“Binlerce yıldız var içimizde bizim.
Öldüremezsiniz ki onları.”[1]
“Bizim yiğitliğimiz ve güzelliğimiz
fırtınanın içinde ortaya çıkar.”[2]
“Şiir okuyan kaldı mı?” diyenlere yanıtım(ız) ile başlayalım:
Renktir. Kokudur. Çığlık ya da fısıltı yani sestir. Hayattır.
Tarihe tanıktır; insan(lık)ı, insan(lar)a, topluma anlatır şiir. O hakikât ile kurduğumuz ilişkidir; direnme biçimidir. Zulme karşı çıkan, boyun eğdirilemezliktir şiir.
O, değdiği her şeyi sağaltır, onurlu yaşamdan yanadır. Sıkıştığımız zamanlarda algılarımızı açabilen güce sahiptir. Yüzleşmekten kaçınılan ne varsa onu anlatır.
İnsan(lık)a nasıl direnilmesi gerektiğini hatırlatır. İnsan(lık)ı sarsarak yaşamı tanımlar. Bu yanıyla da şiir müdahaledir.
Ezilenlerin bilincinde gönlünde taht kurmadı mı?
Evet; “Şiire ne gerek var?” diyenlere en iyi yanıt: “Biliyorum, matarada su/ torbada ekmek/ ve kemerde kurşun değil şiir/ ama yine de/ matarasında su/ torbasında ekmek/ ve kemerinde kurşun kalmamışları ayakta tutabilir,” dizeleridir Hasan Hüseyin Korkmazgil’in…
Ancak şunu da belirtmeden geçmek olmaz: Şiir bugün her zamankinden az okunuyorsa, elbette bir nedeni var: Şiir, “şiir” olmaktan çıktı.
Şiir ol(a)mayan “şiir” de işlevini kaybetti. Ne sevgiliye okunuyor, ne kitlelere hitap edip alanlarda haykırılıyor, ne de devrimin yoldaşı olabiliyor.
İnsan(lık)ı mücadeleye, işkenceye, ölüme meydan okumaya ya da “kahramanlığa” ikna edemiyor! Niye böylesi bir “şiir”i, yani şiir tarihine ihanet etmiş bir “teşbihler müsveddesi”ni okusun insanlar?
* * * * *
Şiirin bir tarihi, geleneği var. Şiir tarihisiz değildir. Şiir tarih sahnesinde kayıt tutan bellek cihazı gibidir. Coşkuyu, aşkı, tutkuyu, tılsımı anlamlı sözcüklerle tarif eden şiir tarihi, yüzlerce şair, binlerce şiirden söz edilmeden imkânsızdır ve o, devrimcidir.
Baskın özelliğiyle devrimci şiir baskıya, adaletsizliğe, sömürüye karşı direniş ve umuttur. O, toplumsal bilinci uyandırır. Kitleleri harekete geçirir. Gelecek nesillere mücadele mirasını aktarır. Duyguyu ve düşünceyi birleştirip, değişim talebini ifade eder.
Ezilenlerin gür sesini haykırıp, direniş bilincini harekete geçirir. Didaktik ve lirik özelliğiyle devrimci mücadele ruhunu besler. Estetik bir dille yeni, özgür ve adil bir dünyanın hayalini kurdurur.
* * * * *
Şimdilerde devrimci şiir asli ihtiyacımızdır; yerkürenin devrimci şiire, fikre, sanata her şeyden çok gereksinimi var!
Dünyayı değiştirmek için farklı var oluş biçimleri, farklı bağlantılar kurma yolları sunan şiir, dilin estetik kullanımıyla duyguları/ düşünceleri ifade eder, insan(lık)ı zenginleştirir.
Kolay mı? Yoğunlaştırılmış anlam mekânıdır şiir. Zamana meydan okur.
O, okuyana sadece hikâye ya da düşünce sunmaz; onun eylemine dokunur. Yani düşünce ve davranışı yansıtır.
Şiir, “dilin süsü” değildir. O, bir biçimdir; insanlığın itiraz pratiğidir. Bu özelliyle o, sadece edebi bir araç değil, insanlığın var oluşunun ifadesidir.
