İnsan(lık), ona inanan şair(lerin)in şiir(lerin)e muhtaç[*]

                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

“Şiir yaz. Şiirdir kişiyi kurtaran

bu karanlık, bu yalnızlıkla,

berbatlıklarla dolu evrende.”[1]

‘21 Mart 2015 Dünya Şiir Günü’ için kaleme aldığı bildiride Afşar Timuçin, “Şiirin ölüm kalım savaşı verdiği bir dünyada yaşıyoruz… Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor, kurumlaşıyor, kökleşiyor saldırganlaşıyor. Hiçbir değer tanımama konusunda kararlı görünen dünya sermaye güçleri bu amaçlarını gerçekleştirme yolunda adım adım ilerlerken demokrat görünen demokrasi düşmanlarından, ahlâk değerlerini her şeyin üstünde tutar görünen ahlâk düşkünlerinden, devrimciliği kimseye bırakmayan kurulu düzen yardakçılarından alabildiğine destek görüyor.

Bu yüzden şiire bugün daha çok gereksinimimiz var. Kurtuluşun yalan yanlış tasarılarda, köksüz temelsiz düşlerde, ikiyüzlü ya da çokyüzlü ilişkilerde, basit ve bayağı siyasetlerde olmadığını, güçlünün eline bakmanın onursuzluk olduğunu bilenler dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini de biliyor… Şiir bize daha da insan olma yolunda neler yapmamız gerektiğinin öngörüsünü sağlıyor. Şiir bize kim olduğumuzu, insan için ne yapmamız gerektiğini, insana adanmanın nasıl bir şey olduğunu öğretiyor,” derken; ‘İnsanlık İçin Şiir, Şiir İçin Küresel Vicdan Koalisyonu!’ temasıyla düzenlenen ‘IX. Uluslararası ŞİİRİSTANBUL Festivali’nin yayınladığı metinde de şunlar ekleniyordu:

“… ‘Geleceğin ilk kez bir biçimi yok,’ diye yazmıştı Octavio Paz bundan on yıllar önce. Şimdi o gelecek gözlerimiz önünde biçimleniyor. Dehşet içinde. Utanç içinde. İnsana dair bildiğimiz her şeyi yeniden düşünmemize neden olan bir panik hâli içinde, o geleceğe bakıyoruz. Uçuruma bakar gibi. Uçurumun da bize baktığını bilerek... Küresel kapitalizmin insan varoluşu üzerinde kurduğu tahakkümü her alanda reddediyoruz! Artık nesnelerin değil moleküllerin bile telif hakkı alınarak şirket envanterine kaydedildiği bir dünyadayız. Yeryüzü, toprak, kutuplar, denizler, uzay. Hepsi küresel kapitalizmin arsız saldırısı altında… Dinmeyen işgal girişimleri altında... Toplumlar, insanlar sınırlara hapsolmuş, küresel sermaye ise sınır tanımadan dünyanın, coğrafyaların tüm dokularına sızarak hayatlarımıza el koyuyor. Dünyanın yüzde 1’i, dünyanın yüzde 99’unun alınterini, yarattığı katma değeri yüzsüzce çalıyor. Her şeyi görüyor ve ‘hayır!’ diyoruz…

İnsanlığın bu alacakaranlığında diyoruz ki; insan oldukça şiir de olacak! İnsana inandığımız için şiire inanırız! Yaşasın şairler, yaşasın insanlık için şiir!”

Direnen, başkaldıran şiir, şairleriyle birlikte hep var olacaktır.

Kolay mı? “Şiir yazmak da böyle büyüleyici bir uğraştır… Sorumluluk isteyen bir iştir şiir yazmak,” Melisa Gürpınar’ın işaret ettiği gibi…

* * * * *

Şiir, şairiyle vardır ve mücadeleyle, aşkla, isyanla…

“Ağzınızdan çıkanlara daima dikkat edin. Çünkü bir sözü unutmak bir yüzü unutmaktan çok daha fazla zaman alır,” diyen komünist partizan Louis Aragon’un, Elsa’lı dizeleriyle…

“Kâinat paramparça oldu bir akşamüzeri/ Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın/ Gördüm denizin üstünde parlarken/ Elsa’nın gözleri, gözleri Elsa’nın...” demişti O…[2]

Elsa’dan 12 yıl sonra, 1982’nin 24 Aralık günü 85 yaşındayken hayata veda eden Aragon’un şiirler yazdığı kadın, Triolet yetenekli bir yazardı. Hayatı boyunca fark edilmeyi bekleyen Triolet’nin hakkı yıllar sonra teslim edildi…

