Her yıl şubat ayında Münih'te kurulan o kürsü, yalnızca güvenlik meselelerinin tartışıldığı teknik bir platform değildir. Münih Güvenlik Konferansı, Soğuk Savaş'tan bu yana Atlantik düzeninin kendini anlattığı sahnedir. NATO'nun askeri mimarisi burada siyasal dile çevrilmiş, transatlantik uyum burada "ortak değerler" olarak paketlenmiş, Batı'nın güç projeksiyonu burada evrensel sorumluluk şeklinde sunulmuştur.
Münih, bir güvenlik konferansından fazlasıdır; Atlantik hegemonyasının ideolojik aynasıdır.
Bu aynada uzun süre şu görüntü vardı: Kendinden emin, norm koyan, kuralları yazan ve yazdığı kuralları evrensel ilan eden bir merkez. Güç ile meşruiyet arasında uyum vardı. Askeri kapasite ile ahlaki iddia arasında çelişki görünmüyordu. Hegemonya, kendisini açıklamak zorunda kalmıyordu.
Bugün ise aynı kürsüde başka bir ton var. Daha savunmacı, daha sert, daha hatırlatıcı. "Kurallara dayalı düzen" ifadesinin yerini "ulusal çıkar" alımış. "Değerler birliği" vurgusu, "yük paylaşımı" ve "stratejik öncelik" hesaplarına dönüşmüş. Münih'teki dil değişimi tesadüf değil; Atlantik sisteminin iç geriliminin dışavurumudur.
Bir konferansın tonu değişiyorsa, arka plandaki güç dengesi de değişiyordur.
Münih bugün bir zafer kürsüsü değil; bir restorasyon kürsüsüdür. Hegemonya kendini yeniden tanımlamak zorunda kaldığında, ideolojik merkez de yer değiştirir. Konuşmalar daha sık "medeniyet", daha sık "kimlik", daha sık "tehdit" der. Çünkü maddi üstünlük tartışmalı hale geldiğinde, söylem telafi edici bir işlev üstlenir.
Dolayısıyla Münih'te dinlediğimiz şey bir dış politika beyanı değil; bir düzenin kendini savunma refleksidir. Atlantik sistemi, askeri mimarisini korurken ideolojik anlatısını yeniden yazmaya çalışmaktadır. Bu yeniden yazımın adı güvenlik olabilir; fakat özü hegemonyayı yeniden tahkimdir.
Münih Güvenlik Konferansında kürsüye çıkan ABD Dış işleri Bakanı Marco Rubio bir birey değildir; Rubio, tarihsel bir gücün daralan ufkudur. Fakat bugün aynı kürsüde yükselen ses, güvenli bir hegemonyanın sesi değildir. O ses, kendi ittifakına dahi güvenmeyen bir merkezin sesidir.
Trump dönemi bu kırılmanın ani bir sapması değil, birikmiş yapısal çelişkilerin siyasal dışavurumuydu. "Önce Amerika" söylemi, liberal uluslararasıcılığa karşı kişisel bir kapris değil; Amerikan egemen sınıfının küresel yük paylaşımından duyduğu rahatsızlığın açık ifadesiydi. NATO'ya yönelik "bedavacılık" suçlamaları, Avrupa'ya karşı gümrük tarifeleri, Paris İklim Anlaşması'ndan çekilme kararı—bunlar irrasyonel çıkışlar değil, emperyal merkezin maliyet hesaplarıydı. Atlantik dayanışması ilk kez bu kadar açık biçimde bir pazarlık nesnesine dönüştü.
Münih'te dile getirilen söylem, Trump'ın kaba üslubunun diplomatik versiyonudur. Fark, ton farkıdır; öz aynı kalmıştır. Artık "ortak değerler" retoriği yerini "ulusal çıkar" vurgusuna bırakmıştır. Avrupa Birliği ile ABD arasındaki stratejik uyum, Ukrayna savaşı ve enerji krizinde dahi tam bir bütünlük üretmemiştir. Almanya'nın ekonomik modeli sarsılmış, Fransa stratejik özerklik arayışını daha yüksek sesle dile getirmiştir. Atlantik ittifakı ilk kez kendi içinde hegemonya tartışmasına sahne olmaktadır.