Bir yerde “Mayakovski ‘şiirin kuralları yoktur’ diyor, doğru. Şiirin okulu da yoktur. Şiir, her gün yeniden öğrenilir. Her şiir başlı başına bir okuldur; her şiirin kendine özgü kuralları vardır. Böyledir diye her şiir geçmiş birikimden bağımsız olarak da düşünemeyiz, doğal organik bağı koparıp atamayız.”[3]
“Şair ise dilin dışındadır, sözcükler sanki insani durumun içinde değilmişler ve insanlara doğru yaklaştıklarında ilk engel olarak söze rastlıyormuşçasına, onları tersinden görür. Şeyleri önce adlarıyla tanıyacağına, sanki şeylerle önce bir sessizlik içinde karşılaşmakta, sonra kendisi için başka türlü birer şey olan sözcüklere doğru yüzünü çevirdiği, onları tuttuğu, yokladığı, değdiği zaman, onlarda kendilerine özgü bir ışıklık, toprak, gök ve suyla ve bütün yaratılmış şeylerle özel bir yakınlık bulmaktadır.”[4]
Hatırlayın: Octavio Paz, “Şiir ve Şiirsel Eylem” başlıklı makalesindeki, “Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir, doğası gereği devrimcidir… Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir; bir başkasını yaratır,” ifadesiyle tanımlardı onu.
Evet, insan(lık) dünyayı anlamlı kılmak, anlamlandırmak istiyorsa şiire başvurmak durumundadır. Hayatın anlamsız kalmaya teşne insanlık durumlarında şair için şiirsel eylem; sağlam bir dayanak, tutamak, sacayağıdır artık.
Böylesi şiir emek ve emek süreci gerektirirken; şiire değmeyen bir devrim ol(a)maz.
* * * * *
Devrim tarihine bakıldığında, şiir çıkar karşımıza. Çünkü onlar yoldaştır. Gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen şiir devrimci estetiğin de habercisidir.
Örneğin El Salvadorlu devrimci Roque Dalton’un, “Ben şiirden geçerek devrime geldim,” sözü devrim ile şiir yoldaşlığının en güzel ifadesidir.
Coğrafyamızda ‘68 kuşağı da şiirle doğrudan ilgiliydi. Onlar öyle bir miras bıraktılar ki onlar için ağıtlar yakıldı, şiirler yazıldı.
Onlar ezbere şiir okurlardı. Özellikle Sinan Cemgil ve Hüseyin Cevahir’in okudukları. Hüseyin Cevahir’in şiire dair yazdığı inceleme yazıları. Cihan Alptekin’in ‘Türkiye Solu’nda yazdığı şiirsel metinler. Mahir Çayan’ın ‘Mayıs’ Dergisi’ndeki şiiri. Arkadaş Z. Özger’in, Hüseyin Cevahir için yazdığı ‘Aşkla Sana’ dizeleri…
Bunlar unut(tur)uldu, “es” geçildi.
Post-modernistler, yetmişli-seksenli kuşağın toplumcu şiirini “slogancı” sayarak, estetik/biçim yönünden zayıf olduğu yönünde eleştirdiler! Bunlar temelsiz ve kuramsız olmasına rağmen hâlâ ağızlara sakız ediliyor…
Onları ka’le almadan devam edersek!
* * * * *
Şiirin en temel ilkesi sözcüklerin devingen ve doğurgan olmasıdır. Çünkü şiirin temelini oluşturan, onunla iç içe geçen devrimci hayattır.
Bu iki muazzam kavramın bir arada durması, birlikte telaffuz edilmesi bile heyecan verici. Bu, en azından geçmiş kuşaklar için böyleydi...
Çünkü Cemal Süreya, “Şair dünyayı sözcüklerle gören insandır,” derken; şiir “bir duruş, bir ses, bir yürüyüş”, bir “sevda” olarak “yoldaşlık biçimi”dir.
Bunun için “Marx için geleceğin şiiri ve komünizmin göstergesi işte bu sürekli kendini aşma sürecidir.”[5]
Örneğin “Patlayıcı taşıyorum, onlara kelime diyorlar,”[6] cümlesi çok şey anlatır. Bu şiirin değiştirme ve dönüştürme gücünü kavratır. Kelimelerdeki anlamın derinliğini gösterir. Sözün büyüsü denir ya…
Evet şiir, kafa tutar; “bir şey söyleme” görevini üstlenir ve kapitalist sistemin biçimlendirdiği düzen(sizliğ)e itiraz eder.