Aragon, Elsa için dünyanın en güzel şiirlerini yazdı. En çok dile çevrilen, en çok okunan, en çok sevilen, en çok ezberlenen dizelerin kendisine yazıldığını bilerek yaşadı Elsa. Üstelik zekâsıyla, hoşluğuyla her kadını elde edebilecek bir erkekti bu şiirleri ona yazan. Herkes onların yeryüzündeki en mutlu çift olduğunu düşündü. Oysa Elsa yeryüzünün en mutsuz kadınıydı. Kocası ona yazdığı şiirlerle Louis Aragon olmuştu. Ama Elsa onun yanında yazdığı romanlarla “yazar” olamamış ve “mutlu aşk yoktur” demişti Aragon…[3]

* * * * *

Şiirin, şairin aşkı ve mücadelesiyle biçimlendiği; tutku ile ısrar örsünde dövüldüğünü bilmeyen yoktur.

“Yanlış gücünü arttırıyor diye asla doğruya dönüşemez,” diyen ve adına “çağdaş” denen kapitalist uygarlığın bir vahşet olduğunu, “Demir zincirlerle geldiler,/ Tırnakları kurt pençelerinden keskin.../ Geldiler, insan avcıları,/ Gözleri karanlık ormanlardan daha kör./ Uygarlığın vahşi açgözlülüğü/ gösterdi utanmaz acımasızlığını,” dizeleriyle ifade eden Hint şair Rabindranath Tagore olduğu gibi…

1915’da İngilizler tarafından kendisine verilen “Sir” asalet unvanını yine bu ülkenin gerçekleştirdiği Amritsar Katliamını protesto etmek amacıyla 1919’da iade etti ve dünyevi kazanımların manevî değerlerin önüne geçemeyeceğini bir kez daha gösteren Tagore’un duruşuyla, Heinrich Heine’in hikâyesi paralellik arzeder.

“Ya tümden hoşgörülü olun ya da hiç olmayın; ya iyilik yolundan gidin ya da kötülük yolunu tutun. Arada kalmak insan gücünü aşar”; “Dünyada, dünya nüfusundan daha fazla aptal var”; “Düşmanlarınızı affediniz ama onlar asıldıktan sonra”; “Kitapların yakıldığı yerde eninde sonunda insanlar da yanar,” diyen Alman ozan Heinrich Heine yaşamı boyunca (1797-1856); Yahudi kökenli olduğu için dışlandı ve Fransa’ya göç etmek zorunda kaldı; ‘Bir Vatanım Vardı Güzel’ başlıklı “Vatanım bana Almanca sarılır, öperdi./ Nasıl da güzeldi böylesi, kimseler bilemez./ Almanca, ‘seni seviyorum,’ derdi./ Ama bütün bunlar hep düşlerimdeydi,” dizelerindeki acılarla!

Şiirleri, hâlâ dilden dile dolaşan Onun dizeleri Almanya’nın bütün okullarında okutulurken; ‘Silezyalı Dokumacılar’, ‘Lorelay’ başlıklı yapıtları en ünlü şiirleridir.

1933’de, Hitler döneminde, Heinrich Heine’nin adı ders kitaplarından silinip; yerine, “Adı bilinmeyen bir ozan” tanımı konulurken O, sürgün yaşamının son yıllarını yatalak olarak Paris’te geçirip, orada öldü; “Ölüm soğuk bir geceydi,/ Yaşamsa bir gündüz, ama boğucu./ Hava karardı uykum geldi,/ Güneşli gün yorucu mu yorucuydu,” dizelerini terennüm edercesine…[4]

Ve “Her gerçek şair gibi devrimci”[5] diye anılan; 1936 yılında 38 yaşındayken İspanya İç Savaşı’nda tutuklanıp faşistler tarafından öldürülen Federico Garcia Lorca…

Kendini, “Entegral olarak İspanyolum ve bu bana bir coğrafi yaşam alanı çiziyor; ama tek kimliği İspanyolluk olanlardan nefret ediyorum, bütün insanların kardeşiyim ve milliyetçi bir fikir uğruna kendini feda edenlerden tiksiniyorum. İyi bir Çinli bana kötü bir İspanyoldan daha yakındır. İspanya için şiirler yazıyorum ve onu iliklerime kadar hissediyorum ama önce bir dünya insanıyım ve herkesin kardeşiyim. O nedenle siyasetin çizdiği sınırlara inanmıyorum,” diye tanımlayan Lorca, Granadalıydı.

