Sizlere Rüyalarımın nehiri Munzuru nasıl anlatayım?
Nereden başlayayım?
Bazı aşklar vardır; anlatmaya başladığınız anda kelimeler yetersiz kalır. Çünkü insan, yüreğinde taşıdığı büyük bir özlemi anlatırken yalnızca sözcüklere değil, kendi hafızasına da dokunur. Deli divane bir insan sevdiğini anlatmakta ne kadar zorlanıyorsa, ben de Dersim’e olan aşkımı anlatırken o kadar zorlanıyorum.
Çünkü Dersim benim için yalnızca bir coğrafya değildir.
Dersim; çocukluğumun sesi, rüyalarımın ülkesi, geçmişimin ve özlemimin adıdır.
O kutsal topraklara can veren Munzur ise yalnızca bir nehir değildir. O, çocukluğumun içinden akıp gelen bir hatıradır. Dağların arasından doğup vadilere yayılan suları gibi, benim hafızamda da yıllardır akıp durur.
Yaşanan o günler bugün birer anıya, birer öyküye dönüşmüştür.
Şimdi o çocuk, geçmişte bıraktığı anıları sizlerle paylaşmak istiyor. Sizinle birlikte zamanın içinde geriye doğru yürümek, çocukluğun izlerini yeniden sürmek ve geleceğe doğru Munzur gibi akmak istiyor.
Fakat bazı geceler, geçmişin güzelliğiyle birlikte başka bir korku da gelir.
Bir rüyanın içinde nefesim daralır.
Beni boğmak isteyen görünmez eller varmış gibi hissederim. Gökyüzünün maviliği yavaş yavaş kararır. Kara bulutlar bedenimi sarar. Sanki yalnızca bir nehir değil, çocukluğumun kendisi de yok edilmek isteniyor.
(…)
İrkilerek uyanırım o derin uykumdan.
Vücudum ter içindedir.
Pencereden yatak odama süzülen güneş ışıklarıyla yeni bir güne merhaba derken, ben çoktan geçmişe doğru, çocukluğumdan kalmış anılarla dolu bir yolculuğa çıkmış oluyorum.
Çünkü bazı yolculuklar yollarla yapılmaz.
Bazı yolculuklar insanın kendi içinde başlar.
Belki de o çocuk yalnızca ben değilim.
Belki o çocuk sensin.
Çocuklar rüyalar ülkesinde özgür yaşamayı severler. Bir kuş gibi kanatlanıp gökyüzünde uçmayı, kendi düş dünyalarında özgürce dolaşmayı isterler. Her çocuğun kendine ait bir rüyalar ülkesi vardır.
Benim rüyalar ülkemin adı ise Dersim’dir.
Ve o çocuk şimdi size rüyalarının ülkesini anlatmaya başlıyor.
Bir varmış, bir yokmuş…
Zamanın birinde, kutsal topraklar olarak bilinen, dağlarının gökyüzüne uzandığı, sularında balıkların ay ışığında halaya durduğu bir nehrin kıyısında küçük bir çocuk yaşarmış.
Bu çocuk, o kutsal nehrin hikâyelerini dinlemeye doyamazmış.
Gece olur dinlermiş.
Gündüz olur yine onu düşünürmüş.
Çünkü o nehrin hikâyesi, bu çocuğun yaşam yolculuğunda yalnızca bir anlatı değilmiş. Bazen uzak diyarlarda ona eşlik eden bir ses, bazen hasretini dindiren bir türkü, bazen de yüreğinde taşıdığı ilahi bir aşk olmuş.
Şimdi okuyacağınız bu hikâye, bir gezginin yalnızca çocukluk anısı değildir.
Bu hikâye, yıldızlar kadar uzak görünen ama insanın yüreğinde her zaman yaşayan bir sevdanın hikâyesidir.
Kırk gözeden doğup tek bir nehir olan, pir olan Munzur’un binlerce yıldır özgürce akan suları gibi tükenmeyen bir aşk pınarıdır.
