KAPİTALİST UYGARLIK ve İNSAN DOĞASI

Marx, ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş’te şunları yazmıştı: ‘Radikal olmak şeylerin kökünü kavramaktır. İnsan için kök insanın kendisidir.’

Demek ki, toplumda radikal değişimlerden yana olanlar, insanın tanımı ve ‘insan doğası’ konusunda farklı bir bakış açısına sahip olmak durumundadırlar. Düzeni korumak isteyenler ise insanı ve ‘insan doğası’nı kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlayacaktır. Dolayısıyla insanın tanımlanması ve ‘insan doğası’ konusunda üç dünya görüşü birbiri ile mücadele içindedir. Bu üç dünya görüşü, Teoloji, Liberalizm ve Marksizm’dir.

Hıristiyanlığın dogmalarından biri ‘ilk günah’ dogmasıdır. Bu dogmaya göre ‘Adem baba elmayı ısırmıştır ve insanoğlu günaha bulanmıştır. ‘ Böylece toplumsal kötülüklerin insanların günah işlemelerinden kaynaklandığı, bir masal gibi anlatılır. İnsan’ın doğuştan kötü olduğunu varsayan bu dogma, toplumsal kötülüklerin insanın doğasından kaynaklandığına zemin hazırlar. Toplumsal kötülüklerden kurtulmanın mümkün olmadığını ileri sürer.

Liberalizm, Hıristiyanlığın dogmasını miras alarak bu dogmayı şu şekilde dönüştürmüştür: İnsan doğuştan bencildir. Teoloji ve liberalizm, ‘insan doğası’nın kötülüğüne ve bencilliğine atıf yapmaktadır.

İnanç, özel mülkiyete sahip olma, güç istenci, kamusal işlere karşı ilgisizlik, ‘devlet mülkiyeti’ni kendi mülkiyeti gibi korumama vb. gibi özellikler insanın doğasına dayandırılarak açıklanır. Örneğin, ilahiyatçılar, Tanrıya inanmanın insan doğasına özgü olduğunu iddia ederler. Ekonomi Politikçiler, özel mülkiyete sahip olma isteminin insanın doğasının bir parçası olduğunu ileri sürerler. Nietsche ve faşizme eğilim gösterenler, güç istencinin, insan doğasının bir özelliği olduğunu savunurlar. Kanımca liberalizmin bakış açısını aşamayan bazı anarşist eğilimler de, kamusal işlere karşı ilgisizliğin bireyin doğasından kaynaklandığı görüşünü ifade ederler.

Teoloji ve Liberalizm, isimli her iki dünya görüşü de, toplumsal baskılardan kurtulma arayışında olan düşüncelerin önünü kesmektedir. İnsan doğası konusunda Marksizm’e karşıt görüşler ileri sürerler. Dolayısıyla liberalizm ve teoloji, insanın toplumsal baskılardan kurtulmasının olanaklarına işaret eden Marksizm’e karşı belirli konularda ittifak içindedir.

Böylesi bir ittifakı somut yaşamda görmek mümkündür. Bu konuda kendi yaşamımdan bazı örnekler vereceğim. Bir yıl önce oturduğumuz evdeki Alman komşumuz beni ‘şarap akşamı’na davet etmişti. O akşam felsefi konulara girdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Bir hafta sonra kapı komşum, bir konuyu konuşmak için beni tekrar çağırdı. Merak ettim. Acaba ne konuşacak benimle? Heyecanla beklerken, ‘felsefe tartışma grubu’ kurmak istediklerini, benim bu tartışmalara katılıp katılmayacağımı sordu. Cevap vermeden önce, 3 soru sormuştum: 1. Toplantıya kimler katılacak? Kaç kişi olacak 2. Bu toplantıların amacı ne? Bu toplantılardan ne bekliyorsunuz? 3. Tartışma hangi sıklıkta yapılacak? Her hafta mı, 2 haftada bir mi, yoksa ayda 1 kez mi ?

Fazla uzatmayacağım. Konuşmanın sonunda, ortalama 6-8 kişinin katılacağı ve ayda bir defa felsefe tartışma yapılmasına karar verildi. İlk tartışma konusunu önerdim: İnsan nedir? İnsanı hayvandan ayıran özellikler nelerdir?

İlk tartışma gecesi, komşunun evinde yemek yendikten sonra, şarap eşliğinde tartışmaya başlandı. Tartışmanın düzenli ve verimli olması için 1-2 sayfalık ‘İnsan nedir’ başlıklı bir yazı hazırlamıştım. Yazı okunduktan sonra, hararetli bir tartışma başladı. Felsefe grubunun ‘tek yabancısı’ benim. Diğerleri ‘Alman’. Tartışmalar tabii ki Almanca oluyordu.

Yazımda en çok tartışılan konulardan biri ‘insan doğası’ olmuştu. Çoğunluğu, insan doğasının ‘doğuştan bencil’ olduğu görüşünü savunmuştu. Bir iki kişi tartışmayı önce izlediler. Benim dışımdakilerin çoğunluğunun böyle düşünmesine çok şaşırmıştım. ‘İçimden işin zor Yener’ demiştim. Bu tartışma üç kez sürdü. İki kişi benim görüşlerime destek verirken, teolojinin ve liberal görüşlerin oltasına takılmış iki kişi, tam bir ittifak içindeydiler. Teoloji ve –liberalizm, somut bir örnekte Marksizm’e karşı ittifak kurmuştu. (Bu felsefe grubu hala varlığını sürdürüyor. Çeşitli konuların tartışıldığı ‘felsefe akşamına’ genellikle katılıyorum)

Yeri gelmişken şunu belirtmem gerekir: ‘İnsan doğası’ kavramı sorunlu bir kavramdır. Çünkü bu kavram, değişmezliğe, sabitliğe işaret etmektedir.

Teoloji ve liberalizm, değişmez ‘insan doğası’na vurgu yapıyor. Oysa insanlık tarihi, çeşitli dönemlerde farklı toplumsal formasyonların insanları şekillendirdiği bir gerçektir. Feodal toplumun insanı ile kapitalist uygarlığın biçimlendirdiği insan birbirinden farklıdır.

‘İnsan doğası’ kavramı konusunda Marksistler arasında da tam bir uyum yoktur. Kimi Marksistler, insanın toplumsal koşulların ürünü olduğunu kabul ederken, insanın –en az birkaç bin yıl için- kalıcı ve genel özelliklere sahip olduğu fikrini ileri sürüyorlar. Norman Geras, Marx ve İnsan Doğası adlı kitabında, Marksistler arasında yaygın olan bir görüşün zıddını ileri sürüyor. ‘insan, yemek, içmek, barınmak, giyinmek, iletişim kurmak, düşünmek vb. gibi bugünün koşullarında değişmez doğal özelliklere sahiptir. Geras, insanın kalıcı bir doğası vardır’ düşüncesini kabul ediyor ve şunları yazıyor: ‘insanın tabiatı toplumsal ilişkilerin bütününe bağımlıysa da, bu total bir bağımlılık değildir; toplumsal ilişkiler insan tabiatını tümüyle belirlemez sadece koşullandırır.’ Geras’a göre ‘Marx insan doğası fikrini reddetmiyor.’

Bazı Marksistler ise, liberalizmin ve teolojinin hatasına düşmemek gerekçesiyle, ‘insan doğası yoktur’ şeklinde aşırı bir görüşü savunuyorlar. Kalıcı, sabit ‘insan doğası’ yoktur, insan toplumsal koşulların ürünüdür diyorlar. Oysa cinsel içgüdü, beslenme ihtiyacı gibi doğal özellikler (en azından bir kaç bin yıllık süreç göz önüne alındığında) insanın kalıcı doğal özelliği değil midir? İnsanın konuşma, düşünme vb. gibi toplum içinde kazanılan yetenekleri kalıcı olan doğal özellikler değil mi?

‘Toplumsal koşullar belirleyicidir’ demek, insanın tüm özelliklerinin toplumsal koşullardan belirlendiği şeklinde ekstrem bir sonuca götürmemeli. Marksistler arasındaki bu farklı iki kesim, görüşlerini Marx’a dayandırıyor.

Bence sorununu çözümü karmaşıktır. Bu karmaşıklıktan çıkmak için ‘insanın karakteri’ kavramını öneriyorum. İnsanın karakteri ise, iki öğe tarafından şekillenir: 1. Toplumsal koşullar; 2. İnsanın doğası (insanın yetenekleri, kabiliyet vb.)

Kapitalizm var oldukça, Marksistler ‘insanın doğası’ konusunda kötümser yorumlara karşı savaşım yürütmek zorunda kalacaklardır.