Bu nedenle Rubio'nun Münih konuşması yalnızca dışarıya değil, içeriyedir de. Çin'e, Rusya'ya ya da "rakiplere" olduğu kadar; Berlin'e, Paris'e ve Brüksel'e de yöneliktir. Mesaj açıktır: Küresel normlar değil, Amerikan çıkarı belirleyicidir. İttifak eşitler arasında bir sözleşme değil; hiyerarşik bir düzendir.
Eğer hegemonya sağlam olsaydı bu kadar açık bir hatırlatmaya ihtiyaç duyulmazdı. Güç doğal görünürdü. Bugün ise doğallık kaybolmuş, üstünlük ilan edilmek zorunda kalmıştır. İşte bu zorunluluk, krizin kendisidir.
Münih'teki konuşma, Atlantik düzeninin iç çatlaklarının görünür hale geldiği bir eşikte yapılmıştır. Bu nedenle o konuşma, yalnızca bir dış politika beyanı değil; gerileyen emperyal merkez ile dağılmaya yüz tutan ittifak arasındaki gerilimin ideolojik ifadesidir. Verilecek yanıt da bu tarihsel bağlamı göz ardı edemez. Çünkü burada mesele diplomatik incelik değil, hegemonik düzenin çözülme sürecidir.
Rubio Münih kürsüsüne çıktığında kendisini "dünyayı kurtaran ve değiştiren tarihi bir ittifakın temsilcisi" olarak tanımladı. Gerçekten de değiştirdi: Haritaları, rejimleri, sınırları, iktidarları... "Kurtarma" meselesi ise hangi taraftan bakıldığına bağlı.
"Kurtuluş" diye anlatılan düzen, II. Paylaşım Savaşı sonrasında kurulan yeni emperyalist işbölümüdür. Bretton Woods ile finansal denetim, NATO ile askeri tahkimat, Marshall Planı ile siyasal bağımlılık... Avrupa yeniden inşa edilirken, dünyanın geri kalanı disipline edilmiştir. Atlantik ittifakı, romantik bir değerler birliği değil; kapitalist merkezlerin çıkar eşgüdüm mekanizmasıdır.
Bu tabloya Vietnam'ın yanmış köylerini, Cezayir'in sömürge savaşını, Kongo'da Lumumba'nın akıbetini, Şili'de 11 Eylül sabahını da eklemek gerekir. Eğer bu bir kurtuluş hikâyesiyse, oldukça seçici bir hafızaya dayanıyor demektir. Özgürlük söyleminin napalm kokusunu bastırabildiği ölçüde işlerlik kazandığı bir hafıza.
Burada yapılan şey basittir ama etkilidir: Tarih sınıfsızlaştırılır. Üretim ilişkileri silinir. Sermayenin genişleme ihtiyacı "medeniyet savunusu"na dönüştürülür. "Batı" adı altında yekpare bir özne icat edilir; oysa gerçekte konuşan finans kapitaldir. Medeniyet denilen şey, çıkarın estetik biçimde ifade edilmesinden ibarettir.
Münih'teki anlatı, geçmişi bir destan olarak yeniden paketlerken bugünün çatlaklarını örtmeye çalışıyor. Üstünlük döneminde evrensel görünen düzen, şimdi kendini hatırlatma ihtiyacı duyuyor. Gerçekten sağlam olan şey, genellikle bu kadar sık teyit edilmez.
Konuşmanın merkezinde tanıdık bir Soğuk Savaş formülü yer alıyor: "Komünizm ve özgürlük arasındaki çizgi Almanya'nın kalbinden geçiyordu." Tarih, sanki iki soyut kavramın düellosundan ibaretmiş gibi sunuluyor. Bir tarafta "özgürlük", diğer tarafta "karanlık". Sınır çizgisi ise Berlin'in ortasından geçen ahlaki bir hat.