Frankist milliyetçiler tarafından öldürülen Federico, 38 yaşındayken, 3 arkadaşıyla birlikte Granada’ya 10 kilometre uzaklıktaki doğduğu yer olan Fuente Vaqueros’da, 19 Ağustos 1936’da katledildi.

1965 tarihli ve Granada polisine ait belgeler Lorca’nın yaşadığı Granada’daki askeri yetkililerin emirleriyle öldürüldüğünü ortaya koyarken; İspanya’nın yakın tarihinin bu çok tartışılan cinayetini araştıran Fransız yazar Marcelle Auclair’in isteği üzerine yazılan polis raporunda Lorca’nın siyasi fikirleri nedeniyle öldürüldüğüne işaret ediyor. Şair “Sosyalist ve Masonların bir üyesi” olarak tanımlanıyor. Raporda Lorca’nın “eşcinsel ve anormal davranışları”na dair söylentilerden de söz ediliyor.

Cinayetin nasıl işlendiği de belgelerde yer alıyor. Lorca’nın İç Savaş çıktıktan bir ay sonra 1936’nın Ağustos ayında arkadaşlarının evinde saklanırken yakalandığı ve Fuente Grande adlı yere arabayla götürüldüğü belirtiliyor. Ardından “suçlarını itiraf eden” Lorca’nın burada infaz edildiği açıklanıyorken; ister istemez “Yola baktım ama yol uzun/ Canım atım yaman atım/ Etme eyleme ölüm/ Varmadan Kurtuba’ya” dizelerini anımsıyor insan…

* * * * *

Dik durmak, diklenmek yani egemene boyun eğmemek şiiri var eden; şairi şair yapandır…

Mesela Juan Gelman gibi…

16 Ocak’ta 83 yaşındayken aramızdan ayrılan Arjantinli Şair Juan Gelman, şairliği “Belleğin gölgesinin belleği olmak” olarak tanımlarken; toplumsal belleğin toplumların gelişimi için ne denli önemli olduğunu da bizlere gösterdi.

1976’da yapılan darbeden kısa bir süre önce ülkesinden ayrılan Gelman’ı bulamayan darbeciler onun yerine oğlu (20), kızı (19) ve 6 aylık hamile gelinini alırlar. Dört ay sonra kızını serbest bırakırlar, oğlunu öldürüp bir varilin içine koyar ve üzerini betonla kapatırlar. Gelinini de doğumdan sonra öldürür doğan çocuğunu ise bir polise verirler. 2000 yılında uzun uğraşlardan sonra torununun izine rastlar ve onu yanına alır. Ömrünün son nefesine kadar Diktatör Vileda’nın kaybettiği 30 bin çocuk için adalet ister, kavgasını verir.

Ben “Şiir yazan bir militanım” diyen Arjantin’in en büyük şairi Gelman, sürgün, adalet, bellek ve kavgayı asla eksik etmedi şiirinden.[6]

“İlerleme ve tekniğe tapmanın beraberinde getirdiği, herkes için tek bir uygarlık İdeali, bizi yoksullaştırır ve kötürüm eder,” diyen Octavio Paz gibi…

O, geniş bir felsefi ve edebi- kültürel birikim içinde, devrim sonrası Meksika’sındaki kapitalist gelişmeler karşısında sürekli olarak yaşamın ve dünyanın anlamını sorgulayan ve “Bu dünya bizi koruyor ama eziyor; bizi saklıyor ama çarpıtıyor. Maskelerimizi çıkarıp atarsak, dünyaya açılırsak, kısaca, kendi karşımıza çıkma yürekliliğini gösterirsek, gerçekten düşünmeye ve yaşamaya başlayabiliriz yeniden,” diyen bir şairdi.

“Aşk varolmak istiyorsa, dünyadaki yasakları çiğnemek zorundadır,” vurgusundaki boyun eğmezlikle yaşayan O; “Bir şairin hayat hikâyesi yoktur, şiirleri vardır” dese de, O’nun hayat hikâyesi çok renklidir.

31 Mart 1914’te Meksika’nın Mexico kentinde doğdu. Emiliano Zapata’yı destekleyen yerli bir ailenin oğlu. Ailesi iç savaş nedeniyle sıkıntıya düştüğü için zor koşullarda büyüdü. Meksika Üniversitesi’nde eğitim gördü. İlk şiir kitabı “Ormandaki Ay” 19 yaşındayken yayılandı. 1937’de İspanya’ya giderek Cumhuriyetçileri destekledi. 1963’te Meksika’nın Hindistan Büyükelçisi oldu. Meksika hükümetinin bir öğrenci eylemini kanlı bir şekilde bastırmasını protesto ederek 1968’de istifa etti. 1990’da edebiyata katkıları nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer bulundu.