Eğer özgürlüğe sevdalı bir dervişsen, o aşk senin de aşkın olabilir.
O hikâye senin de hikâyen olabilir.
Çünkü o çocuk, hepimizin içinde yaşayan çocuktur.
Rüyalarımın nehri, aynı zamanda Dersim halkının yaşam kaynağı olan Munzur suyunun tarihidir.
Munzur, yalnızca dağlardan süzülen bir su değildir. O, yüzyılların tanığıdır. Sessizce akarken insanların sevinçlerini, acılarını, ayrılıklarını ve umutlarını içinde taşır. Dersim’de yaşananları, toprağın hafızasında saklı gerçekleri en iyi anlatan canlı bir tanıktır.
Bu nedenle “Rüyalarımın Nehri” bir düş değildir.
O, bir gezginin çocukluk ve gençlik yıllarından süzülüp gelen gerçek bir yaşam öyküsüdür.
Kendisini deli dolu akan Munzur’un sularıyla özdeşleştiren gezginin anlattığı yalnızca kendi yaşam hikâyesi değildir. O hikâyede aynı zamanda bir coğrafyanın hafızası, bir halkın acıları, özlemleri ve umutları vardır.
Çünkü bazen insan kendi hikâyesini anlatırken aslında yaşadığı toprağın hikâyesini anlatır.
Gezginin yıllar boyunca özlemle aradığı nehir, aslında ulaşmak istediği bir başka şeyin simgesidir: Barış içinde, kardeşçe ve bir arada yaşayan insanların dünyası.
Gökyüzünün maviliğiyle bütünleşen kutsal Munzur Dağları’nın derinliklerinden doğan sular, Dersim’in kırk ocağından kırk göze olarak toprakla buluşur. Süt beyazı köpüklerle akan bu sular, binlerce yıllık bir özlemi taşıyarak uzak diyarlara ulaşır.
Uzak topraklarda yaşayan Dersimlilerin yüreğine su olur.
Hasretine derman, çayına dem olur.
Çünkü insan bazen memleketini yalnızca toprağıyla değil, sesleriyle de hatırlar.
Bir kuşun kanat çırpışında, bir rüzgârın kokusunda, bir suyun akışında geçmişini yeniden bulur.
Munzur’un berrak suları, insanların rüyalarında yalnızca bir nehir değildir artık.
Toprağından kopup gitmiş insanların ceminde semaha dönüşür.
Uzaklarda kalanların dualarına karışır.
Hızır Baba’ya ve yanındaki köçeği Munzur Baba’ya dara durulur. Hayır duaları alınır.
Çünkü insan, gurbetin yükünü ancak umutla taşıyabilir.
Hayır duası alınır ki el kapılarında yanlızlığın ve hasretin yükü çekilebilsin.
Yoksa nasıl dayanılır sürgünün acısına?
Nasıl taşınır evlat hasreti?
Nasıl katlanılır Dersim’e duyulan bitmeyen özleme?
İnsan bazen yıllarca uzaklarda yaşar, başka şehirlerin sokaklarında yürür, başka dillerin içinde hayatını sürdürür. Ama içinde bir yer vardır ki hiç değişmez.
Orası çocukluğudur.
Orası ilk sevincidir.
Orası ilk türküsüdür.
Benim çocukluğumun sesi ise Munzur’dan gelirdi.
Serin bir yaz rüzgârı Munzur Vadisi’nden yükseldiğinde, yıllar önce olduğu gibi bugün de aynı duyguyu taşır bana. O rüzgâr yalnızca yüzüme dokunmaz; geçmişten kalan bir hatırayı da beraberinde getirir.
Bazen bir an gelir, insan bugünden kopar.
Bir anı, bir ses, bir rüzgâr onu alıp yıllar öncesine götürür. Hafızanda başlar yolculuk.
Benim için o yolculuğun adı Munzur’dur.
Ve her yolculuğun sonunda çocukluğum beni Gola Çetu’da bekler.
Orada, zamanın durduğu yerde…
Orada, suyun ve taşın hafızasında…
(…)
Serin bir yaz rüzgârı Munzur Vadisi’nden yükselerek gözelerde uyuyan gezginin bedenine dokundu.
O rüzgârın serinliği öylesine derindi ki, bir anda yıllar öncesine götürdü onu.
Esentepe’ye sırtını dayamış Gome Dewreş’te geçen çocukluk yılları yeniden canlandı. Don tutmuş kış gecelerinin soğuğu, bedeninde dolaşan bir elektrik akımı gibi titreşimler hâlinde beynine kadar ulaştı.
O an geçmiş yeniden yaşanmaya başladı.
Çünkü bazı anılar insanın içinde hiç yaşlanmaz.
Zaman geçer, insanlar değişir, yollar uzar; ama çocuklukta yüreğe düşen bazı sevgiler olduğu yerde kalır.
Benim çocukluğumda o sevginin adı Munzur’du.
Daha küçük bir çocukken, harmandan Munzur’un coşkun ve deli dolu akışını saatlerce seyrederdim. Suyun kayalara çarpışını, köpüklerin birbirine karışmasını, nehrin hiç durmadan yol alışını izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım.
Bazen eve dönmeyi unuturdum.
Ta ki annemin uzaklardan gelen sesi vadide yankılanıncaya kadar…
“Neredeysen, çabuk eve gel!”
O sesle kendime gelir, çocukluğumun büyüsünden kopardım.
Munzur’un Harçık Suyu’yla hasret dolu kucaklaşmasını seyrederken saatlerin geçtiğini fark etmezdim. Her seferinde annemden azar işitir, bazen de çocuk aklımla anlayamadığım nedensiz bir dayak yerdim.
Ama bütün bunlara rağmen içimdeki Munzur sevgisi hiç eksilmezdi.
Çünkü bazı sevgiler akılla açıklanmaz.
Bazı sevgiler insanın içine doğar.
Ben de o zamanlar Munzur sevdalısı küçük bir divane gibiydim. Kendi kendime şiirler okur, kışın ayazında soğuktan morarmış bedenimin verdiği acıyı unuturdum.
Çünkü içimde başka bir sıcaklık vardı.
O sıcaklık, Munzur’un sevgisiydi.
O nehrin yanında geçirdiğim her an, çocukluğun en gizemli mutluluğunu yaşatırdı bana. Sanki dünya yalnızca oradan ibaretti. Dağlar, sular, rüzgâr ve ben…
Başka hiçbir şey yoktu.
Zamanla anladım ki, bazı yerler insanın hafızasında bir mekân olmaktan çıkar ve bir duyguya dönüşür.
Munzur benim için böyleydi.
O artık yalnızca akan bir su değildi.
O, çocukluk rüyalarımın nehriydi.
Ben Munzur’suz, Munzur da bensiz olamazdı.
Çünkü o nehirde yalnızca çocukluğumu değil, kendimi buluyordum.
Orada yaşadığım duygu, sıradan bir sevgi değildi.
O, aşkların en yücesine duyulan bir bağlılıktı.
Sevgiden mest olmuş dervişlerin aradığı saf ilahi aşka benzeyen bir duyguydu.
Belki de bu yüzden yıllar sonra bile gözlerimi kapattığımda ilk duyduğum ses yine Munzur’un sesidir.
İlk gördüğüm görüntü yine o berrak sulardır.
İlk özlediğim yer yine o kutsal topraklardır.
İşte bu aşk, Munzur ile Harçık’ın buluştuğu, birbirine kavuştuğu Gola Çetu’da anlamını bulur.
Çünkü Gola Çetu yalnızca bir yer değildir.
O, bir çocukluğun saklandığı yerdir.
Bir inancın yaşadığı yerdir.
Bir halkın hafızasını taşıyan kutsal bir mekândır.