Bu anlatı, ideolojik bir sadeleştirmedir. Soğuk Savaş, metafizik bir iyilik-kötülük savaşı değildi. İki farklı üretim, mülkiyet ve toplumsal örgütlenme modelinin tarihsel karşılaşmasıydı. Bir tarafta özel mülkiyet temelinde örgütlenmiş kapitalist dünya ekonomisi; diğer tarafta üretim araçlarının kamusal mülkiyetini esas alan planlı bir ekonomi denemesi. Çatışma, "özgürlük" ile "totalitarizm" arasında değil; iki ayrı toplumsal düzen arasındaydı.
Elbette Sovyetler Birliği çözüldü. Fakat bu çözülüş, liberal anlatının iddia ettiği gibi kapitalizmin ahlaki üstünlüğünün kanıtı değildir. Tarihsel süreç, iç bürokratik deformasyonlar, ekonomik verimlilik sorunları, silahlanma yarışı, enerji fiyat şokları ve uluslararası güç dengeleri gibi maddi etkenlerin bileşimidir. Bir toplumsal formasyonun çözülüşü, rakibinin ebedi haklılığını kanıtlamaz. Ama liberal ideoloji tam da bunu yaptı: Tarihsel bir momenti ontolojik bir hükme dönüştürdü.
İşte o anda "tarihin sonu" tezi doğdu. Belirli bir güç dengesinin geçici üstünlüğü, insanlığın nihai varış noktası ilan edildi. Kapitalizm yalnızca galip gelmiş bir sistem değil; insan doğasının doğal biçimi olarak sunuldu. Alternatifler ise "geçmişin hatası" ya da "otoriter sapma" kategorisine yerleştirildi. Böylece tarih, çelişkilerin hareketi olmaktan çıkarıldı; tek çizgili bir ilerleme masalına indirildi.
Bugün Münih kürsüsünden yeniden ısıtılan Soğuk Savaş anlatısı, bu masalı ayakta tutma çabasının devamıdır. Ancak ironik olan şudur: Eğer tarih gerçekten bitmiş olsaydı, onu sürekli yeniden anlatmaya gerek kalmazdı. "Özgürlüğün zaferi" kendiliğinden yeterli olurdu. Bir zafer ne kadar çok tekrar edilirse, o kadar savunmaya muhtaç hale gelir.
Rubio şimdi o dönemi "aptalca bir yanılgı" olarak tanımlıyor. "Tarihin sonuna girdiğimizi sandık" diyor. Dün insanlığın nihai ufku olarak sunulan bir tez, bugün diplomatik bir omuz silkme ile geçiştiriliyor. Görünen o ki tarih, kendisini bitmiş ilan edenleri pek ciddiye almamış.
Soğuk Savaş sonrasında liberal düşüncenin ideologları — en bilinen örneğiyle Francis Fukuyama — liberal demokrasiyi insanlığın nihai siyasal formu olarak ilan etmişlerdi. Hegel'in diyalektiğini Washington'a taşımak kolaydı; çünkü tanklar, dolar ve medya aynı yönde ilerliyordu. Tek kutuplu üstünlük, felsefi kesinlik gibi görünüyordu. Güç zirvedeyken teleoloji üretmek zahmetsizdir.
"Tarihin sonu" tezi, derin bir tarihsel çözümleme değil; konjonktürel bir zaferin metafizikleştirilmesiydi. Amerikan üstünlüğü, insan doğasının kaçınılmaz tercihi gibi sunuldu. Alternatifler ya "otoriter sapma" ya da "geçmişin kalıntısı" olarak sınıflandırıldı. Sanki kapitalizm, yalnızca galip gelmiş bir sistem değil, varoluşun nihai biçimiydi.
Ne var ki tarih inatçıdır. Çin yükseldi, Rusya meydan okudu, küresel güney manevra alanını genişletti. Ve bir anda "nihai form" ifadesi yerini "aşırı iyimserlik" açıklamalarına bıraktı. Dün insanlığın kaderi olarak sunulan şey, bugün fazla heyecanlı bir akademik dönem yazısı muamelesi görüyor.
