Bir romanın yüzyıllık uyarısı
Bonn Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat alanındaki yüksek lisans ve doktora çalışmalarım sırasında Franz Kafka'nın Dava (Der Prozess) romanı üzerine yoğun biçimde çalıştım. O dönemde benim için öncelikli olan, modern edebiyatın bu eşsiz eserini edebî ve felsefi açıdan anlamaya çalışmaktı. Kafka'nın yarattığı dünya; bireyin karşısında duran, anlamakta zorlandığı, kurallarını çözemediği ve kendini savunmak için bile yeterli imkân bulamadığı bir bürokratik düzeni anlatıyor.
Aradan yüz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra Kafka'nın romanını yeniden okuduğumda, eserin yalnızca geçmişe ait bir edebiyat metni olmadığını, günümüze de ayna olabilecek az sayıdaki eserlerden biri olduğunu gördüm.
Türkiye'deki siyasal gelişmeleri yakından izledikçe, Kafka'nın tasvir ettiği belirsizlik, korku ve denetimsizlik atmosferinin günümüz dünyasında hâlâ ne kadar güçlü bir karşılık bulabildiği sorusu zihnimde daha fazla yer etmeye başladı.
Kafka'nın Dava romanının merkezinde banka memuru Josef K. vardır. Josef K., bir sabah herhangi bir somut suçlama kendisine bildirilmeden tutuklanır. Ona hangi suçu işlediği açıklanmaz. Serbest bırakılmış görünse de artık hayatının geri kalanını sürekli bir suçlama ve belirsizlik içinde geçirmek zorundadır. Kendi savunmasını yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu temel bilgilere bile ulaşamaz. Avukatı dahi iddianameyi göremez.
Josef K.'nın karşı karşıya kaldığı sistem, görünüşte hukuka dayanmaktadır; ancak gerçekte bireyin anlayamadığı, denetleyemediği ve karşı koyamadığı kapalı bir mekanizma olarak işler. Süreç boyunca söylentiler, belirsizlikler ve korku egemendir. Romanın sonunda Josef K., kendisine hiçbir zaman gerçek anlamda adil bir yargılanma fırsatı verilmeden öldürülür.
Kafka'nın asıl başarısı, yalnızca bir hukuk sistemini eleştirmek değildir. O, insanın karşısında duran ve giderek daha güçlü hâle gelen anonim iktidar mekanizmalarını anlatır. Birey, kendisini savunabilmek için önce suçlamanın ne olduğunu öğrenmek zorundadır; ancak Kafka'nın dünyasında bu temel hak bile elinden alınmıştır.
Bugün dünyanın birçok yerinde hukuk devleti tartışmaları yapılırken Kafka'nın bu uyarısı hâlâ önemini korumaktadır. Çünkü bir yargı sisteminin meşruiyeti yalnızca mahkemelerin varlığıyla değil; şeffaflık, bağımsızlık, adil yargılanma hakkı ve bireyin kendisini etkili biçimde savunabilme imkânıyla ölçülür.
Türkiye'de muhalefet ve yargı tartışmaları
Türkiye'de son yıllarda çok sayıda siyasetçi, gazeteci, akademisyen ve muhalif isim hakkında yürütülen soruşturmalar ve davalar, yargının bağımsızlığı konusundaki tartışmaları yeniden gündeme getirmiştir. Eleştirmenler, bazı davalarda suçlamaların yeterince açık olmadığını, süreçlerin uzun sürdüğünü ve tutukluluğun zaman zaman bir tedbir olmaktan çıkarak baskı aracına dönüştüğü görüşünü dile getirmektedir.
Özellikle siyasi açıdan hassas konularda açılan davalarda, uzun süren tutukluluk süreleri ve art arda gelen yeni soruşturmalar kamuoyunda tartışmalara yol açmaktadır. Muhalif çevreler, bazı kişilerin kesinleşmiş bir mahkûmiyet olmadan uzun süre özgürlüklerinden mahrum bırakılmasının hukuk devleti ilkeleri açısından ciddi sorunlar oluşturduğunu savunmaktadır.
