“O duvar”ların gerisinden fışkıran hayat, engellenemez![*]

“Biz böyle yıllardır vatanı

cezaevlerinden seyrediyoruz.

Tarihin en aydınlık çağında

ıpıssız bir adada unutulmuş gibiyiz.

Açıklardan geçip gitmiş

sıra sıra gemiler gibi yıllar.”[1]

Metin Turan… 25 yıllık tutsak. Son durağı, Samsun/Bafra T Tipi…

Metin, aynı zamanda eskilerin deyişiyle “velût” bir yazar. 2018-2025 arası yedi yıla üç roman, beş öykü kitabı, biri sekiz, diğeri üç ciltlik iki de çocuk dizisi sığdırmış…

“Ben, duvarın beri tarafından yazıyorum,” diyor son öykü kitabı ‘Dibin Ucu’nun[2] “Okura Sesleniş”inde. “Başkaları, aynı duvarın öbür yanında okuyor yazdıklarımı. O duvar, işte bu büyülü, etkileşimli al-veri görünce saydamlaşıveriyor. Cam gibi oluyor…”

Hani Nazım seslenir ya: “O duvar,/ o duvarınız,/ vız gelir bize vız!” “O duvar”ı vız getirmenin pek çok yolu var. Metin’inki, edebiyat.

Elini duvarın, parmaklıkların ötesine uzatıp dokunuveriyor, İstanbul’un Galata’ya açılan daracık, eğri büğrü sokaklarına, Ankara kışının Tunalı Hilmi’sinde ışıldayan vitrinlere, depremin Antakyası’na, Bozcaada’nın baharına… Önünüze düşüp sokak sokak rehberlik ediyor size…

Kokulara, renklere… “…bahçe ağaçlar, ağaçların arası ise envaiçeşit çiçekle dolu: Şebboylar, küpeler, yıldızçiçekleri, ortancalar, kokulu karanfiller, gülfatmalar, pembeli-beyazlı zambaklarla sarıpapatyalar…” (s.65) “… işte! Akşam güneşinin de vakti geldi. Etrafımı saran binaların üzerine renklerini bırakarak çekiliyor. Usulca… Çıt çıkarmadan… Koyu bir turuncu, silik bir mor, yoğun bir sarı, uçuk bir füme ve onun içinden yayılan tozlu bir pembe, süzülerek açılan yeşilli mavili, en ucu tümüyle beyaz renklerini tozutarak çekilerek uzaklaşıyor.” (s.78)

Kentlere… “Yeni bir köprüden geçer gibi geçiyor Unkapanı Köprüsü’nden. Ancak ne köprüde balık tutanların sesini, ne artıların çığlığını, ne de sağda, solda demirlemiş teknelerle motorların halat hışırtısını duyuyor. Haliç yönüne dönecekken, yeni bir şey alır gibi balık ekmek aldı. Yürürken yiyor. Evi Fener civarında. Bunun için Şair Nedim Parkı’ndan geçecek. Geldi. Yeni bir parktan geçer gibi geçiyor. Yorulmuş sanki…” (ss.19-20)

İnsanlara: küçülmüş, ezik, görünmez… “Günlerce, aylarca; tıpkı kırık, esmer bir bulut gibi taşıdım bedenimi kapıdan kapıya. Lekeden saydılar. Kapı mapı açmadılar… açamadım… açtırmadılar.” (s.165)

Dokunuyor, duyumsatıyor, görüyor, gösteriyor Metin.

Oysa Metin’in gözleri görmüyor… “Hayata Dönüş”(!?) adı verilen devlet hoyratlığında bırakmış görme yetisinin büyük bölümünü…

Dibin Ucu, 25 yıldır F Tipleri’nde tutsak, gözleri görmeyen Metin Turan’ın son öykü kitabı. Her bir öykü, içinde başka öykülerin filizleriyle yüklü. Yolları istemsizce kesişen insanların birbirine dolanan öyküleri… İçiçe… Kullandığı arabayla yaptığı kazada karısının ve kızının ölümüne neden olan Enver’in her şeyden vaz geçen azabı, eşi kendini yıllar önce terk eden Behice’nin umarsız bekleyişiyle kesişiyor (“Kerterizsiz”, ss.78-97) örneğin; kandırılmış Semra’nın derin düş kırıklığı, onun intiharını ballandıra ballandıra ziyaretçisine anlatan komşu kadının yorgun öyküsüne karılıyor (“Açık Mektup”, ss.141-162); babasının söz verdiği bisikleti alamayacağını anlayan çocuk Caner’in alt katlarına sığınan Afgan göçmen Mansour’dan aldığı intikama, bir tarihte koltuğunda sessiz sedasız ölen üst kat komşu Halis Bey’in muamması sızıyor (“Hepsi Onların Suçu”, ss.98-115).