Burada geri çekilen yalnızca bir teori değildir; evrensellik iddiasıdır. Çünkü o evrensellik, soyut bir ahlaki norm değil; somut bir güç dağılımının ideolojik tercümesiydi. Güç tek merkezdeyken evrensellik kolaydı. Üstünlük sarsıldığında evrensellik de mütevazılaşır. "Tarihin sonu"nun sessizce rafa kaldırılması, tam da bu maddi gerilemenin felsefi izdüşümüdür.
Tarih bitmedi. Sadece kendisini tarihin yerine koymaya kalkışan merkez, artık o kadar emin konuşamıyor.
Bugün Münih'te duyduğumuz ses, liberal küreselciliğin yumuşak tonundan çok, çıplak güç siyasetinin sesidir. "Kurallara dayalı düzen ulusal çıkarların yerini alamaz" cümlesi, farkında olmadan yapılan bir açıklamadır. Demek ki kurallar hiçbir zaman çıkarların üzerinde değildi; yalnızca çıkarlarla uyumlu olduğu sürece evrensel ilan ediliyordu.
Gazze söz konusu olduğunda uluslararası hukuk ağır bir sessizliğe gömülüyor; Ukrayna söz konusu olduğunda aynı hukuk yüksek sesle hatırlanıyor. İlke değil, konum belirleyici. Norm değil, jeopolitik. "Evrensel değerler" ifadesi, haritada kimin nerede durduğuna göre anlam değiştiriyor. Kuralların esnekliği dikkat çekici; özellikle müttefikler söz konusu olduğunda.
Bu durum bir sapma değil, hegemonik düzenin yapısal karakteridir. Hegemonya yalnızca zor kullanma kapasitesi değildir; rızanın örgütlenmesidir. Fakat rıza, maddi üstünlük sürdüğü ölçüde işler. Üstünlük aşındığında söylem sertleşir. Dün "küresel yönetişim" denilen şey bugün "ulusal çıkar"a tercüme ediliyorsa, değişen ilke değil güç dengesidir.
Gerçekten sağlam olan hegemonya kendini sürekli teyit etmek zorunda kalmaz. Doğal görünür, sorgulanmaz. Meşruiyet aşındığında ise retorik yükselir. "Medeniyet", "kimlik", "kültür" gibi üst başlıklar daha sık telaffuz edilir. Münih'te Batı medeniyetine yapılan yoğun vurgu tam da bu ihtiyacın ürünüdür.
Mozart'tan Beethoven'a, Dante'den Shakespeare'e uzanan bir kültürel soyağacı çiziliyor. Avrupa'nın estetik mirası, Atlantik düzeninin ahlaki teminatı gibi sunuluyor. Fakat bu soyağacının arkasındaki maddi süreç görünmez kılınıyor: sömürgecilik, köle ticareti, ilkel sermaye birikimi, dünya pazarının zor yoluyla genişletilmesi. Senfoni ile şeker plantasyonu aynı tarihsel evrende doğmuştur; biri diğerinden bağımsız değildir.
Kültür, burada tarihsel bir üretim alanı olmaktan çıkarılıyor; politik bir meşruiyet aracına dönüştürülüyor. Sanki Beethoven'ın notaları, küresel askeri üs ağını ahlaken temellendiriyormuş gibi. Oysa kültürel üretim ile emperyal genişleme arasındaki ilişki, estetik bir akrabalık değil; maddi bir eşzamanlılıktır.
Batı medeniyeti bir kültürel soyutlama değil; belirli bir tarihsel dönemde dünya ölçeğinde hegemonya kurmuş kapitalist üretim tarzının ideolojik adıdır. Bugün kriz yaşayan şey de bir kültür değil; sermaye birikim modelidir.