Bu tartışmaların en bilinen örnekleri arasında Kürt siyasetçilere yönelik davalar, uzun yıllardır cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında yürütülen süreçler bulunmaktadır. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere bazı belediye başkanları hakkında açılan davalar da Türkiye'de yargının siyasallaşması tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.
Gazeteciler de bu süreçlerden etkilenmektedir. İktidar politikalarını eleştiren yayıncılar ve gazeteciler hakkında açılan davalar, basın özgürlüğü konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde tartışmalara neden olmaktadır.
İnsan hakları savunucusu ve kültür destekçisi Osman Kavala'nın uzun yıllardır cezaevinde bulunması da bu tartışmaların sembolik örneklerinden biri hâline gelmiştir. Kendisi hakkında yürütülen yargı süreçlerinde yeni suçlamaların gündeme gelmesi, eleştirmenler tarafından "sürekli devam eden bir hukuki belirsizlik" olarak değerlendirilmektedir.
Benzer şekilde Selahattin Demirtaş'ın uzun süren tutukluluğu da Türkiye'deki hukuk devleti tartışmalarında sıkça gündeme gelen konular arasındadır.
Bu örneklerin ortak noktasına dikkat çeken eleştirmenler, hukukun siyasi mücadelelerin bir aracı hâline gelmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü hukuk, yalnızca iktidarın değil, toplumdaki herkesin güvencesi olduğu ölçüde anlam taşır.
İfade özgürlüğü, sanat ve yargının sınırları
Yargı tartışmaları yalnızca siyasetçiler ve gazetecilerle sınırlı değildir. Sanatçılar ve toplum önünde görüşlerini ifade eden kişiler hakkında açılan soruşturmalar da son yıllarda ifade özgürlüğü bağlamında önemli tartışmalara neden olmaktadır.
Bu tartışmalara son olarak 2 Temmuz 2026 tarihinde yaşanan Deniz Göktaş olayı eklendi. Komedyen Deniz Göktaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştiren Ölü Deniz adlı stand-up gösterisi nedeniyle gözaltına alındı. Olay, sanatın ve mizahın siyasal iktidarı eleştirme hakkı üzerine yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Eleştirmenler, bu tür uygulamaların yalnızca belirli bir kişiyi değil, daha geniş anlamda toplumdaki eleştirel düşünce ortamını etkileyebileceğini savunmaktadır.
Son günlerde Ankara'da düzenlenmesi planlanan NATO Zirvesi öncesinde de çeşitli haberlere göre yeni bir gözaltı dalgası yaşanmaktadır. Ülke genelinde yüzlerce insan hakları savunucusu, sivil toplum kuruluşu üyesi ve barış aktivisti NATO'ya karşı oldukları gerekçesiyle gözaltına alınmıştır. Eleştirmenlere göre Türk hükümeti bu yolla zirve öncesinde siyasi gücünü göstermek ve NATO müttefiklerine ülke içindeki durumu tamamen kontrol altında tuttuğu mesajını vermek istemektedir.
Muhalif siyasetçilere, gazetecilere, insan hakları savunucularına ve sanatçılara yöneltilen suçlamaların önemli bir bölümü benzer başlıklar etrafında şekillenmektedir: Cumhurbaşkanına hakaret, dini değerlere hakaret veya kamu düzenini ve toplumsal barışı tehdit ettiği ileri sürülen açıklamalar.
Elbette her hukuk sistemi gibi Türkiye'deki yargı makamlarının da suç iddialarını değerlendirme yetkisi bulunmaktadır. Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü sınırsız değildir ve hukuk düzenleri belirli sınırlar öngörebilir. Ancak temel tartışma, bu sınırların nasıl uygulandığıdır. Eleştirmenlerin üzerinde durduğu nokta, hukuki süreçlerin siyasi eleştiriyi bastırmak için kullanılıp kullanılmadığıdır.