Ya da zamanlar iç içe geçiyor: bedenini satarak kazanıp kızını okutmaya çalışan Ayten’in hoyrat geçmişi, Antakya depremi günü cezaevinde kendini asan kızı Saye’nin trajedisiyle buluşuyor (“Çünkü Bazen Bir Gece”, ss.199-223); köprüde tuttuğu balıkları oltadan kurtarıp kurtarıp yaşama geri fırlatan berduş Sami’nin bugünü, Bozcaada’daki ilkgençlik yıllarında aşkı Elaşina’yı yitiriş öyküsüyle (“Elaşina”, ss.56-77); Terzi Melehat Hanım’la Mürsel Bey’in oğlu Halil’in içkiyle boğmaya çabaladığı hüznü, gençliğinin “aykırı” aşkı Hayal’in anılarıyla buluşuyor (“Eksiltili”, ss.26-42)… “Di’li geçmiş”, “miş’li geçmiş” ve “şimdiki zaman” eşzamanlılaşıyor, Metin Turan’ın öykülerinde. Ve ilerideki köşe başında sizi nasıl bir dramın beklediğini kestiremeden yol alıyorsunuz, zaman zaman içinde, bir mekândan diğerine. Bazıları düşsel [“Ne Filmdi Ama!”nın (ss.163-180), içinde bütün tiplemelerin karakterlerine ters rollerde oynayıp seyircileri çileden çıkardığı filmlerin gösterildiği “Karışma sen Kıraathanesi”, örneğin… Ya da “Ah Şu Bizim Karanlıklarımız”da (ss.181-198), korona virüsten kaçan öğretim görevlisinin Cihangir’deki çatı katında sallanır koltuğunda mı oturuyor, yoksa koşar adım Barbaros Bulvarı’nı mı kat ediyor, bilinmez düş açmazı…] çoğu dün içinden geçtiğiniz sokaklar kadar gerçek…

Metin Turan’ın insanlarının çoğu yenik, çoğu hayatın karşılarına çıkardığı trajediyle yüklü… Yüreğinde ölesiye bir “işimden olursam” korkusu taşıyan ezik odacı; aykırı aşkı “mahalle baskısı”yla elinden alınmış terzi yıkıntısı, Ankara soğuğundan kurtulabilmek için kendini tutuklattırıp kışı cezaevinde geçirmeye çalışan berduşun insanı “güleyim mi ağlayayım mı” kıvamında bırakan nafile çabaları; elde avuçtakini har vurup harman savuran hayırsız oğulun habersiz sattığı ata yadigârı evden ayrılmak istemeyen Selma Hanım, torunu ve eşi Ruhi Bey’in resmi… Siz öykülerini okudukça Metin, bu trajedileri yavaş yavaş, kat be kat açıyor gözlerinizin önünde. Usta, sürükleyici bir dille… “Sır”rın bütününe genellikle son satırda vakıf oluyorsunuz. İçiniz eziliyor.

Yıllardır çık(a)madığı hücresinden bu kadar çok hayata dokunabilmek, ustalık ister. Metin Turan bu ustalığı, mahareti nereden, nasıl damıttı, bilinmez. Ama bilebildiğimiz bir şey var: Adına F Tipi densin, T Tipi, X Tipi ya da ne; hapishanelerin duvarlarından, parmaklıklarından fışkıran yaşamı öyle görünüyor ki hiçbir kemlik engelleyemiyor.

Metin Turan’ın öyküleri, buna tanıktır…

8 Nisan 2026 18:09:24, Muğla.

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:298, Mayıs 2026…

[1] Vedat Türkali…

[2] Metin Turan, Dibin Ucu, Favori Yayınları, Aralık 2025, 279 sayfa.