İran savaşının domino etkisi

"Evet, İran savaşı ve başarısı tıpkı İstanbul Boğazı'nda görünmeyen fakat zıt yönlerde seyreden iki su akımının varlığı gibi toplumları etkiliyor."

İran'a yönelik son saldırı sonrası olaylar kartopu gibi hızlanmaya başladı. Belli ki beklentiler gerçekleşmedi ve birileri savaşın sonucundan ürkmeye ve yeni pozisyonlar almaya başladı. Bunların başında ABD ve Türkiye geliyor. Aşağıdaki analizimizde özellikle Türkiye'deki siyasi geleceği doğrudan etkileyen savaşın domino etkisini, dünya ve ABD'deki muhtemel gelişmelerle birlikte ele alacağız.

BOP'un (Büyük Ortadoğu Projesi) gereği olarak bölgedeki tüm ülkeler ABD ve müttefikleri tarafından zorla ve şiddet ile hizaya sokulup mandacı monarşiler haline getirildiler. İran'da ise monarşik Molla rejimi, dini nedenlerle mandacılığı reddettiği için, onlar da son saldırılarla hizaya sokulmaya çalışılıyor. Bölgede saldırıya uğramayan sadece ülkemiz kalıyor ki bu BOP projesinin görevini ve gereğini RTE barışçıl biçimde yerine getirmiş bulunuyor.

EKONOMİK-SİYASİ-KÜLTÜREL KRİZ HER YERDE

Emperyalist sistemin yaşadığı içsel kriz ister istemez sisteme bağlı ülkeler içinde de onların dinamikleri ölçüsünde etki etmeye devam ediyor. Dijital teknolojinin geliştiği çağımızda dünyanın herhangi bir noktasında herhangi bir gelişme olduğunda tüm toplumlar bundan etkileniyor. Örneğin son İran savaşında Molla iktidarının başarılarının ezilen ve dürüst insanlar tarafından nasıl coşkuyla alkışlandığını görüyoruz. Çoğu kimse Mollaların halkına çektirdiği acıyı ve zalimliği bile unutmuş gözüküyor.

Evet, İran savaşı ve başarısı tıpkı İstanbul Boğazı'nda görünmeyen fakat zıt yönlerde seyreden iki su akımının varlığı gibi toplumları etkiliyor.

Birinci akım: Sosyal ve devrimci bir alternatifleri olmayan ezilenler ve toplumlar, ABD ve İsrail gibi zalimlere vurulan darbelerin yarattığı olumlu havanın etkisi altına girmek zorunda kalıyorlar. Aslında bu etki, ezilenler ve mazlumlara asli görevlerini unutturan sahte bir görüntü. Bu olumsuz etkiyi emekçiler ve ezilenler Kamboçya'daki Pol Pot iktidarında, Sovyetlerin Çekoslovakya, Macaristan ve Afganistan işgallerinde, SSCB'nin yıkılmasında, Çin'in kapitalizm arayışında, Kuzey Kore'nin monarşik sisteminde, daha da önemlisi kapitalist reformcuların yarattığı umutların sönmesinde vb. sayısız gelişmede yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Her şeyiyle örnek devrimci bir alternatifleri olmadığı müddetçe emekçiler ve ezilenler iki yanlıştan birini tutacaklar ve tutmaya da devam edecekler. Çünkü fark edilmeyen şeyin şu olduğunu görüyoruz: İran (Rusya, Çin vb. ülkeler) ile ABD arasında sınıfsal olarak bir fark yok. Bu ülkeler kapitalist bir sistemin değişik uygulayıcıları ve sermaye sınıfının laik, dinci, ırkçı vb. temsilcilerinden oluşuyorlar. Bunlar aynı kampın adamları. Bunların karşısında ise proletarya başta olmak üzere çalışanlar, emekçiler ve tüm ezilenler bulunmaktadır. Dolayısıyla iki cephe vardır: ezenler (laik, dinci, ırkçı vb.) ile ezilenler. Ezilenlerin ise herhangi bir temsilcisi ne yazık ki (tabii şimdilik Küba'yı saymazsak) bulunmuyor. Elbette ki son savaşta yani zalimler arası çatışmada ortaya çıkan güç kayıplarını küçümsemeyecek ve değerlendireceğiz fakat asli görevimizi yani alternatifimizin yaratılmasını unutmadan, emekçilerin ve kitlelerin çıkarlarını dile getirip bu yönde adımlar atarak bunu yapacağız. Daha tehlikeli olana karşı gerekirse daha küçük olanın eylemini destekleyebilir, hatta gücümüz varsa ittifaklar bile yapabiliriz. Tek ölçümüz ezilenlerin çıkarlarının bunu gerekli kılıyor olmasıdır.

