XVI. yüzyıldan itibaren Sünnilik inancının Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî ideolojisine dönüşmesi ve XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Nakşibendiliğin iktidarda hâkim tarikat olarak etkinlik kazanması, imparatorlukta yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Bu süreçte, tüm askerî güçlerine ve "kapıkulu" statülerine rağmen Osmanlı merkez yönetimiyle uzlaşmayan Yeniçeri Ocağı'nın tasfiye edilmesi; Bektaşi babalarıyla birlikte binlerce mensubunun katledilmesi tesadüf değildir. Resmî tarihe "Vaka-i Hayriye" (Hayırlı Olay) olarak geçen bu kırılma, aslında uzun yıllara yayılan devlet odaklı bir planlamanın neticesidir. Bu plan doğrultusunda, Yeniçeriler tasfiye edildiği gibi sayıları 700 civarında olduğu belirtilen ve büyük bir ekonomik güce ulaşan Bektaşi tekkeleri de ortadan kaldırılmış; mal varlıkları ise Nakşibendi tarikatlarının kullanımına sunulmuştur. Tekkelerle birlikte başta Bektaşi babaları olmak üzere binlerce Bektaşi ve bu inanca yakınlık duyan kişi katledilmiştir.
Reha Çamuroğlu’nun Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye adlı kitabında ve tarihsel analizlerinde yer alan bu tespitler, Türk ve Batılı araştırmacılar tarafından da doğrulanmaktadır. Bektaşilik ve Kızılbaşlık konularında 1900’lerin başlarında Almanya’da ilk bilimsel çalışmaları başlatan Dr. Georg Jacob bu konuda şu tespiti yapar: "1826 yılında acımasız bir şekilde Yeniçerileri ortadan kaldıran Osmanlı Padişahı II. Mahmut, hızını alamayıp Yeniçerilerin manevi dünyasını besleyen Bektaşilere yönelmiş ve dergâhları kapatmıştır!"
Dönemin resmî tarihçisi ve Üss-i Zafer adlı kitabın yazarı Hoca Esad Efendi ise eserinde, Bektaşiliğin "kâfir ve sapkın bir mezhep" olduğunu iddia eder. Ortadan kaldırılış nedenlerini sıraladıktan sonra şunları yazar: "II. Mahmut, yayımladığı fermanla Bektaşilere karşı bir dizi sert önlem aldığını duyurdu. Bu ferman; sadrazam, şeyhülislam, devlet memurları ve dönemin nüfuzlu tarikat şeyhlerinin katıldığı üst düzey bir toplantıdan sonra yayımlanmıştır. İstenen düzenlemeyi sahada uygulamak için de Serasker Ali Bey ile dönemin Şeyhülislamı tarafından seçilen Seyyid Ali Remzi Efendi görevlendirilmiştir."
Bu süreçte sadece İstanbul'da sayıları 14’e yaklaşan birçok Bektaşi dergâhı yıkılıp yerle bir edildi; yalnızca Bektaşi mezarlıkları bu yıkımın dışında bırakıldı. Bektaşi babalarının bir kısmının hayatı bağışlansa da yaklaşık 200 Bektaşi babası Anadolu'nun çeşitli yerlerine sürgüne gönderildi. Sürgün yerleri; Osmanlı memurları, müftüler ve kadılar tarafından sıkı şekilde kontrol edilen merkezlerdi. Sürgüne gönderilenlerin çoğu, daha gidecekleri yerlere ulaşamadan yollarda boğazlanarak öldürüldü.
Bu isimler arasında dönemin saygın bilim insanı ve eski İstanbul Eyüp Kadısı Şanizade Mehmet Ataullah Efendi de vardı. Şanizade, 1826 yılında sürgün edildiği Tire kasabasında hayatını kaybetti. Peki, bu planları yapanlar kimlerdi? Bektaşiliğe karşı duyulan bu kin ve nefret nereden besleniyordu? Öldürülenlerin tümü Bektaşi miydi? Bu inanca yakın duranlar katliamdan nasıl etkilendi? Planı hazırlayanlar, yaşanan yağma ve yıkımdan sonra nasıl ödüllendirildi? Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Soruları daha fazla artırmadan, planı hazırlayan kişi ile sürecin mağdurlarını biraz daha yakından tanıyalım.