Çünkü hukuk devletinin en önemli güvencelerinden biri, hukukun herkes için aynı şekilde uygulanmasıdır. Muhalif görüşlerin, eleştirilerin veya iktidarı rahatsız eden açıklamaların otomatik olarak suç alanına çekilmesi, demokratik toplumlarda ciddi endişelere yol açmaktadır.
Tarihten gelen uyarı: Yargının siyasallaşması
Tarih, yargının siyasi amaçlarla kullanıldığı dönemlerin yalnızca geçmişte kalmadığını göstermektedir. Otoriter ve totaliter rejimler, çoğu zaman hukuku tamamen ortadan kaldırmak yerine onu kendi amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmiştir.
Son yüzyılın en karanlık dönemlerinde, özellikle Nazi Almanyası'nda ve Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği'nde yargı kurumları, siyasi iktidarın korunmasında önemli araçlardan biri hâline gelmiştir. Bu sistemlerde mahkemeler varlığını sistemin belirlediği normlar içinde sürdürmüş, yasalar iktidardakilerin istemleri doğrultusunda uygulanmış ve resmî prosedürler ona göre işletilmiştir. Ancak hukukun temel amacı olan adalet ve hak arayışı, siyasi hedeflerin gerisinde kalmıştır.
Tarihsel koşullar ve siyasal sistemler elbette birbirinden farklıdır. Günümüz Türkiye'si ile geçmişteki totaliter rejimler arasında doğrudan bir eşitleme yapmak doğru değildir. Ancak tarih bize önemli bir ders vermektedir: Hukukun biçimsel olarak var olması, tek başına hukuk devletinin var olduğu anlamına gelmez. Asıl önemli olan, hukukun bağımsızlığı, tarafsızlığı ve bireyin karşısında değil, yanında durabilmesidir.
Kafka'nın Dava romanı da tam olarak bu noktaya işaret eder. Josef K.'nın trajedisi, yalnızca bir mahkeme salonunda yaşananlardan ibaret değildir. Asıl trajedi, bireyin kendisini savunabileceği güvenilir bir zemini kaybetmesidir.
Kafka neden hâlâ güncel?
Bugün Türkiye'deki siyasal ve hukuki gelişmeleri izleyen biri, Kafka'nın Dava romanında anlattığı bazı mekanizmalarla dikkat çekici benzerlikler görebilir: Belirsiz suçlamalar, uzun süren süreçler, sürekli devam eden hukuki baskı hissi ve bireyin karşısında giderek büyüyen bir sistem.
Ancak bu benzerlik, edebiyat ile gerçek hayatın bire bir aynı olduğu anlamına gelmez. Kafka'nın romanı günümüz Türkiye'sinin bir belgesi değildir. Edebiyatın gücü de zaten burada ortaya çıkar. Büyük eserler, yalnızca yazıldıkları dönemi anlatmaz; insanlık tarihinin tekrar eden sorunlarını görünür kılar.
Kafka'nın anlattığı temel mesele, yalnızca bir kişinin başına gelen haksızlık değildir. Asıl mesele, hukukun amacından uzaklaştığında bireyin nasıl savunmasız hâle gelebileceğidir.
Bir toplumda insanlar neyle suçlandığını bilmiyor, kendilerini etkili biçimde savunamıyor veya hukuki süreçlerin siyasi amaçlarla kullanıldığı düşüncesine kapılıyorsa, burada yalnızca bireysel haklar değil, hukuk devletinin kendisi zarar görür.
Kafka'nın Dava romanı yalnızca Josef K.'nın hikâyesi değildir. O, hukukun anlamını kaybetmeye başladığı her toplum için yazılmış evrensel bir uyarıdır.