabloda sınıf iktidarına yönelmiş bir mücadele yoktur; üretim ilişkilerini hedef alan bir kopuş yoktur; bağımsız proletarya çizgisi yoktur. Yaşanan şey, oligarşi içi güç ve nüfuz mücadelesidir. Bu mücadeleye tarihsel ilericilik atfetmek, sınıf analizinin yerini siyasal yorumculuğa bırakması anlamına gelir.
Bu noktada belirleyici olan, oligarşi içi çatışmaların varlığı değil, bunların nasıl okunduğudur. Oligarşik devlet düzeni içindeki çatışmalar, "halk mücadelesi" gibi sunulduğunda, devrimci mücadele kendi nesnel zemininden koparılır ve düzen içi ideolojik çerçevenin bir uzantısı haline gelir.
Bu kopuşun mantığı belirli bir hat izler. Önce taktik gerekçeler öne çıkar, ardından ittifak zorunluluğu vurgulanır, daha sonra siyasal alan daralmasının nesnel koşulları gerekçe yapılır. Son aşamada devrimci mücadele, düzenin sınırları içinde yeniden tanımlanır. Böylece sınıf siyaseti geri çekilir, devrim perspektifi silikleşir, seçim hesapları merkezîleşir ve devrimci mücadele yedek güç konumuna itilir.
Bugün en çarpıcı örneklerden biri, yıllarca başkalarını "Kemalizmden kopamamakla" eleştiren çevrelerin, bugün CHP içi oligarşik güç mücadelelerinin doğrudan taşıyıcısı haline gelmesidir. Buradaki sorun Kemalizm değildir; sorun, oligarşik düzenin bütününe karşı bağımsız bir sınıf çizgisinin korunamamasıdır. Oligarşi içi çatışmayı ilerleme olarak okumak, siyasal çözümleme düzeyinde sınıf perspektifinin terk edilmesidir.
Kendi bağımsız çizgisini kuramayan siyasal yönelim, kaçınılmaz olarak düzenin bir tarafına eklemlenir. Bu eklemlenme bir yükselme değil, bir yedeklenmedir. "Fasulye gibi sırığa sarılma" siyaseti tam olarak bu durumu ifade eder: kendi gövdesini kuramayan bir yönelimin, dış bir gövdeye tutunarak varlığını sürdürme çabası.
Bu sürecin en kritik boyutu, emperyalizmle ilişkidir. Oligarşi içi güç mücadeleleri yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz; bu yapı, emperyalist kapitalist sistemin yeniden üretim süreçleriyle iç içe geçmiş durumdadır. Emperyalizm dışsal bir faktör değil, iç sınıf ilişkilerini belirleyen yapısal bir gerçekliktir. Bu nedenle Türkiye'deki siyasal saflaşmalar, emperyalist sistemin bölgesel ihtiyaçlarıyla birlikte şekillenir. Ancak bu durum, hiçbir biçimde bu çatışmaları emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesine dönüştürmez; yalnızca hareket alanlarının sınırlarını belirler.
Bu çerçevede tarihsel deneyim nettir: devrimci dönüşümler, oligarşi içi çatışmalara eklemlenen değil, bu çatışmaların dışında bağımsız bir sınıf çizgisi kurabilen hareketlerin ürünüdür. Paris Komünü, Ekim Devrimi ve sömürge karşıtı devrimci kopuşlar bunun tarihsel örnekleridir. Hiçbiri düzen muhalefetinin içinden doğmamış, hiçbiri egemen sınıf içi güç dengelerine yaslanmamıştır.
Bugün sorun şudur: devrimci mücadele, giderek daha fazla düzen içi siyasal alanın yedeğine çekilmektedir. Bağımsız sınıf çizgisi geri çekildikçe sosyalizm seçim hesaplarına, devrimci mücadele klik desteğine, devrim fikri yönetim beklentisine indirgenmektedir.
Bu çözülme yalnızca teorik bir sapma değil, pratik bir yön kaybıdır. Çünkü tarih açık bir yasayı tekrarlar: kendi bağımsız çizgisini kuramayanlar, sonunda başkasının çizgisinde kaybolur. Ve kendisi olamayanlar, er ya da geç başkalarının siyasal oyuncağı haline gelir.