Kolay mı? Şiir toplumsal eylemdir, büyük bir hayalin yansısıdır. Şair ise tanrılardan ateşi çalan Prometheus’dur.
Sömürüye kaşı kavgada şiir, olması gereken saftadır. Mücadelenin, yaşamı savunmak olduğunu hatırlatır, devrim cephesinde yerini alır.
Şiir devrimin çamurdan yapılmış heykelidir. Dizelerle yazılmış manifestosudur. Devrim şiirin ışığıyla büyür ve insanı yakalar. İsyan günlerinin en lirik ateşi şiirdir. Şiirin en kızıl dizesi ise devrimdir.
Ancak altını geçmeden geçmeyelim: Nâzım Hikmet, “sevdalınız komünisttir dediği için devrimci değildir sadece. “Devrimci şair”, şiirde devrim yapan şairdir. “Devrimciyim ben” cakası ile “devrimci şair” olunmaz.
Mesela Pablo Neruda fabrikalarda şiir okurdu. 70’li yılların şairlerinin en büyük özlemidir bir fabrikada emekçi kardeşlerine şiir okumak.
Pablo Neruda’yı da, Louis Aragon’u da, Nâzım Hikmet’i de büyük kılan, yüksek sesle kalabalıklara okunmasıydı.
* * * * *
Değinmeye gayret ettiklerimizden hareketle “... şu anda namluların ucundayız/ Barut gibi bakıyor ölüm/ Ve biz yaşamı savunmak zorundayız” vurgusuyla Adnan Yücel’in “Dikersin gözlerini masmavi yarınlara/ İnsanlığın insanca yaşamını özlersin”; “Yürekleriyle ısıttılar evleri/ Çocuklar üşümesin dediler/ Yalnızca ekmek istediler kendilerine/ Oy civan ömrüm/ Tokluk adına açlığı bölüştüler,” dizelerinde madencileri duyumsamamak mümkün mü?
Ya “Bunlar,/ Engerekler ve çıyanlardır,/ Bunlar,/ Aşımıza, ekmeğimize/ Göz koyanlardır,” uyarısıyla; “Kızlarım,/ Oğullarım var gelecekte,/ Her biri vazgeçilmez cihan parçası,” umuduyla; “Güçlü kal!/ Hikâyen henüz bitmedi.” “Ömrümüz çelimsiz, kısa./ Çabamız korkunç ama,” diye haykıran Ahmed Arif’i…
Veya Ahmet Telli’nin, “gülüşün eklenir kimliğime” notu düşerek eklediği üzere: “Ve bütün gemileri yakıp/ yollara düşerdi/ o hep aynı ıslıkla...”
* * * * *
Hem de A. Kadir’in, “Bizim hiç bir hürriyetimiz yok,/ Hiç bir hürriyetimiz”; Arif Damar’ın, “İnsanları sevmek kolay değil,/ Bir hürriyet bu/ Çetindir memleketimde,” demeden edemediği tabloda…
Lakin buna karşın, “yırtarak geçiyor kalbimizden/ hayatı da törpüleyen zaman/ şuramızda bir şey var/ acıya benzer/ umuda benzer/ böyle günlerde her şey/ hem acıya hem umuda benzer,” dizeleriyle ekler Arkadaş Zekâi Özger: “Pencere/ pencereyi kapama/ gök dolabilir içeri// Pencereyi aç/ Sesin sarsın dünyayı/ Duyulur elbet ta ötelerden/ Yürek kendini tanır.”
“Çünkü elbette/ bir su kendi akacağı toprağın sertliğini bilir/ ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak/ artık ırmak mı ne denir/ işte devrim ona benzer bir akışın hızına denir…”
Evet, “Kara Bir Rüzgâr” eserken de böyledir bu; adına umudun kararlılığı denilen şey…
“Kara bir rüzgârdı üstünde bir yurdun,/ Kara bir vicdan, kapkara./ Esip durdu hışım gibi, taun gibi;/ Akla düşman, aydınlığa.”
Ya da “Kıran vurdu memleketi/ Zalimler hakan olmuştur/ Yedikleri yoksul eti/ İçtikleri kan olmuştur./ Kula kulluk etmeyenin/ Vicdanını satmayanın/ Haram lokma yutmayanın/ Mekânı zindan olmuştur,” dizelerindeki üzere Ataol Behramoğlu…
Ve “Soruyorum sevgilime/ -Darağacından Notlar’ı okudun mu?/ Bu bizim hayatımız,” diye ekliyor!