"Vaka-i Hayriye"yi planlayanların başında Hoca Esad Efendi (1789-1848) gelmektedir. İstanbul'da doğan ve asıl adı Mehmed olan bu şahıs, Sahhaflar Şeyhizâde diye bilinir. Müderrislik ve meşihat mektupçuluğu yaptığı dönemde Sultan II. Mahmud’a sunduğu Üss-i Zafer adlı çalışması, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılma gerekçelerini ideolojik olarak meşrulaştıran bir eserdir. Hoca Esad Efendi, bizzat taraf olarak bu olayların içinde yer almış ve baskının dozunun artırılması için saray hizmetinde bulunmuştur. Eserinde Bektaşilerin ortadan kaldırılmasına ilişkin açtığı özel başlık tam olarak şöyledir: "Zındık, mülhid yapılı Bektaşilerin izalesi ve İslam beldelerinin aşağılık sapık topluluklardan tasfiye edilmesi beyanındadır."
Hoca Esad Efendi’nin bu eseri yazdığı dönemde; tıp, tarih, matematik, edebiyat ve coğrafya alanında eserler üreten, Osmanlı-Türk tıbbının çağdaşlaşmasındaki öncü rolüyle tanınan bir başka isim dikkat çeker: Şanizâde Mehmet Ataullah Efendi (1771-1826). Şanizâde, modern tıp bilgilerini aktarmak üzere Almancadan beş ciltlik devasa bir eser çevirmiş ve bu çalışmanın 1820'de basılan bölümleri Osmanlı’da basılan ilk tıp kitabı unvanını almıştır. Aynı zamanda devlet tarihçiliği (vak'anüvislik) görevini yürüten Şanizâde, XIX. yüzyılın ilk yarısında yetişmiş en önemli bilim insanlarından biri sayılır. "Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi" adlı akademik toplulukta da fen dersleri veren Şanizâde'nin bu cemiyeti, 1826'daki operasyonlar sırasında "mezhepsizlik, Bektaşîlik ve dinsizlik"le suçlanarak kapatılmış ve üyeleri sürgüne gönderilmiştir.
Şanizâde Mehmet Ataullah Efendi, "Bektaşi olduğu" gerekçesiyle vak'anüvislik görevinden azledilmiştir. Peki, ondan boşalan makama kim atanmıştır? Bu sorunun cevabını Alman Türkolog Dr. Georg Jacob, Beiträge zur Kenntnis des Derwisch-Ordens der Bektaschis (1909) adlı çalışmasında açıkça verir: "Vak'anüvislik görevinde bulunan Şânizade, Bektaşi olduğu öne sürülerek görevinden alındı. Ondan boşalan Vak'anüvislik makamına ise Hoca Esad Efendi geçti."
Görüldüğü üzere, Vaka-i Hayriye’yi planlayan ve meşrulaştıran Hoca Esad Efendi, tasfiye edilen meslektaşının makamına oturarak ödüllendirilmiştir. Bu durum, yaşananların asla bir tesadüf olmadığını, sistemli bir tasfiye planının ürünü olduğunu açıkça göstermektedir. Devletin "Hayırlı Olay" diye tanımladığı bu süreç, aslında bir yıkım ve kıyım tarihi, yani "Vaka-i Şerriye"dir.
İnsanlık hafızasında derin izler bırakan bu trajedi, 15 Haziran 1826 tarihinde yaşanmıştır. Zamanın döngüsel akışı içinde takvimler 15 Haziran 2026 gününü gösterdiğinde, bu büyük yıkım ve kıyımın üzerinden tam olarak 200 yıl geçmiş olacaktır. 15 Haziran 1826'da gerçekleşen bu olay, aradan kaç asır geçerse geçsin, köklü bir inancı ve kültürü yok etmeye odaklanmış sistemli planların tarihteki somut vesikası olarak kalmaya devam edecektir.