KIZILDERE'NİN DEVRİMCİ RUHUNA SAHİP ÇIKMALIYIZ

Kızıldere'nin 50. yıldönümü. Yıldönümlerinde sadece geçmişi anmamalı, geçmiş sürecin bugünlere sunduğu katkılar ortaya çıkarılmalıdır. Geleceğe ışık tutan teorik perspektifler ile pratiğe ilişkin deneyimleri hizmetimize sunar.

Kızıldere'nin yolu 29 Kasım 1971’deki Maltepe Firarı ile başlar. THKP-C’den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz ile THKO’dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna firar etmeden önce yaptıkları görüşmelerde ortak düşünceleri şudur: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemek.

'Üç Fidan'ın idamını engellemek için Süleyman Demirel'in kaçırılması düşünülür. Süleyman Demirel'in etrafındaki güvenlik ağından dolayı ona yönelik bir eylem yapamayacaklarını fark ederler. Amerikan Konsolosluğu baskınının da o günkü koşullarda mümkün olmadığı ortaya çıkar. THKP-C'li avukat Şener Şadi'nin ofisi, Ünye'de Radar Üssü'nde görevli İngiliz ve Kanadalı ajanların ikamet ettiği evin bulunduğu binadadır. İstihbaratı Mahirlere ulaştırır.

Kızıldere direnişçileri, “Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır.(...) Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüte ve kararsızlığa yer yoktur,”⁽ˣ⁾ düşüncesindeydiler. Emperyalizme ve faşizme karşı mücadeledeki hedeflerini yargılamaları sürecinde de açıkça ortaya koymuşlardır; “Amerikan emperyalizmini ve köpeklerini ülkeden kovana kadar mücadele etmeye ve her şart altında en son savaşçısı ölünceye kadar savaşını sürdürmeye kararlıdır.”

Ülkemizde 68 sürecinin yaratıcıları, gencecik yaşlarında devrim stratejilerini tartışıp, devrimin yolunu belirlemeye çalıştılar. O süreçteki teorik katkıları sonraki sürece ışık tuttu.

“Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir,” anlayışını savunan Mahir Çayan, “Kurtuluş bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesi ile oligarşinin burçlarına dikilecektir. (...) düzenli ordular savaşı aşamasında bütün yurt çapında yönetimi ele geçirmeden söz etmek mümkündür. Ve biz, bugün bu aşamayı yaşadığımızı asla iddia etmiyoruz. Biz sadece, halkımızın ihtilalci savaşının bu aşamaya gelebilmesi için gerilla savaşının şart olduğunu iddia ediyor ve bu amaçla dövüşüyoruz.”

12 Mart faşist cuntası işbaşına getirildikten sonra da, belirledikleri stratejiye uygun adımlar attılar. Lojistik destekleri zayıflayıp düşmanın saldırıları dizginsizce artarken yurtdışına çıkmayı düşünmediler. Silahlı propaganda eylemleri ile kitlelerin dikkatinin devrime çekip hareketlenme yaratacağı anlayışındaydılar.

“Silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içerir. (...) Silahlı propaganda, her şeyden önce, günlük maişet derdi, vs. içinde kaybolan, emperyalist yayınla şartlanmış, düzenin şu veya bu partisine “umudunu” bağlamış kitlelerin dikkatini devrim hareketine çeker, uyuşturulmuş, pasifize edilmiş kitlelerde kıpırdanma yaratır.”

Mücadelenin giderek güçlenip alternatif güç haline geleceğini sezen tekelci sermaye, CIA güdümlü 12 Mart faşist cuntasını işbaşına getirir. Cuntanın birincil hedeflerinden biri sol muhalefetin tepesine 'balyoz' gibi inmek, silip süpürmektir.

THKP/C, “ÜIke faşizmin kuşatması aItındaysa tüm güçler birleşmelidir,” anlayışı ile THKO ile birliktelik görüşmesi yapar. Yapılan ilk görüşmede olumlu bir sonuç alınamasa da, mücadele pratiği içerisinde o birliktelik, Maltepe Firarı ve Kızıldere Direnişi'nde gerçekleştirilmiştir.

“Savaş örgütü savaş meydanlarından çıkar,” anlayışıyla hareket eden devrimciler, sınıf mücadelesinin öz gücüne güven ekseninde yürütülmesi gerektiğini gösterdiler. Kendi dışındaki güçlere bel bağlanmasına karşı çıktılar. “Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bizlere vız gelir. Onlar bir avuç, biz ise milyonlarız,” dediler.

On'lar, devrimci birlikteliği savunarak Kızıldere'ye yöneldiler. Onların pratikleriyle yaşattıkları eylem birlikteliği, cephe anlayışlarına bağlı kalmak Kızıldere'ye sahip çıkmanın yollarından biridir.

Mahirleri, Denizleri, İboları, Mazlumları anarken, siyasi grupların kendi pankartları ve farklı zamanlarda birbirinden ayrı mezarlıklara gitmemelidir. Onları mezarlıklarda anarken 'kendi' pankartımızı daha yukarıya kaldırmakla öncülük yapılamaz.

Kızıldere'nin, 5-6 Mayısların, 18 Mayısların yıldönümlerinde 'devrimci dostluk/dayanışma' anlayışı öne çıkarılarak, maddi temeli olmayan ayrılıklar ortadan kaldırılmalıdır.

THKP/C'liler ile THKO'lular Maltepe'den firar edip, Kızıldere'de düşmanla çatışırken “ayrılar ayrı yerde” demediler. Birlikte çatışarak bir destan yarattılar.

İbrahim Kaypakkaya'nın ilk silahlı eylemi, Nurhak'ta katledilen THKO'luları ihbar eden köy muhtarını ölümle cezalandırmaktır. Kaypakkaya, bu eylemiyle Kızıldere Direnişi'nin içindedir; darağaçlarında “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!” diye haykıran 'Üç Fidan'ın, Kürt ulusal mücadelesinde Mazlum Doğanların yoldaşıdır.

Yarım asır sonra Kızıldere'yi anıyoruz. 6 Mayıs'ta Denizleri, 18 Mayıs'ta da “ser verip sır vermeyen” İbo'yu anacağız. Elli yıl sonra, çıkarları devrimden yana partiler, örgütler, gruplar THKP/C, THKO, TKP/ML-TİKKO'nun mücadele çizgisine saygı çerçevesinde, ittifak/cephe tartışmalarını başlatmalı, olumlu adımlar atmalıdır.

“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır,” anlayışı doğrultusunda devrim stratejilerini ortaya koyanların pratik/teorik katkılarını geliştirmekle yükümlüyüz. Eğer bu görevlerimizi layıkıyla yerine getirirsek, Kızıldere'de, darağacında ve işkencede fidanlaşanlara saygımızı göstermiş oluruz.