İşte bu aşk, Munzur ile Harçık’ın gerdeğe girdikleri kutsal yer olan Gola Çetu’dur.
Gola Çetu’da Hızır’a dara durulduğunda, dualar kanatlanır ve kuş olup göğe yükselir. Orada edilen niyetlerin, söylenen sözlerin ve dökülen gözyaşlarının başka bir anlamı vardır.
Kurbanlar kesildiğinde insanlar kötülüklerden arınır, gönüller temizlenir. Çünkü bu kutsal mekân yalnızca suyun ve toprağın birleştiği bir yer değildir; inancın, umudun ve insanın iç dünyasının buluştuğu yerdir.
Çocukluğumun ibadet yeridir Gola Çetu.
Hızır’ın sularında yıkandığına inanılan, mumların yakılarak karanlık yüreklere ışık olduğu o kutsal mekândır.
Orada her taşın, her su damlasının, her esen rüzgârın bir hikâyesi vardır.
Fakat şimdi o kutsal suları susturmak istiyorlar.
Munzur’u barajlarla boğmak istiyorlar.
Ama boğulmak istenen yalnızca Munzur değildir.
Boğulmak istenen, bir halkın hafızasıdır.
Boğulmak istenen, çocukluğumuzdur.
Boğulmak istenen, kutsal toprakların belleğidir.
Boğulmak istenen, Hızır’ın gölü Gola Çetu’dur.
Çünkü bir nehri yalnızca su olarak görenler, onun taşıdığı anlamı anlayamazlar.
Bir nehir bazen bir halkın geçmişidir.
Bazen bir annenin duasıdır.
Bazen yıllar önce göç etmek zorunda kalan insanların yüreğinde taşıdığı memleket özlemidir.
Munzur’un sularında yalnızca taşlara çarpan bir akış yoktur.
Orada binlerce insanın sesi vardır.
Orada geçmişin izleri vardır.
Orada çocukluğumuzun ayak sesleri vardır.
Bu yüzden yüreğim kanıyor.
Çünkü insan, sevdiği bir şeyin yok edilmesine tanık olduğunda yalnızca bugünü kaybetmez. Geçmişinin bir parçasının da elinden alındığını hisseder.
Kanayan yaralı bir yürekle aşkı anlatmak daha da zorlaşır.
Söylemek istersin, ama kelimeler yetmez.
Anlatmak istersin, ama bazı acılar anlatılmaktan daha büyüktür.
Benim anılarımın aşkı, belki sizin de aşkınızdır.
Belki sizin de çocukluğunuzda saklı kalan bir nehriniz, bir ağacınız, bir dağınız, bir türkünüz vardır.
Onları anlatın.
Anlatın ki unutulmasın.
Anlatın ki geçmişin karanlığında kaybolmasın geleceğimiz.
Çünkü insan ancak hatırladığı sürece var olur.
Toprak ancak üzerinde yaşayanların hikâyeleriyle anlam kazanır.
Nehirler ancak onları seven insanların kalbinde sonsuza kadar akar.
Ben biliyorum ki Munzur akmaya devam edecek.
Her zaman olduğu gibi dağların arasından; belki insanların hafızasında anlatılan bir hikâye gibi
Ya da bir dengbêjin sesinde yankılanan bir türkü gibi
Ama mutlaka akacak.
Çünkü bazı nehirlerin yolu yalnızca vadilerden geçmez.
Bazı nehirler insanın yüreğinden geçer.
Ve benim çocukluğum hâlâ oradadır.
Gola Çetu’da…
Munzur’un sularında…
Rüzgârın sesinde…
Dersim’in kutsal topraklarında…
Not: Bu yazıyı, Almanca yayımlanan "Rüyalarımın Nehri. Bir Gezginin Yaşam Yolculuğu" (Der Fluss meiner Träume. Lebensreise eines Wanderers, Bonn, Almanya, 2008) adlı romanımın giriş bölümünden derleyerek kaleme aldım.