76 yaşındayken Nobel’i alan Octavio Paz için İsveç Akademisi: “Dürüstlük ve duyarlı bir zekâyla tanımlanan; geniş ufuklu ve ihtiraslı yazıları” için ödüle değer görüldüğünü açıkladı. Akademi açıklamasında şairin 1976’da yazdığı şu dizelere de yer veriyordu: “Gördüğüm ve söylediğim/ Söylediğim ve sustuğum/ Sustuğum ve düşlediğim/ Düşlediğim ve unuttuğum arasındadır şiir.”

Paz, tüm yapıtlarında kapitalist yabancılaşma yüzünden bozulan insani değerleri vurgularken; O’na göre, “Özgürlük her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür... başlangıçta benim ‘tek’liğimin olumlanması olan özgürlük, ‘benden başkasının ve başkalarının’ da tanımlanmasıyla özgürlük olur... Başkalarının özgürlüğü benim özgürlüğümün koşuludur. Özgürlükten yoksun bir demokrasi bir despotizmdir...”[7]

* * * * *

Hasan İzzettin Dinamo’nun portresini kısacık bir cümleyle en iyi çizen Yaşar Kemal’in, “O bir ermiş, bir kahraman, bir çocuk saflığında, dudaklarında hüzünlü bir gülümseme, yaşadı ve öldü,” betimlemesidir.

Dinamo şiirleriyle hep geleceğe seslenmiştir. Yaşadığı günlerden daha iyi olacağına inandığı, ‘Yirmi Birinci Yüzyılın İnsanlarına’ sevecenlikle, “Torunlarımın torunu./ Say ki dedelerin bir masal yaşadı,/ Say ki acılar masaldı,/ Öttür ölümsüzlüğe doğru borunu!” diye fısıldamıştır.

1940 Toplumcu Gerçekçi Kuşağı şair ve yazarlarından Dinamo (1909-1989) bir röportajında, “Biz sürgüne gönderildik ve toplumcu şiir mahkûm oldu: Bunun sonucunda, yeniden bir boşluk oluştu ve bu 50’li yıllara kadar sürdü. Daha önce Nâzım Hikmet’le mahkûm olan toplumcu şiir, bir kez de bizimle mahkûm oldu,” demişti.

1944’de yayımlanan ‘Türkiye Sovyet Cumhuriyeti’ başlıklı şiirinden ötürü ceza aldı. Aslında şiirin özgün adı: ‘Sosyalist Türkiye Cumhuriyeti’ydi.[8] 1944’te yeni çıkacak bir dergi için yazılmış olan, ancak şiirin müsveddesi emniyetin eline geçtiğinden ötürü yayınlanamayan bu şiir TBMM’nin o dönemdeki kapalı oturumlarında büyük tartışmalara neden olmuştu.

O şiirinde Dinamo, “Aziz Türk işçisi!/ Tütüncüm, tornacım, mensucatçım, ateşçim ve şair/ Dünyanın kurtuluş saati çalıyor./ Biliyorum ki en kabadayınız/ Soğuk tütün depolarında/ Koca bir hafta harcadıktan sonra/ Ancak bir kefen parası alıyor,/ Karısını veya çocuğunu gömmek için./

Aziz Türk işçisi!/ Senin bahtın,/ Yaralı parmaklarınla ayıkladığın/ Malum tütünün zifiri kadar karadır./ Haydi, sen de aslanlar gibi göster boyunu,/ Böyle süklüm püklüm durduğunu/ Gören kahpe vurguncular ve onların hükümeti,/ Bırakıp senin nasırlı ellerine/ Bu güzel memleketi,/ Savuşsunlar birer köşeye, çil yavrusu gibi.

Öyle silkin ki aziz işçim,/ Benim tornacım, tütüncüm, mensucatçım ve işçim,/ Bütün Türkiye’deki ağaçların/ En üst dallarından en alt dallarına kadar/ Senin nasırlı ellerinle asılanlar/ Harikulade bir meyve zenginliği manzarası versin./ Bu işe meşhur Sultanahmet Meydanı vakası/ Vaka-i Vakvakiye bile imrensin./ Çekip alalım ayaklarından/ Donlarına varıncaya kadar onların,/ Gömülelim koltuklarına o ılık salonların…

Dışarıda yağarken buram buram kar,/ Aç ve soğuk günlerden kalma hatıralar,/ Karışıp halka halka Bafra tütünü dumanına/ Bize göz kırpacak uzak yıldızlar.

