Milliyetçi Akıntıya Karşı Yüzmek (Zavallı Türkiye)

Bir devrimci, bizimki gibi gerici bir çağda akıntıya karşı yüzmek zorundadır.” TROÇKİ

Sözüm ona ‘Zeytin Dalı’ operasyonu adı altında Türk ordusunun Efrin’i işgal amacıyla başlattığı hareket Türkiye’de milliyetçilik ve ırkçılık dalgasını daha da yükseltti. Ne var ki milliyetçilik dalgasının tersine dönebildiğini tarihten biliyoruz. Örneğin 20. Yüzyılın ilk emperyalist savaşının (1914-1918) başlangıç döneminde Rusya, Almanya ve Avusturya İmparatorluğu’nda işçiler ve halkın diğer kesimleri milliyetçiliğin girdabına kapılmışlardı, ama savaş uzadıkça, savaşın getirdiği acılar ve ekonomik sıkıntılar, halkın bilincinde bir dönüşüm yaratmış, giderek devlete karşı tepki ve ayaklanmaya dönüşmüştü. Bunun sonucu olarak Çarlık Rusya’sı, Avusturya İmparatorluğu ve Alman monarşisi yıkılıp tarihe karıştı. Osmanlı, Paşa Enver’in dile getirdiği bir gerçek şuydu: “Turan’a giderken viran olduk”.

20. Yüzyılda milliyetçiliğin ve ırkçılığın dünya çapında zirveye çıkması, tekelci kapitalizm olan emperyalizm ile ilgilidir. Emperyalizm; bizzat burjuva demokrasisini kuşa çevirerek, gücü yettiği bölgelere egemen olmaya çalışmaktan başka nedir ki!

Artık bölgesel emperyalist bir güç haline gelen Türkiye’de şimdilik milliyetçi galeyan tavana vurmuş durumda. Ekonomik ve siyasal açıdan yayılmak, gücü yettiği ülkeleri işgal etmek emperyalizmin en belirli özelliklerinden biridir. Bu bilinen bir gerçektir. Emperyalizmin diğer bir özelliği; insanların kafalarını ya milliyetçi yada ırkçı safsatalarla kuşatmak, halkları birbirine karşı kışkırtmaya çalışmaktır.

Milliyetçi kuşatmayı, dünya çapında yazılı ve görsel basın organlarının büyük bir çoğunluğunda görmek mümkündür. Bizim konumuz Türk milliyetçiliğinin akıttığı zehirdir. Bir örnek vermek yararlı olur sanırım. Uzun zamandır televizyon izlemediğim için, bir kaç gün önce youtube’de bir televizyon programındaki ilginç bir başlık gözüme çarptı. (NEYDİ O BAŞLIK?) İzleyeyim dedim. İrkildim. Bugün Türk milliyetçiliğinin ideolojik kıskacı, beyinleri uyuşturmuş ve zihinleri körleştirmiş durumda. Türkiye’nin, Türk insanın, Türk entelektüellerinin ve Türk gazetecilerin içinde düşmüş oldukları sefil durum ürkütüyor insan ruhunu. İnsanlığını yitirmiş sefiller, ‘ben senden daha milliyetçiyim’ teranesiyle birbirlerine bağırıp çağırıyorlar. Milliyetçilik ile zehirlenmiş zihinlerin, ırkçılık ile yoğrulmuş duyguların girdabından kurtulamayan zavallılar! Bir Rus yazarının bir zamanlar dediği ‘Sefil Rusya’ şimdi Türkiye için geçerli; zavallı Türkiye! Milliyetçilik ne hale getirmiş seni!

Günümüzdeki milliyetçilik, halkların acıları ve gözyaşları karşısında ilgisizliğe ve vurdumduymazlığa götüren, anti-hümanist, insanlığa düşman bir ideolojidir. Milliyetçilik, yapıcı değil, yıkıcıdır, tarihi çarpıtır, gelecek vaat etmez; insanlar ve halklar arasındaki bütün duygusal, kültürel köprüleri yıkarak, aşılmaz duvarlar örer. Kendini kültürel yoksulluğa mahkum eder. İnsan ruhunu zehirleyen milliyetçiliğin Nazi faşizmine evrilmesinin insanlığın ruhunda derin onarılmaz yaralar açtığı unutulmadı. Modernleşmiş ama aydınlanmamış olan Türkiye’de milliyetçilik, bugün politik alanda etkindir; ama uzun vadede insanlığın sorunlarına çözüm getiremediği için tarihsel olarak çökmeye ‘mahkûm’ bir ideolojidir.