* * * * *
Ama her şeye karşın, “Yarın diye bir şey var/ Bir yanı var/ Ömrümüzün/ Belki bir gün gülecek./ Selam verip/ Selam alacak/ Barışa kardeşliğe/ Hep tok yatan/ Çocuklar görecek/ El ele/ Aşklar, omuz omuza// Zincirlerimizle/ Yaralarımızla/ Irmakların geçilecek,/ Fırtınaların dinecek/ Bir yanı var/ Ömrümüzün/ Belki bir gün gülecek,” diyen Behçet Aysan’ın dizelerindeki üzere…
“İyi de nasıl” mı?
Can Yücel’in, “İnsan görünce insan oluyorum/ Bir ağaç görünce ağaç/ Bir çiçek görünce çiçek/ Bir çocuk görünce çocuk/ Bir kadın görünce erkek/ Bir faşist görünce kahroluyor/ Kahrediyorum/ İnsanlığın en amansız lüveri/ Şiirle…” dizelerindeki üzere!
Ya da “Dadaloğlu yarın kavga kurulur// Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir,” kararlılığıyla Dadaloğlu’nun!
Veya “Sıkıntı var, boğuntu var, tedirginlik var,/ çirkinlik, yalan, her şey var/ Ama hep umut var her şeyin içinde”…
“Kimse hüzünlü olmasın/ Sırası değil hüznün daha”…
“Basamaktan geçeceğiz yeniden/ Yeniden, yeniden, yeniden/ Daha öfkeli/ Yenikken bıraktığımız ayak izlerimize”…
“bütün iyi kitapların sonunda/ bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda/ meltemi senden esen/ soluğu sende olan/ yeni bir başlangıç vardır”…
“Bir yerimiz varsa bu dünyada/ Her şey insanca olmalı;/ sevmek de, yaşamak da, ölmek de”…
“Öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları/ Bu umutsuzlukları bırakın kardeşler/ Göreceksiniz nasıl/ Güller güller dolusu/ Nasıl gül kokacağız birlikte”...
“İnsan sevdi miydi/ buna bir çare düşünmeli”…
“Yüreğinin gözlerini kapatma”…
“Ne gelir elimizden/ insan olmaktan başka”...
“Ne çıkar siz bizi anlamasanız da/ Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar/ Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da”…
“Unutulmuş çığlıkların üstüne/ Kederlerin, yasların, sevinçlerin üstüne/ Her şeyin üstüne bir gül işlenecek”…
“Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir,” haykırışındaki üzere Edip Cansever’in!
* * * * *
Sonrası mı?
“Dil, bilinmeze tutunarak, yaslanarak yürür.” “Şiir, duvarcının elinden düşürdüğü tuğlanın yere düşmesinde değildir/ havada asılı kalmasındadır,” deyişiyle İlhan Berk’in; şiir gerçeği aştığında gerçek olur. Mümkün olan değil, bilinmeyen bulup ortaya çıkarır.
Tam da bunun için “… ‘Bu yükle öleceksin’ dedim hamala./ ‘Ölüm kolay, sen umuttan haber ver’ dedi…/ ‘Umut varsa dünyayı vur sırtıma’…”
“Herkes yürüsün./ Sokaklar karanlık biliyorsunuz./ Köşe başlarında ölmek diye/ bir korkusu olmasın kimsenin./ Yürümek bir başkaldırıdır, belki de ötesi,” dizeleriyle çözümü işaret eder İlhan Berk.
“Elbet bir gün” notun düşülen bu çözüm karşılıksız bir beklenti değildir. Çünkü “kaptanlar/ korkar isyandan/ fırtınalardan bile fazla,” dizeleri İrfan Alış’ın altını çizerek hatırlatır gelmekte olanı.
* * * * *
Öyleyse anımsayalım!
Pir Sultan Abdal’ın, “Demiri demirle dövdüler;/ biri sıcak, biri soğuktu./ İnsanı insanla kırdılar;/ biri aç, biri toktu!” dizeleriyle müsemma tabloda “Yarım kalmış bir türküydü yolculukları/ Okunulması yasaklanmış,/ bitirilmemiş birer şiirdiler” belki İsmail Şimşek’in dizelerindeki gibi…
Lakin “son” değildi, “başlangıç”tı her şey Gabriel García Márquez’in dizeleri haykırıldığında: “Çünkü baştan sona sefalet ve haksızlıklarla/ dolu bir dünyada her sabah uyanır uyanmaz/ yapılacak iş çığlık atmak olmalı:/ Karşı çıkıyorum!/ Karşı çıkıyorum!/ Karşı çıkıyorum!”