Hülasa, Türkiye Sovyet Cumhuriyeti,/ Çalışmak, yaşamak, gezmek hürriyeti/ İçin kurulacaktır./ Ve bunlara karşı çıkan babamız bile olsa/ İnsafsızca ve merhametsizce/ Tutulup çarmıha vurulacaktır,” derken; şiiri nedeniyle bir yıl ağır ceza alınca askerliği yandı.

Buradan sonrası bir kaçma kovalama biçiminde geçecektir. Öldürüleceğinden kuşkulanınca askerden kaçıp bir süre Karacaahmet Mezarlığı’nda saklanır. 1943’lerde yazılan bu günlerin şiirleri Karacaahmet Senfonisi’nde toplanmış, 1960’ta kitaplaşmıştır.

Dinamo ancak 1949’da terhis olabildi. Geçimini başka isimlerle çeviriler yaparak sağladı. 6-7 Eylül olaylarında toplumcu yazarlarla bir kez daha tutuklandı, beraat etti. Eserlerini kendi adıyla 1960’tan sonra yayınlatma olanağı bulabildi.

12 Mart 1971 darbesinde de kısa bir süre gözaltında tutulup serbest bırakıldı. Tutuklanmaları sırasında çok sayıda basılmamış romanı ve şiiri yok oldu. Dinamo 20 Haziran 1989’da seksen yaşında öldü.

Geriye kocaman bir mücadele ve ölümsüz dizeler bıraktı; tıpkı “Gücünüz varsa sizin/ Sözcüğü tutuklayın./ Öğrenci, kitap, Türkçe/ En güzel kavramı dilimin/ özgürlüğü tutuklayın/ Gücünüz varsa artık/ Usumu tutuklayın.../ Gücünüz varsa sizin/ Ölümü tutuklayın,” dizelerindeki Şükran Kurdakul gibi…

“Aydınlığın cesur bir çığlığı”[9] olarak betimlenmeyi hak eden O; “Biz ki acılar döneminden/ Ellerimizi kirletmeden geçtik” demenin onuruyla yaşadı. “Kırk yılın sömüre sömüre bitiremediği” yurduna sevdalı bir yazardı; 15 Aralık 2004’te yaşama veda etti; “Bir hapislik korkusu, bir cesaret/ Bir seferberlik karanlığı, bir ışık/ Bir kitap, her yaprağında anıların kanı/ Bir şarkı alanlara sığmayan/ Bir heves denize çıkar gibi/ Bir sevda dar gelir damarlarına/ Bir resim, kendini arayanlardan biri/ Bir kuşku soranlardan sormayanlara/ Bir gerçek dünyaların gerçeği/ Bir kadın senin gibi/ Bir adam benim gibi,” dizelerindeki öyküsüyle…

* * * * *

Ve Ece Ayhan…

Her fırsatta şiirden söz etti 13 Temmuz 2002’de kaybettiğimiz O. Başka neden söz edebilirdi ki “Dünyada aşktan ve şiirden başka bir şey yoktur” diyen biri?

“Ece Ayhan uzun süre görmezden gelindi. Bir nevi sansür uygulandı. Devletin değil, onun uzlaşmaz tutumundan tedirgin olan ebebiyat çevrelerinin, eleştirmenlerin, antoloji hazırlayanların görünmez sansürüydü. Kemalizmi, sosyalizm olarak yutturmaya çalışan aydınların kendi korkularının sansürü. Bu sansür nedeni ile uzun süre Ayhan’ın şiiri saklı kaldı. Çeşitli konulardaki görüşleri bilinmedi. Ta ki 90’lı yıllara gelene kadar. Bu yıllar sınırlı da olsa kafalardaki karakolların yıkıldığı, tabulara dokunulduğu yıllardı.”[10]

Ece Ayhan, iktidarın her türüne karşıydı. O’nu farklı kılan da budur.

Örneğin, “Öğretmenleri sevmem. Çocukları sınıfta bırakırlar. Düzenle şu ya da bu şekilde uyuşmadır bu” der ve eklerdi: “Bilmem meramımı anlatabiliyor muyum? Şiirimin hiçbir zaman iktidara geçmesini istemiyorum, istemem ben…”[11]

Edip Cansever’in, “Kendine sürgün; adresi olmayan bir yaratık,” diye tanımladığı onun şiiri itaatsizdir; renklerden en çok mora yakındır. Kapalıdır imgeleri, ama gizli değil. Kuraldışıdır.