Bu nedenle Rubio'nun sanayisizleşme eleştirisi dikkat çekicidir: "Bu bilinçli bir tercihti" diyor. Doğru. Bilinçliydi. Ama o bilincin sahibi kimdi? Detroit'te işini kaybeden işçi mi? Tedarik zincirlerinde güvencesiz çalışan göçmen mi? Hayır. Kararı alan, 1980'lerden itibaren finansallaşmayı stratejik yönelim haline getiren sermaye fraksiyonlarıydı.
Üretimin ucuz emek coğrafyalarına kaydırılması bir hata değil, neoliberal dönemin rasyonel tercihiydi. Kâr oranlarının düşme eğilimine verilen yanıttı. Sermaye, emeğin daha ucuza, daha örgütsüz, daha esnek olduğu alanlara aktı. Sanayi merkezleri boşalırken Wall Street büyüdü. Reel üretim gerilerken finansal enstrümanlar çoğaldı. Bu süreç "küreselleşme" adıyla alkışlandı; serbest piyasa aklının kaçınılmaz sonucu olarak sunuldu.
Şimdi aynı çevreler bu dönemi "yanlış küreselleşme" olarak etiketliyor. Sanayinin geri dönüşü, tedarik zincirlerinin "dost ülkeler" arasında yeniden örgütlenmesi, stratejik sektörlerin ulusal güvenlik başlığı altında korunması... Söylem değişmiş görünüyor. Fakat değişen şey kapitalizmin özü değil; krizin şiddetidir.
"Yeniden sanayileşme" çağrısı, medeniyet savunusu değil; kâr oranlarını restore etme çabasıdır. Devlet müdahalesi artarken bunun adı kamuculuk değil, "ulusal rekabet gücü" oluyor. Devasa sübvansiyon paketleri sosyal politika değil, stratejik yatırım olarak adlandırılıyor. Dün piyasaya terk edilen ekonomi, bugün jeopolitik gerekçelerle yeniden planlanıyor. İlke değişmiyor; araç değişiyor.
Burada yaşanan, kapitalizmin kendi iç çelişkilerine verdiği tarihsel yanıttır. Finansallaşmanın yarattığı kırılganlık, tedarik zincirlerinin jeopolitik bağımlılığı, enerji krizleri ve büyük güç rekabeti yeni bir yeniden yapılanma ihtiyacı doğurmuştur. Bu nedenle sanayisizleşme bir "yanlış hesap" değil, bir dönemin mantığıydı; bugünkü yeniden sanayileşme de bir başka dönemin zorunluluğu.
Kısacası mesele, değerlerin savunusu değil; sermaye birikim rejiminin yeniden düzenlenmesidir. Aynı sistem, farklı konjonktür. Dün küreselleşme alkışlanıyordu, bugün stratejik korumacılık. Ama karar mekanizması değişmedi: sermayenin çıkarı belirleyici olmaya devam ediyor.
Değişen şey ilke değil, araçtır. Dün sınırların aşılması kârlıydı; bugün sınırların yeniden çizilmesi kârlı görünüyor. Dün "serbest piyasa" evrensel akıl sayılıyordu; bugün devlet müdahalesi ulusal güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılıyor. Fakat her iki durumda da devlet, emek lehine değil; birikim rejiminin sürekliliği lehine konumlanıyor.
Bu nedenle tartışma bir değerler dönüşümü değil, bir sermaye stratejisi güncellemesidir. Retorik değişir, jeopolitik öncelikler kayar, ittifak biçimleri dönüşür; ancak sistemin mantığı sabit kalır. Çünkü kapitalizm, kriz anlarında kendini inkâr etmez — kendini yeniden yapılandırır.
Göç konusundaki söylem de aynı ideolojik örtüyü taşır. "Ulusal sınırları kontrol etmek egemenliğin gereğidir" deniliyor. Devletin sınır üzerindeki yetkisi kutsanır; güvenlik, düzen ve kimlik vurgusu artar. Fakat bu sınırların dışında kalan tarihsel süreçten söz edilmez.