Zıvanadan çıkmış milliyetçiliğin ve ırkçılığın ilginç bir bileşimi var. Bu bileşeni Baskın Oran, çok güzel bir şekilde formüle etmiş: İslamcı AKP + Irkçı MHP + Ergenekon + Ulusolcu klik. Şovenist solculuğu başka bir yazıya bırakalım.

Bu bileşim, Türkiye’nin ideolojik ve politik açısından; özünde Kürtlere karşıtlığın ve Kürt düşmanlığının bileşimidir. Türk milliyetçiliğinin hazin yükünü ve acısını Kürt halkı çekmektedir. Milliyetçilik, insana dünya vatandaşı olduğunu unutturmaya çalışır, diğer insanları ikinci sınıf insan olarak görür, insanı merkeze alan hümanizmi yok eder. İnsanı, insan haklarını hiçe sayan bir devletin, bir milletin ve bir dinin anlamı ne olabilir ki?

7 Haziran 2015 tarihinde yapılan seçim öncesi döneminde Selahattin Demirtaş, Türk milliyetçiliğinin Kürtler ve PKK karşısındaki önyargılarını yavaş yavaş kıran politik bir çizginin sembolüydü. Sembollerin, politik mücadelelerde önemli bir rolü vardır. Politik bir çizginin sembolünün kendisi için tehlikeli olduğunu gören Tayyip Erdoğan karşı atağa geçti. Selahattin Demirtaş adaylıktan çekilmiş olsa bile, onun 11 Şubat 2018’de yapılacak HDP Kurultayında yeniden sembolik olarak başkan seçilmesi Türkiye’de milliyetçiliğin gücünün kırılması açısından önemli bir politik adım olur. Siyasal alanda mücadele edipte hatta yapmayan hiçbir kimse yoktur dünyada. AKP’nin ‘Kürt Açılımı’ politikasının arkasında yatan niyeti anlamadığı için Demirtaş’ı eleştirmek mümkündür. Ama Türkiye’de bazı milliyetçi önyargıların kırılmasında etkili olduğunu da görmek gerekir.

Bugün milliyetçiliğin akıntısına karşı durmayan ne sosyalist, ne de demokrat olabilir; hatta insan bile sayılamaz; çünkü insan olmak, insanlığı her şeyin üstünde tutmak demektir. Milliyetçiliğin girdabına kapılan Türk işçisini, milliyetçiliğin etkisinden kurtarmak için olağanüstü çabalar gerekmektedir. Fidel Castro, 1991 yılındaki bir konuşmasında ilginç bir itirafta bulundu: “Biz sosyalistler, milliyetçiliğin ve dinin gücünü hafife almakla hata yaptık”. Türkiye sosyalist sol hareketinin geniş bir kesimi, sınıf politikası adına milliyetçiliğin ve dinin gücünü küçümsediği için, istemeyerek de olsa bu iki ideolojinin güçlenmesinde belirli bir rol oynadı.

Milliyetçilik, 20. Yüzyılda büyük felaketlere yok açtı. Bu ideolojiden kurtulmadan, milliyetçilik aşılmadan, insanlığın büyük sorunları çözülemeyecektir.

İşçilerin sınıf dayanışmasına vurgu yapmak önemlidir, ama sınıf politikasına vurgu yapıp, ulusal baskıya ve ayrılma hakkına sahip çıkmayan bir solcu yaman bir solcudur. “Ulusal baskı ve adaletsizlik proleter sınıf dayanışmasının gelişmesini ve güçlenmesini engeller” diyordu Lenin. Anti-emperyalizmin arkasına sığınan ve kendini sosyalist sanan, sınıf mücadelesi altında kendi milliyetçiliğini gizleyen solculara duyurulur.