“Ece Ayhan, İkinci Yeni’nin sivri ismi, mülksüz mülkiyeli, iktidar karşıtı, sivil şair. Tarihi yazanlara inat sarışın değil de karaşın. Parasız yatılı şairlerden, okul numarası hayatı boyunca peşinden gelecek gibi 128. ‘Tarih bilmeden şiir yazılmaz, ben de tarihi kurcalayan bir şairim’ diyen, mor şiirin peşinde bir ozan. Şiiri ise ‘yalınayak şiirdir’…”[12]

Ece Ayhan, belki de en çok “Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük…” mısrasıyla anılmalıdır.

Ya da “Şiirimiz karadır abiler”

Veya “Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler” dizeleriyle…

Ve ille de 1969’da katledilen Battal Mehetoğlu’nu anlatan; ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’nda, “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/ Bir teneffüs daha yaşasaydı/ Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür/ Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:/ - Maveraünnehir nereye dökülür?/ En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:/ - Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dizeleriyle!

Özetle ardında pek çok mısra bırakır; ve bir de, “Vasiyetimdir, her şeyimi zamana bırakıyorum”u…

* * * * *

Sonra “Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme/ Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur/ Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke/ kalbimdir ona tek sınır” vurgulu, “Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım// Bugün de ölmedim anne,” dizeleriyle Ahmet Erhan…

Onun için “Asla kötülükle uzlaşmadı. Devletin karanlık yüzüyle adını asla yan yana getirmedi… İnsana karşı insan için bir destandı anlattığı,” derdi C. Hakkı Zariç…

Bir de Şêrko Bêkes…

O’nun şiirleri bir yandan toplumsal ve ulusal olanı önde tutarken bir yandan bireysel olanı ve kırgın aşkları işler. Şiirleriyle çaresiz kalmış halkın ve aşkın sesi olmaya çalışmış ve bunun için çabalamıştır.

Şairinin birçok şiirinde onun geçmişini de yakalarız. Bêkes’in geçmişine dönüp baktığımızda ise çoğunlukla yoksunlukları ve yalnızlığı, arafta kalmayı, ülkesine ve insanlarına olan özlemin nedenini görürüz. Şêrko Bêkes, 1940 yılında Süleymaniye’de dünyaya geldi. Aslında şiiri babasından devralmış bir şairdir Bêkes. Babası Faik Bêkes de önemli bir şairdi. Ancak babasını daha çocukluk yaşlarında yitirdi. Bir süre Süleymaniye’de okuduktan sonra Bağdat’ta okumaya devam etti. Daha o zamanlarda modern Kürt şiirine merak saldı ve ilk şiirini on yedi yaşındayken yazıp, yayımladı. O dönemde etkilendiği Kürt şairler ise Goran ve Herdî’ydi.

Ekim Devrimi’nden etkilenen şair, Kürt ulusal meseleleriyle de daha çok ilgilenmeye başladı. Zaten o dönemde Irak rejimine karşı bir ayaklanma ve direniş de söz konusuydu. Kısa sürede bu sürecin içinde buldu kendisini. Şiirlerinin ana temasını ülke, peşmergeler ve özgürlük duyguları oluşturdu. Ancak 1965 yılına gelindiğinde Irak rejimi onu tutuklamaya kalkınca çareyi dağlara çıkmakta buldu. Direniş örgütlerine katıldı ve Kürt Özgürlük Direnişi Radyosu’nda çalışmaya başladı. Bir söyleşisinde bu olayların onu çok etkilediğini ve şiirinin omurgasını oluşturduğunu söyler.

Çok üretken ve önemli bir şairdi. 41 kitabı yayımlanmıştı. Şiirleri İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Türkçeye çevrildi.

Şiirlerinden seçkiler bazı ülkelerde ders kitaplarına girdi ve önemli ödüller aldı. İlginç olan ona ilk ödülünü Saddam Hüseyin’in vermeye çalışmasıdır. Çünkü Saddam da onun şiirlerinden etkilenmiştir. Ondan hem kendisini öven bir destan yazmasını istemiş hem de ödül vermeye çalışmıştır. Ancak Şêrko Bêkes ikisini de reddedince sürgün edilir ve İsveç’e mülteci olarak yerleşir. Bu anlamda ilk ödülü İsveç’tendi. 1987 yılında Tucholsky Ödülü’ne layık görüldü. Özellikle Irak (Güney) Kürdistanı’nda şiirleri dilden dile dolaştı, ulusal manalar kazandı. Irak rejimiyle baş etmeye çalışan Kürt grupları arasında Ebdula Peşêw’le birlikte ulusal şair olarak anıldı. Orada da Pîremêrd Ödülü’ne layık görüldü.