Oysa kitlesel göç bir doğa olayı değildir. Emperyalist savaşların, bölgesel vekâlet çatışmalarının, borç krizlerinin, yapısal uyum programlarının ve eşitsiz gelişimin ürünüdür. Ortadoğu'yu askeri müdahalelerle istikrarsızlaştıran, Afrika ekonomilerini hammadde bağımlılığına mahkûm eden, Latin Amerika'yı borç sarmalı içinde tutan kapitalist dünya sistemi; ardından ortaya çıkan göç hareketlerini "kontrol sorunu" olarak adlandırır. Neden sonuç gibi sunulur.
Kapitalizm malların ve sermayenin serbest dolaşımını evrensel hak mertebesine yükseltir. Para sınır tanımaz; yatırım akışları küresel özgürlüğün simgesi olarak anlatılır. Ancak emek aynı özgürlüğü talep ettiğinde "tehdit" kategorisine alınır. Sermayenin hareketliliği modernliğin göstergesi sayılırken, emeğin hareketliliği güvenlik meselesine dönüştürülür. Çelişki burada başlar.
Daha da dikkat çekici olan şudur: Göçmen emeği, düşük ücretli sektörlerde sistem için vazgeçilmezdir; fakat siyasal düzlemde sürekli kriminalize edilir. Ekonomik olarak ihtiyaç duyulan işgücü, kültürel olarak sorun ilan edilir. Böylece hem ucuz emek temin edilir hem de iç politikada bir günah keçisi üretilir. Krizin kaynağı sermaye birikim rejimi değilmiş gibi, dikkat sınırı geçen bedenlere yönlendirilir.
"Egemenlik" söylemi burada sınıfsal içeriğinden arındırılır. Egemen olan kimdir? Ulus mu, yoksa ulus adına hareket eden sermaye blokları mı? Eğer gerçekten ulusal egemenlik söz konusu olsaydı, borç bağımlılığı, ticaret anlaşmaları ve askeri üs ağları da aynı sertlikte tartışılırdı. Fakat egemenlik, genellikle emek hareketliliği söz konusu olduğunda hatırlanır.
Göç tartışması böylece ahlaki ya da kültürel bir mesele gibi sunulur; oysa maddi kökeni dünya kapitalist sisteminin eşitsiz yapısındadır. Sınırlar yükselirken sermaye akışının serbest kalması tesadüf değildir. Bu, sistemin mantığıdır
Birleşmiş Milletler'e ve çok taraflı kurumlara yöneltilen eleştiriler, yalnızca bürokratik hoşnutsuzluk değildir; liberal uluslararasıcılığın geri çekilişidir. Uzun süre "kurallara dayalı düzen" diye sunulan yapı, bugün açıkça sorgulanıyor. Kurumlar, hegemonyanın iradesini kolaylaştırdığı ölçüde kıymetli; sınırladığı ölçüde işlevsiz ilan ediliyor.
Oysa bu kurumlar başlangıçta tarafsız yapılar değildi. Birleşmiş Milletler'den Dünya Bankası'na, IMF'den NATO'ya kadar tüm mimari, II. Paylaşım Savaşı sonrası güç dağılımının kurumsal ifadesiydi. Kurallar, evrensel etik ilkelerden değil, galiplerin konumundan türedi. Şimdi o konum aşındığında, kuralların kutsallığı da aşınıyor.
"Amerikan liderliği gerektiğinde devreye girer" denildiğinde aslında söylenen şudur: Hukuk, stratejiye tâbidir. Askeri güç, normun üzerinde konumlanır. Çok taraflılık, çıkarlarla uyumlu olduğu sürece savunulur; aksi durumda "etkisiz mekanizma" kategorisine yerleştirilir. Böylece tek taraflılık istisna olmaktan çıkar, yöntem haline gelir.
Bu durum bir güç patlamasının değil, güç erozyonunun belirtisidir. Hegemonya yalnızca zor kapasitesi değildir; kuralların meşruiyet üretme kapasitesidir. Eğer bir hegemon, kurduğu sistemi kendi lehine işletmekte zorlanıyorsa, iki seçeneği vardır: Ya yeni güç dengelerine uyum sağlar ya da kuralları askıya alır. İkincisi tercih edildiğinde, düzen korunmuş olmaz; çözülme hızlanır.