Evet, evet karşı çıkma zamanıdır bugün(ler)…
“Nasıl bir sessizlikti bu kardeşler?/ Niçin başını kaldıran kimse yok unutuşa?/ Niçin bu kadar ölü var?/ Niçin bu kadar çok deniz setleri?” diye soran Onat Kutlar, ardından yanıtlar:
“Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnızca bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.”[7]
Metin Eloğlu’nun, “Bir plak konmuş gramofona/ İşte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü/ Uyan diyor, uyansana/ Hadi uyan/ Sevdiğim uyan/ N’olur uyan,” dizelerindeki soru(n)larla:
“Yaşamak istiyorum/ Yaşamak istiyorsun/ Yaşamak istiyor/ Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum./ Ama böyle dünya olur mu/ Böyle barış olur mu/ Böyle hürriyet olur mu/ Böyle kardeşlik olur mu/ Biliyorum ki, katlanıver diyeceksin;/ Ama böyle yaşamak olur mu!”
Elbette ol(a)maz!
“Çıldırmak işten değil/ Ağzımızdan dilimizi çaldılar/ Cebimizden paramızı/ Alnımızdan terimizi/ Ve renk renk ayırmadan/ Gözlerimizi,” vurgusuyla ekler Cahit Irgat:
“Halkın azını aldatırsınız/ Her zaman,/ Halkın çoğunu aldatırsınız/ Zaman zaman,/ Ama halkın tümünü?/ Hiç bir zaman,/ Hiç bir zaman.”
* * * * *
Bunun için “şarkılar söylemeliyim/ nehirler gibi uzun/ nehirler gibi kollu/ nehirler gibi hırçın/ ve yumuşak/ ve nehirler gibi/ dur/ durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim// gitmek/ nehirlerden de öteye/ oraya/ taaa oraya/ o büyük kurtuluşa/ yüreğim/ yaralı kuşum/ topla ve aç kanatlarını,” der ve ekler Hasan Hüseyin Korkmazgil: “Üç nokta koyup yeniden başlamalıyız.../ Bu yozluk bir gün yıkılacak/ Bir başka gülecek bu sokaklar.”
Ve nihayet bu yolda “hızla gelişecek/ çağımıza pek uygun bir hızla/ gelişecek kalbimiz/ kalbimiz/ yerin ve göğün alt edilmez bir dirilikte olduğu/ tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz./ kalbimiz/ kalbimiz hızla gelişecek”…
“Bu dünyada yediğimiz ekmekler/ içtiğimiz sular/ dizlerimizdeki bu güç/ derimizdeki tat/ karşı koymak içindir/ kaçmak için değil!”
“Ömrümüz böyle olmamalıydı/ Hep aşkta durmalıydı çağımız.”
“Hiçbir şey umurumda değil diyorum;/ Aşk ve umuttan başka.”
Evet, “Özgürlük, alabildiğine özgürlük.../ Çünkü şiir mutluluğa değil, direnmeyedir,” hepimize Turgut Uyar’ın öğrettiği gibi…
* * * * *
Son söz de Maksim Gorki’den: “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir”!
20 Haziran 2026 17:40:37, Muğla.
N O T L A R
[*] Kaldıraç Dergisi, No:300, Temmuz 2026…
[1] Yannis Ritsos.
[2] Dritëro Agolli.
[3] Veysel Çolak, “Şiirde Sonuç Yoktur”, Türkiye Yazıları, No: 43, Ekim 1980, s.16.
[4] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, çev: Bertan Onaran, Can Yay., 2015.
[5] Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, Marxist Edebiyat Teorisi Üzerine Bir Çalışma, çev: Savaş Kılıç, İletişim Yay., 2009, s.212.
[6] Je Transporte des Explosifs on Les Appelle des Mots; Poésie & Féminismes Aux Etats-Unis, Jan Clausen, Collectif, 2019.
[7] Onat Kutlar, Bahar İsyancıdır, DE Yay., 1987, s.72.