“Ülkem yüreğimdedir,” diyen O, acının, sızının, sürgünlüğün, ülke özleminin ve doğanın şairidir. Dostlar hep gider ama geri dönmezler, aşklar kırgın ve kırıktır. O yüzden giden aşkın yerini başka hiçbir şey dolduramaz. Ülke yürekte taşınacak kadar korunmaya, şefkate muhtaçtır. Onun şiirlerinde her şeyin yeri doldurulabilir bir şekilde ama aşkın yerini ne başka bir şey ne de başka birinin/birilerinin aşkı doldurabilir.

Belki de tam bu yüzden vasiyetnamesinde şöyle demiştir: “Beni Süleymaniye’deki Azadî Parkı’na, 1983 şehitleri için kurulan anıtın yanına gömün. Orada nefesim kesilmez. Genç kadınlar, erkekler, sevgililer misafirim olur.”[13]

* * * * *

“Bu dünya ile yazarak ödeşmeyi seçmiş”, “Acısı da sevinci de başım gözüm üstüne” diyen bir şiirdir Şükrü Erbaş dizeleri…

“Hayatın sürgüleri var./ (Daracık ömrümüzde geniş sıkıntılar)/ Mutluluğun geniş kapılarında

Usul gülüşlerimizde hüzün lekeleri/ Küçük ayrıntılara yöneldik nicedir./ (İçedönük duygulu karamsar)

İki yüzümüz vardı iki güzelliğimiz/ Umut ve Sevgi, kırmadan aynaları/ (Alın kırışığımızda aynı suçun izi var)

Yalnızlık biricik benzerliğimiz oldu/ Payımıza düşen o yanlış ilişkilerden./ (Herkese acısı kadar)

Ne konuşmalarımızda bir tat/ Ne susmalarımızda bir hikmet/ (Hep aynı boşluğa açıldı dar kapılar)

Olur olmaz şeylerden alınır kırar olduk/ Zamana benzedik iyice, çekilmesi zor./ (Aynaların ardında aynı kirin pası var)” dizelerindeki üzere O; yabancılaşmaya ve yabancılaştırmaya karşı keskin ve kararlı bir duruşa çağırır bizi.

“Şükrü Erbaş Şiiri, esinleyen, etkileyen ve kışkırtan bir şiirdir. İçimizin sokaklarında gezdirir bizi. İnsana ve hayata dair farklı bakış açılarında anlam haritamızı genişletir…

Şükrü Erbaş şiiri bir yüzleşme şiiridir aynı zamanda; kendisiyle geçmişiyle ve şimdisiyle... Yüzleşme hesaplaşmayı getirir; çağıyla, otoriteyle, toplumla ve kendiyle... Bu durum, gerçeği sadece bilincimizle değil, duygusal yoldan da algılamamıza hizmet eder.

Modern yaşamın katılaştırdığı insanın vicdanına seslenir şair”[14] ve şöyle der hepimize: “Seni kendimden tanıdım çocuk;/ Yüreği sürekli çiğnenen bir yol/ Gövdesi acılardan acılara köprü…/ Biraz öfke, biraz umut, çokça onur…”

2013 Londra Kitap Fuarı’ndaki konuşmasında “İnsan olmanın ortak değerlerine yaslanan edebiyat ve sanat, benzerliklerimizi öne çıkararak bize aynı Babil Kulesi’nin çocukları olduğumuzu hatırlatır. Bizleri dünyalı kılan şey başkalarını tanıma ve kabullenme gücümüzdür,” diyen Murathan Mungan’ın, “Her ömrün bir eylülü vardır./ Onca yaşadım şimdi bildim”; ve de “Anda gizlenen zaman/ Ateşin alesta dili/ Bitkiler, otlar, kökler/ Dağlanmış dil, narin rengi/ On binlerin dönüştüğü uğuldarken/ Doğunun yeni defteri/ Topraktan çoban yıldızına değin/ Her yer her şey karanlık bir pusuda/ Yazının, tekerleğin, tarihin/ İlk çocuklarından/ Ey büyük Mezopotamya/ İki bin yıllık gece/ Dön geri bak/ Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda” dizeleri de Şükrü Erbaş’ın seslenişini anımsatır bize…

* * * * *

“Hem hayatın hem de şiirin acemisiyiz,” diyen Süreyya Berfe şiiri geniş açılı bir şiirdir, bazen bir zamana iliştirirsiniz, bazen bütün zamanların şiiri olarak okursunuz. Şairin yaşadığı mekânı yazması zor iştir, çünkü güncelliğin, sığlığın tuzağına düşebilir. Berfe, bu tehlikelerin üstesinden gelir. Bütün bir dünyayı kuşatırken;[15] Yunus Emre’den Nâzım Hikmet’e, Orhan Veli’den Edip Cansever’e şiirde müzik içsel bir olgudur; artısıyla elbette:

“Şiir anadilde bir derinleşme, aynı zamanda da insanlığın ortak dilidir... Onu ne sadece sözcüklere, ne sadece ses, kurgu, mecaz ya da imgeye, ne sadece düşünce ya da duyguya indirgeyebiliriz... Bütün bunların toplamı ve böylece de basit bir toplama işleminin sonucundan çok daha fazla bir şeydir...