Tarihsel olarak bakıldığında, hegemonik güçler gerileme dönemlerinde norm üretme kapasitesini kaybeder. Norm yerini tehdide, çok taraflılık yerini bloklaşmaya bırakır. "Evrensel düzen" dili daralır; güvenlik ve rekabet dili genişler. Münih'te duyduğumuz ton değişikliği tam da budur.
İronik olan şudur: Bir zamanlar "küresel yönetişim" diye anlatılan yapı, şimdi ulusal çıkarın önünde engel olarak görülüyor. Eğer düzen gerçekten evrenselse, neden sürekli düzeltmeye ihtiyaç duyar? Eğer kurallar gerçekten bağlayıcıysa, neden yalnızca zayıflar için bağlayıcıdır?
Kuralların askıya alınması, düzenin güçlendiğini değil; kırılganlaştığını gösterir. Çünkü hegemonya, kendi inşa ettiği yapının içinde rahat hareket edemediğinde, yapıyı zorlamaya başlar. Ve zor arttıkça meşruiyet azalır.
Münih konuşması bu anlamda bir zafer bildirgesi değildir. Bir restorasyon çağrısıdır. "Batı'nın kontrollü gerilemesinin bakıcıları olmayacağız" denirken, gerilemenin kendisi zaten kabul edilmiş olmaktadır. Tartışma artık üstünlüğün sürüp sürmeyeceği değil; gerilemenin hangi yöntemle yönetileceğidir.
Restorasyon, kaybedilmiş bir mutlak üstünlüğü geri getirme iradesi değil; değişen güç dengeleri içinde konumu tahkim etme çabasıdır. Ancak tarih, restorasyon projelerine karşı sabırsızdır. Çünkü tarihsel süreç, öznel iradelerden çok maddi hareket yasalarına bağlıdır.
Bugün dünya sistemi açık biçimde çok kutuplu bir evreye girmiştir. Üretim merkezleri Asya'ya kaymakta, teknolojik kapasite farklı coğrafyalarda yoğunlaşmakta, enerji ve hammadde akışları yeni eksenler oluşturmaktadır. Finansal ağlar çeşitlenmekte, askeri bloklaşmalar yeniden tanımlanmaktadır. Bu dönüşüm, bir söylem tercihi değil; dünya kapitalizminin iç dinamiklerinin sonucudur. Retorik sertleşebilir; fakat üretim zincirlerinin yönü, tedarik ağlarının coğrafyası ve sermaye akımlarının istikameti hitabetle değişmez.
Medeniyet çağrıları, maddi çelişkileri ortadan kaldırmaz. Kültürel soyağaçları, küresel değer zincirlerini yeniden yazmaz. Beethoven'ın senfonileri ya da Shakespeare'in trajedileri, yarı iletken üretim kapasitesinin dağılımını belirlemez. Tarih, estetik referanslarla değil, üretim araçlarının mülkiyet biçimleriyle ilerler.
Rubio'nun konuşması bu nedenle bir kırılma anıdır. Liberal evrenselliğin dili geri çekilmiş; yerine medeniyetçi bir realizm geçirilmiştir. "Tarihin sonu" miti sessizce rafa kaldırılmış, yerini "güç siyasetinin kaçınılmazlığı" almıştır. Dün insanlığın ortak ufku olarak sunulan düzen, bugün açıkça ulusal çıkarın hizmetine indirgenmektedir.
Fakat tarih ne liberal evrensellikle bitmişti ne de medeniyetçi restorasyonla yön değiştirecektir. Tarih, üretim ilişkilerinin hareketidir. Sınıf mücadelelerinin görünür ya da bastırılmış biçimlerinin toplamıdır. Maddi güç dengeleri değiştikçe ideolojik kabuklar da değişir. Maskeler düşer, yenileri takılır. Ama çelişki ortadan kalkmaz.
Münih'te yükselen ses, bir dönemin kapanış tonudur; yeni bir mutlaklığın ilanı değil. Gerileyen hegemonya, düzeni yeniden tanımlamaya çalışmaktadır. Ancak dünya sistemi, tek bir merkezin iradesiyle değil; çoklu güç odaklarının çatışması ve kapitalist birikimin eşitsiz gelişimiyle şekillenecektir.
Tarih bitmedi. Ve restorasyon çağrıları, onu geri sarmaya yetmez.
Bugün Atlantik sisteminin yaşadığı kriz yalnızca jeopolitik değildir; sınıfsaldır. Eşitsizlik derinleşmiş, orta sınıf erozyona uğramış, emek güvencesizleşmiş, siyasal temsil krizi yapısal bir nitelik kazanmıştır. Bu tablo kültürel sembollerle, medeniyet referanslarıyla ya da nostaljik "Batı yüzyılı" çağrılarıyla çözülemez. Bunlar, sermayenin yeniden tahkimi için yürütülen ideolojik seferberliğin araçlarıdır.
Münih'teki konuşma bir dönemin kapanış konuşmasıdır. Liberal küreselciliğin yumuşak ve evrenselci dili yerini açık güç siyasetine bırakmıştır. Normatif üstünlük iddiası geri çekilmiş, çıplak çıkar dili sahneye çıkmıştır. Fakat bu dönüşüm tarihin durduğu anlamına gelmez. Aksine, tarih yeniden hızlanmaktadır.
Çünkü tarih soyut normlarla değil; maddi çelişkilerle ilerler. Ve o çelişkiler bugün daha keskin, daha görünür, daha yakıcıdır. Sermaye birikiminin eşitsiz gelişimi, üretim merkezlerinin yer değiştirmesi, sınıf antagonizmalarının sertleşmesi ve siyasal meşruiyet krizinin derinleşmesi aynı tarihsel momentte kesişmektedir.
Mesele "Batı'nın gerilemesi" değildir. Mesele, kapitalist dünya sisteminin yeni bir evreye girmesidir. Bu evrede ideolojik maskeler düşecek, güç siyasetinin çıplaklığı daha belirgin olacaktır. Ancak hiçbir hegemonik restorasyon girişimi, tarihsel hareketin yasalarını askıya alamaz. Hiçbir söylem, üretim ilişkilerinin dönüşümünü geri çeviremez. Hiçbir medeniyet çağrısı, sınıf çelişkilerini ortadan kaldıramaz.
Çok kutupluluk soyut bir güç dağılımı değişimi değildir. Çin, yalnızca yükselen bir devlet değil; dünya üretim zincirlerinin merkezine yerleşmiş bir sanayi ve teknoloji odağıdır. Küresel tedarik ağları, altyapı yatırımları ve finansal genişleme araçları üzerinden etki alanını genişletirken, "Küresel Güney" olarak adlandırılan ülkeler de tek taraflı Atlantik bağımlılığından çıkmaya dönük daha esnek stratejiler geliştirmektedir. BRICS genişlemesi, alternatif ödeme sistemleri arayışları ve yerel para birimleriyle ticaret girişimleri, sadece diplomatik manevralar değil; merkez–çevre ilişkilerinin yeniden müzakere edilmesidir. Bu tablo, hegemonya krizinin yalnızca Batı içi bir sorun olmadığını; dünya ölçeğinde üretim, finans ve teknoloji ekseninin kaydığını gösterir. Dolayısıyla Münih'te dile gelen restorasyon çağrıları, küresel güç dağılımındaki maddi dönüşümü geri çevirmeye değil, onu yönetilebilir kılmaya yöneliktir.
Münih'te dile gelen şey bir medeniyetin özgüveni değil; bir düzenin huzursuzluğudur. Ve huzursuzluk, tarihsel çelişkinin sesidir.
Tarih bitmedi.
Tarih yön değiştirmedi.
Tarih, yeniden sertleşiyor.
Ve hiçbir restorasyon projesi, bu hareketi durduramayacak.