Son savaşın ikinci büyük etkisi ise olumlu yönde bir dalga boyuna işaret etmektedir. Her şeyden önce ABD ve İsrail iktidarının başarısızlığı ister istemez kendi halkı ve halklar arasında devrimci dalgalanmalara neden oluyor. Daha da ilginci onların başarısızlığı emperyalist kampta (Avrupa ülkelerinin tavrı gibi) siyasi çelişkilere ve bölünmelere yol açıyor. Fakat en önemlisi de küresel anlamda ekonomik ve siyasi alanda krizin derinleşmesini tetikliyor. Bu da bize savaşın sonucunun ülkemizde ekonomik ve siyasi olarak bir domino etkisi yaratmaya başladığını söylüyor.

İRAN SAVAŞININ DOMİNO ETKİSİ

ABD'deki ara seçimlerde savaş nedeniyle Trump'ın Cumhuriyetçi Partisinin kaybedeceği ihtimali güçlendikçe, ülkemizde de önemli siyasi adımların atılacağını ileri sürmek falcılık sayılmaz. Bu atılan ve atılması tasarlanan adımları isterseniz sırayla ele alalım. Önce savaş öncesi yapılanları özetleyelim:

Öncelikle RTE rejiminin sonuçta uluslararası ilişkilerde ABD'ye göbekten bağlı olduğunu (Erdoğan'ın BOP'un eş başkanlarından biri olduğunu hatırlayalım) kabul etmemiz gerekiyor. Ülkemizdeki olumlu veya olumsuz stratejik her hareket ve operasyonlar bu ilişkiye bağlı olarak açıklanmalıdır. RTE ve rejimi son iki yıldır ekonomik ve siyasi alanda BOP hedeflerine bağlı önemli adımlar atmış bulunuyor. Bu adımlar siyasi olarak ilk sırada birçok antidemokratik yasanın çıkarılması, muhalefetin istenen statüde olması için CHP'li İmamoğlu'na ve CHP'li belediyelere operasyonlar sayılabilir. Toplumun her kesiminden temsilci olanların örnek olsun diye suçuna bakmaksızın içeriye alınması ama suçlulara dokunulmaması, Anayasa Mahkemesi'nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarının uygulanmaması ve Kürt ulusal mücadelesini APO'nun da yardımıyla hizaya sokulması için gerekli adımların atılması vb. sayılabilir. Ekonomik olarak da TÜİK denen kurum aracılığıyla fiyatların gerçek rakamından yüzde 100 aşağıda tespit edilip bu rakama göre ücretlerin ödenmesi, enflasyon ile mücadele için önce "faiz sebep, enflasyon sonuç" gibi kapitalist olmayan yasaların uygulanması, daha sonra bundan vazgeçip hırsız diye kovdukları Mehmet Şimşek'in bakan yapılması, taraftar yaratmak ve onları tutabilmek için onlara kendileri kadar olmasa da çalma özgürlüğü verilmesi vb. sayılabilir. Fakat son İran savaşının beklenmeyen sonuçları yukarıdaki eski uygulamalara yeni stratejik taktik adımları da eklemiştir. Şimdi de bunlara bakalım.

İran'ın savaştaki bariz başarısının Trump'ın azledilmesinin yolunu açabileceğini söylemiştik. Dolayısıyla her şeyiyle ABD'ye ve Trump'ın meşruiyetine bağlı olan RTE, Trump gitmeden "müşfik monarşi" sistemini her kesime kabul ettirmek için adımlarını sıklaştırmaya başlamış bulunuyor.

CHP'nin başına acilen laf dinleyen birileri getirilmek isteniyor. Fakat böyle bir operasyon ekonomik olarak yıkım da getireceğinden bu yıkımı hafifletecek döviz rezervini oluşturmak için bu operasyonun eğer yeterli döviz yoksa yaz sonuna (turist dövizlerine) bırakılacağını öngörebiliriz. Fakat daha da önemli bir gelir kaynağı olarak İkinci İstanbul Boğazı projesini de başlatabilirler. Geçtiğimiz günlerde Erdoğan'ı ziyaret eden 14 trilyonu yöneten BlackRock şirket yöneticileriyle bu vb. konuları konuştuklarını öngörebiliriz. Fakat iktidar parayı bulmuşsa eğer 6 Mayıs'taki mahkemede CHP ile ilgili olumsuz bir karar çıkacağından emin olabiliriz.

