Hakan'ın Ardında: Suyun, Adaletin ve Vicdanın İzinde

Sessizliğin İçindeki Çığlık

Bazı insanlar vardır, yaşarken sessizdir ama ölümüyle yankılanır.

Hakan, o insanlardan biriydi.

Onun sesi, rüzgârın ormana dokunduğu yerde, suyun kayaya çarptığı noktada yankılanırdı. Çünkü o, suyun hakkını, toprağın sesini, karıncanın yolunu savunurdu.

Yaşamı boyunca ne bir mevki, ne bir servet, ne de bir alkış bekledi.

Onun için hakikat bir görevdi; adalet bir vicdan, doğa ise kutsal bir emanetti.

Hakan, bu ülkenin en ücra vadilerinde, en unutulmuş köylerinde, "gelişme" adı altında yapılan yıkımların tanığı ve direnişçisiydi. HES projeleriyle kesilen derelerin feryadını, topraklarından koparılan insanların öfkesini, öldürülen kuşların sessizliğini yazıya dökerdi.

O, kalemiyle hem gazeteciydi hem aktivist.

Ama hepsinden önce, insanın içindeki iyiliğe inanan bir yürekti.

Onun ölümü, yalnızca bir insanın ölümü ile, bir vicdanın susturulmasıydı.

Fakat biz, o suskunluktan bir yankı doğuracağız.

Çünkü Hakan, bir kişiden çok daha fazlasıydı: bir fikir, bir direniş, bir umut.

Suyun Hakkı, Toprağın Adaleti

Hakan, doğayı bir manzara olarak değil, yaşayan bir bütün olarak görürdü.

Ona göre bir dere yalnızca su değildi; balığın evi, ağacın sesi, köylünün ekmeği, kuşun yolu, hatta insanın vicdanıydı.

"Bir suyun yönünü değiştirirsen, bir halkın kaderini değiştirirsin," derdi sık sık.

Ve bu yüzden HES projelerine karşı çıktığında, aslında yalnızca bir çevre meselesini değil, bir adalet meselesini savunuyordu.

Türkiye'nin dört bir yanında, "enerji" adı altında yapılan bu projeler; üpüpüü deliyor, dereleri borulara hapsediyor, köylüleri topraklarından koparıyordu.

Devlet, şirketlerle el ele veriyor; doğa, kâğıt üzerindeki bir "rant planı"na indirgeniyordu.

Ama Hakan buna sessiz kalmadı.

Elinde kamerasıyla, defterinde notlarıyla, suyun izini sürerek köy köy dolaştı.

Kimi zaman köylülerin sofralarına oturup dinledi; kimi zaman jandarma barikatının önünde gazeteci kimliğiyle değil, bir insan olarak durdu.

O yazmazdı, tanıklık ederdi.

Yıkılmış bir derenin kenarında, balıkların cansız bedenlerine bakarken sessiz kalamazdı.

Bir karıncanın suya düşüşünü bile görse, o suyun kirletilmesine isyan ederdi.

Onun için doğa, bir "kaynak" değil; kutsal bir yaşam zinciriydi.

Ve o zincirin her halkasında insanın sorumluluğu vardı.

Hakan'ın mücadelesi, yalnızca doğa için değil, aynı zamanda hakikat için verilen bir savaştı.

Çünkü bu ülkede adalet, çoğu zaman güçlülerin yanında duruyor, sesi çıkan susturuluyordu.

Hakan, susturulanlardan biriydi.

Yazdıkları, birilerini rahatsız etti; söyledikleri, düzenin sessizliğini bozdu.

Bir gece dövülerek öldürüldüğünde, aslında hepimizin susturulmuş vicdanı bir kez daha kanadı.

Ama onun ölümü bile sessizliği getiremedi.

Çünkü Hakan'ın ardında bıraktığı şey bir beden değil, bir direniş ruhuydu.

Onun not defterinde yarım kalmış cümleler, şimdi bir halkın belleğinde tamamlanıyor.

Her derenin sesi, onun kaleminin yankısıdır artık.

Adaletin İzinde, Hakan'ın Işığında

Hakan artık aramızda değil.

Ama onun sesi hâlâ dağlarda yankılanıyor,

derelerin çağlayanında, kuşların kanadında, toprağın kokusunda yaşıyor.

O susmuş olabilir, ama onunla birlikte büyüyen vicdan asla susmadı.

Adalet, bu ülkede çoğu zaman gecikir.

Kimi zaman hiç gelmez.

Katiller bulunmaz, dosyalar kapanır, hafızalar unutturulmak istenir.

Ama bazı isimler, zamana yenilmez.

Hakan da onlardan biri.

Çünkü o, adaletin yalnız mahkeme salonlarında değil, doğanın içinde de var olması gerektiğini hatırlattı bize.

Bir ağacın kesilmesinde, bir derenin kurutulmasında, bir köylünün toprağından sürülmesinde de adalet aranmalıydı.

Bugün onun yokluğunda, geriye yalnızca bir yas değil; bir sorumluluk kaldı.

Hakan'ın bıraktığı yerden yürümek, onun mücadelesini büyütmek demektir.

Bu yazı, o yürüyüşün bir adımı.

Bir anma değil, bir devam.

Çünkü Hakan yalnızca bir gazeteci, bir çevreci ya da bir aktivist değildi.

O, insanın doğayla yeniden bağ kurabileceğine inanan bir ruhtu.

Ekonomik çıkarların, siyasal hesapların, kirli propagandaların arasında tertemiz kalmayı başarmış bir vicdan.

Karıncayı ezmemek için yolunu değiştiren bir insanın, koca bir düzenle nasıl savaşabileceğinin kanıtıydı.

Ve şimdi, o mücadelenin sesi olmak bizim görevimiz.

Çünkü Hakan'ın ölümüyle susan yalnızca bir kalem değil, bir ülkenin adalet duygusuydu.

O duyguyu yeniden uyandırmak, onunla omuz omuza durmak, adaletin, doğanın ve insanın onurunu savunmaktır.

Belki adalet gecikiyor.

Belki hâlâ karanlık çok.

Ama Hakan'ın ışığı o karanlığı deliyor.

O ışık, şimdi bizde.

Ve biz, onun başladığı yerden devam edeceğiz — ta ki her derenin suyu özgürce akana,

her karınca yoluna dokunmadan geçene, her insan adaletle nefes alana kadar.