Sözcükler ne sadece araç, ne de amaçtır... Amaç, yaşamı daha anlamlı, daha yaşanır ve yaşanası kılmaktır...

Yaşam, yaşamlarımız, yalanla, kötülükle, baskıyla, zulümle bozulmuş, kirletilmiş, yaralanmış ve tümüyle bir yok oluş uçurumunun eşiğine getirilmişse ve tek savunu aracımız sözcüklerimizse eğer, insan oluşumuzun değerlerini savunabilmek için onları daha büyük bir sorumluluk, bilinç ve duyarlılıkla kullanmamız gerekiyor demektir...

İnsanın özüne saldıran tüketim toplumu ahlâkına karşı, sonsuz bir içtenlikle; insan yüreklerine doğrudan doğruya ulaşan bir ‘söz’le karşı koyabiliriz ancak”![16]

Ve nihayet, “Renk renk türkülerin içinden uyanır sevdiğim/ gökyüzü solur saçlarında/ akar da pembesi, sarısı, yeşili renklerin/ bir bahar şarkısı olur yürüdüğün yollar/ sırtüstü bir serinlik seni düşünmek,”[17] dizelerindeki duyarlılıkla, “Şiirin, şairin hayatının bir parçası olduğuna inandım hep,” der Turgay Fişekçi, çok şeyi özetlercesine…

27 Mayıs 2015 11:02:33, Ankara.

N O T L A R

[*] Arasöz Sanat ve Politika Dergisi, Ekim 2015… http://www.arasoz.org/?p=1412

[1] Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, 11. Baskı, Yapı Kredi Yay. , 2014, s.109.

[2] Louis Aragon, Elsa’nın Gözleri, Çev: Hüseyin Demirhan, 2014.

[3] Perihan Özcan, “Aragon’un Gölgesindeki Kadın”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:694, 4 Temmuz 2014, s.16.

[4] Yaşar Atan, “Dönüşsüz Gurbette Bir Yanık Ozan”, Evrensel Hayat, 22 Temmuz 2012, s.5.

[5] “Her Gerçek Şair Gibi Devrimci: Federico Garcia Lorca”, Kızıl Bayrak, No:2013/32, 16 Ağustos 2013, s.32.

[6] Bwerken Bereh, “Yüreğim Bir Kemandı”, Evrensel, 1 Şubat 2014, s.12.

[7] A. Hicri İzgören, “Yola Yoldaş Bir Yazar”, Gündem, 10 Nisan 2014, s.15.

[8] Hasan İzzettin Dinamo, TKP, Aydınlar ve Anılar, Yalçın Yay., 1989, ss: 250-251

[9] Öner Yağcı, “Direncin ve Bilincin Anıtı Şükran Kurdakul”, Aydınlık, 22 Aralık 2014, s.17.

[10] Hüseyin Kalkan, “Parasız Yatılıların En Parasızı”, Birgün, 18 Temmuz 2012, s.13.

[11] Ece Ayhan, Sivil Denemeler Kara, YKY, 1998, s.68.

[12] İrem Dönmez, “Aşk Örgütlenmektir, Bir Düşünün Abiler”, Evrensel, 14 Temmuz 2013, s.9.

[13] Abidin Parıltı, “Şêrko Bêkes: O Bir Asiydi”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:647, 9 Ağustos 2013, s.15.

[14] A. Hicri İzgören, “… ‘Şükrü Erbaş Şiiri’ İçin Bir Potpori”, Gündem, 27 Şubat 2014, s.15.

[15] Doğan Hızlan, “Süreyya Berfe’nin Şiiri”, Hürriyet, 22 Nisan 2015, s.24.

[16] Ataol Behramoğlu, “Şiir İnsanlığın Ortak Dilidir”, Cumhuriyet, 21 Mart 2015, s.6.

[17] Turgay Fişekçi, İnsan Üstüne Sorular-Yanıtlar, 2006 Yayınevi, 2009, s.278