Akın Gürlek'in neden Adalet Bakanı yapıldığı sorusuna da cevap vermemiz gerekiyor. Bunun için bir kuralı hatırlatmam gerekiyor: biat olmadan monarşik sistem işlemez. Örneğin rejim daha öncesinde merkezi yönde bir takım kararlar alıyor ve sorumlu bürokrata bunu iletiyordu. Fakat bu kişiler kendi yorumlarını katarak veya muhalefetten etkilenerek bu kararları tam istenen zamanda ve istendiği gibi hayata geçiremiyorlardı. Bu nedenle A. Gürlek, "şak" istenenleri "tak" yapan bir bürokrat olarak monarşinin göz bebeği durumunda olduğu için el üstünde tutuluyor. Hatta milyar dolara yaklaşan servetinin deşifre edilmesiyle kirlenen bu kişi bazı riskli operasyonlara seçim hedefine uygun şekilde imza attırılarak yıkanmaya da çalışılıyor.

Gülistan Doku operasyonunu ele aldığımızda da bu soruşturmanın ne kadın savcının ne de bakanın işi olmadığını bilmemiz gerekir. Bu, rejimin yaptığı bir toplum mühendisliği çalışmasıdır. Yani monarşik sistemlerde ara kademedeki yetkililerin bağımsız hiçbir tavır içinde olmaları mümkün değildir. Bu açıdan rejimin kontrollü bir seçim stratejisini hayata geçirmeye ve bu çalışma içinde bakanını da aklamaya çalıştığını söyleyebiliriz (bir taşla iki kuş vurmak gibi). Nedeni de Trump azledilmeden önce seçimlere gitmenin temel bir strateji olabilmesidir. Yukarıdaki adımları ve bundan sonra yapılacak uygulamaları da bu stratejiye bağlı olarak okumak gerekiyor. Hatta inanılmaz gelen M. Ağar'a rağmen Gülistan Doku soruşturmasında valinin tutuklanması ve Süleyman Soylu'ya kadar uzanılacağının konuşulması da aslında rejimin ne kadar sıkıştığının ve ne kadar olumlu bir hava yaratmaya ihtiyacı olduğunun bir ifadesi olarak görülmelidir.

Farklı bir uygulama da gündemde: bugüne kadar ülkedeki gelişmelerden ana muhalefet partisine hiçbir bilgi vermeyen rejimin şimdi de CHP heyetini kabul eden İçişleri Bakanı aracılığıyla 21 Nisan Salı günü geniş bir bilgilendirme yapmış olması ve onları dinlemesidir. Sanırım bu vb. adımlar devam edecek. Çünkü Trump ya önceden azledilir ve seçim için gerekli operasyonlar tamamlanmamış ise ne olacak? Bu ihtimali bile dikkate aldıklarını görüyoruz. Böyle bir durumda RTE'nin CHP ile uzlaşacağını da düşünebiliriz.

SONUÇ

RTE, bağlı olduğu projenin (BOP) savaşta yenilmesi sonucu bazı riskli adımlar atma ihtiyacı hissetmiş bulunuyor. RTE rejiminin temel sorunu mutlak monarşi sistemine geçilmesine uluslararası sermaye tarafından izin verilmemesidir. Bu nedenle Büyükelçi Barrack "müşfik bir monarşiden" bahsederek yol haritasını çizmiş oluyor. Bu da mutlak seçime gideceğinin bir işareti olarak okunmalıdır. Hoş, bu sonucu mantığımızı işleterek de çıkarabiliriz: Eğer mutlak monarşi kurulacaksa seçim yapmak gereksiz olup İmamoğlu'nun diplomasını iptal etmeye, belediye başkanlarını ve M. Yavaş'ı içeriye almaya, CHP'ye butlan atamaya vb. operasyonlara ne gerek var ki?

Bu nedenle rejim bilgi çarpıtma (dezenformasyon) yapıp bu yönde sahte adımlar atarak (operasyonlar yaparak), para dağıtarak vb. algılar yapıp Trump'ın durumuna bağlı olarak karar verilecek bir zamanda seçim stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor.