Gelecek umudu ile “olağan”ı aşıp surları yıkan koçbaşıdır ütopya[1]

“Ütopya ufuk çizgisinde duruyor.

Ona iki adım yaklaştığımda

iki adım geri çekiliyor.

Eğer on adım ilerlersem,

hemen on adım öne geçiyor.

Ne kadar uzağa gidersem

gideyim ona erişemiyorum.

Peki o zaman ütopyanın amacı ne?

Amacı şu: bizi harekete geçiriyor.”[2]

“Ütopyanın sonu mu?”[3] veya “Distopik manzaraya cevap verecek bir ütopyayı kim, ne zaman yazacak?”[4] soru(n)larıyla müsemma “ilginç bir çağ”da yaşıyoruz: Ütopya ile distopya arasında bir yerdeyiz. Bir tarafta tünelin sonundaki ışığı görüyor ve oraya nasıl gideceğimizi biliyoruz. Öte yandan karanlıktayız, zincirlendiğimiz bir “Araf”tayız…

Nikolay Berdyaev, “Ütopya her zaman totaliterdir, totaliterlik her zaman ütopyacıdır,” ve kimileri de “İmkânsız mükemmeliyet” ya da “Düşlenen ama mümkün olmayan” veya “Ütopya göle maya çalmaktır,” derlerse de inanmayın; yalan söylüyorlar.

Hem gölün hepsinin yoğurt olmasını istemekte ne kötülük var? Montpellier Üniversitesi’nden Etnoloji/ Sosyoloji profesörü Jean Servier’nin, “Ütopya, düşgörenlerin ya da gezginlerin bize sunduğu şekliyle, bitimsiz bir şimdiki zamanda donup kalmış bir dünyayı anlatır. Yani, kaygılarından kurtulmuş insanın kentidir,” vurgusu “es” geçilebilir mi?

Hayallerin, “Ütopyaların dahil olmadığı bir dünya haritası bakmaya bile değmez,” dememiş miydi Oscar Wilde?

Ütopya düşüncesinin çıkış noktasının insan(lık)ın umut etme, hayal kurma gücü olduğunu ve bu umut ile hayalin en kusursuz, adaletli sistemin var olduğu tahayyülüyle taçlandırıldığını unutabilir miyiz?

Yunanlı şair Hesiodos’un M.Ö. VII. Yüzyıla tarihlenen ‘Theogonia-İşler ve Günler’[5] başlıklı yapıtında “Altın Çağ”, insanların kalplerinin bütün kederlerden uzak, zor iş ya da acı olmadan huzur içinde yaşadıkları, bereketli topraklarda her türlü ürünü bolca bulabildikleri çağ olarak tasvir edilerek yüceltilmişti.

Evet, ütopyaların ezilenler açısından “olmazsa olmaz” olduğu şüphe götürmeyen hakikâttir. Hem de TDK sözlüğüne göre, “Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce,” “mümkün olmayan” bu mefhum olarak sunulmasına rağmen…

Yeri geldi aktarayım… Henri Lefebvre’e ‘Radio France’ muhabir sorar: “Sizi kızdırmak istemiyorum ama sizin için ütopiktir deniyor!”

Onun yanıtı nettir: “Bilakis... Beni onurlandırıyorsunuz... Evet, ütopyayı hak görüyorum... Bakışlarını ufukla sınırlayıp, sadece gördükleriyle yetinenler, pragmatizmi üstlenip sadece eldekiyle yetinenlerin dünyayı değiştirmek konusunda hiçbir şansları yoktur... Yalnızca gözle görünmeye doğru bakanlar, ufkun ötesine bakanlar gerçekçidirler. Bunların dünyayı değiştirme şansları vardır... Ütopya ufkun ötesinde olandır... Analitik aklımız kesinlikle neyi istemediğimizi, neyin mutlaka değişmesi gerektiğini kesinlikle bilir... Ama gelecek olanı, bizim istediğimizi, tamamen başka dünyayı, yeniyi, sadece bizim iç bakışımız, sadece içimizdeki ütopya bize gösterir.”

Kimse inkâr edemez… “Olan” ile “olması gereken” ayrımını vurgulayan ütopya(lar) devrim(lerin) fabrikalarıdır.

“Devrimler kolay kolay kendilerine ilham veren ütopyacı hayalleri unutturmaz. Hatta diyebiliriz ki, döneceği bir Ütopyası olmayan her toplum çürümeye mahkûmdur.”[6]

“Dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmış her hareketin bir ütopyası, günümüzün ıstıraplarını hafifletecek çabalarını ödüllendirecek bir gelecek hayali vardır.”[7]

Her devrimci atılım ütopyacı hayallerden güç alır. Devrimci atılımlar ayağını, kısmen, tahayyül edilen bir evrene basar. Atılım süreci, tahayyül edilen evrenle mevcut evren -statüko da denilebilir- arasında bir savaş dönemidir.

Ütopyaların kaynağı ve devindirici gücü hayatın gerçekleriyken; onsuz reform da, devrim de ol(a)maz. ( “Sabırla koruk helva olur”. “Zorda kalana Hızır yetişir” derler ya, o ütopyadır işte).

Çünkü ‘Umut’ ve ‘Ütopya’, devrimin motorudur ve yaşanan her anda mevcuttur.

Eklemeden geçilmemeli: Ütopyalar sadece eleştirmekle ve alternatif bir dünya sunmakla da kalmaz; aynı zamanda hem dolaylı olarak kitlelerin örgütlenmesine yol açarlar, hem de grupların kolektif etkinliklerini biçimlendiren ve düzenleyen bir rol üstlenirler.

Ütopyalar, çoğunlukla toplumsal krizlere bir yanıt olarak ortaya çıkar ve toplumların dönüşümünü hızlandırır.

Örneğin XVI. yüzyılda şatoların, kiliselerin tarumar edilişine, kızıl bayrakların cüretkârca dalgalandırılmasına, tabii ki en gelişmiş toplumsal manifestoların da yazılmasına ütopyalar yol gösterdi.

Kolay mı?

Ütopyanın sorgulayan, sarsan ve aydınlatan bir işlev gördüğü, insanlık tarihinin her önemli dönemecinde yeniden ve yeniden kanıtlanmıştır; onlar sadece eleştirmekle kalmaz, toplumları aydınlatır ve böylece insanların özgürleşmesine önayak olurlar.

Eleştirel karşıtlık olarak ütopya, umuda ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ortaya çıkar; sadece bir şeyin düzgün gitmediğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda farklı bir dünyanın yaratılabileceğini de va’z eder; Alevîlerin “Rıza Şehri” gibi.[8]

Uzun süreli ahlâki, siyasi, düşünsel, toplumsal ve ekonomik krizler, ütopyaların mayalanmasını hızlandıran etkenlerdir. Bu sürede ütopyalar, toplumlara “Bir şeylerin düzgün gitmediği” duygusunu hissettirir. Verili düzen(sizliğ)in eleştirisi üzerinde yükselen ütopya, daha iyi bir gelecek için mücadele edilmesi gerektiğini anımsatır. Yani bir bakıma ütopya, harekete geçmek için kılavuzluk eder.

Var olan toplumsal koşulların değişimine dair bir tasarımın bilincidir ütopya.

O, insanlığın huzur ve barış içinde yaşadığı, yaşamın değerli/ sürdürülebilir olduğu bir geleceğe işaret eder. Acının, adaletsizliğin, cehaletin, şiddetin olmadığı bir yaşamı ve sınıfsal ayrımların ortadan kalktığı hâli betimlerken, ütopyaların mesajı insan(lık)ın geleceğine dair umudu, inancı içerir.

O hâlde, ütopyanın mevcut olmayan, tasarlanmış ideal toplum anlamını taşımasının yanına, sadece gelecekle ilgili değil, kurgulandığı döneme dair soru(n)ları ele alıp, bunlara dair çözümler geliştiren ufuk olduğunu da eklemek gerekir.

Tekrarlıyorum: Distopik zamanlarda ütopy(alar)a muhtacız.

Çünkü Tomris Uyar’ın, “Bir ütopyaya varma telaşında değildiler, kopkoyu, kapkara koşullarda bile günü gününe direnmek derdindeydiler,”[9] betimlemesiyle malûl “post-modern zamanlar”da Jean-Paul Sartre’ın, “Katiller hayal gücünden yoksundur”; Virginia Woolf’un, “Gerçeklere ulaşmak pek zor olduğundan, hayal kuralım”; John Ruskin’in, “Hayal gücünün mutlu bir çabaya girebilmesi için biraz da sıkıntı görmesi gerekir”; Gloria Steinem’ın, “Hayal kurmak da bir çeşit plan yapmaktır”; George Bernard Shaw’ın, “Bazı insanlar bir şeyleri görüp ‘Neden’ diye sorar. Ben ise hiç olmamış şeyleri hayal eder ve ‘Neden olmasın’ derim,” vurgularını “es” geçmeden, unutmayalım: “Hayal kurmak özgürlüktür; hayal kurmadan özgür olamazsınız.”[10]

Ancak eklemeden geçilmemeli: Ütopya(lar), sadece özgür hayal gücünün ürünü değildir. O(nlar), içten/ tabandan gelen zorunluluk ile müsemmadır.

Meseleyi biraz daha açarsak…[11]

“NE”LİĞİNE DAİR

Ahmet Telli’nin, “insanlar rüya görmüyor/ ve sıfır nedir biliyorlar/ düş kuranlarsa çoktandır/ meczup sayılıyor artık// çölde keşfedildi ve yeniden/ bir kez daha kaybedildi ütopya,” dizelerindeki koşullarda; bazen “pejoratif/küçümseyici” bir anlam yüklenen ütopya, ayakları yere basan gerçekçi tutumun ufkudur.

İnsan(lık)ın her döneminde beslendiği başkaldırılarla yaratılan ütopya, ilk kez 1516’da Thomas More’un ‘Utopia’ yapıtında kullanılan kavramdır. İki Yunanca kelimenin karışımından oluşmuştur: Eutopia; “good place/ güzel yer” ve Outopia “no place/ hiçbir yer”.

“Zamanı hiçbir zaman gelmeyecek olan ideal,” diyenler de vardır ona ilişkin.

Aslı yok bunun; “Mükemmel toplum düşüncesinin peşinde koşturan güzel insanlar her çağda var olmuştur. Mükemmel sıfatı ise her şeyden önce zıtlaşmayı, çekişmeyi, çelişkiyi dışlar doğal olarak. Eksiksiz, kusursuz, tam bir toplumdur Ütopya’da kurulan toplum. Bulandırıcı, keder veren hiçbir unsuru barındırmaz bünyesinde. Mükedder değildir. Mükemmeldir.”[12]

Çünkü insan(lar)ın umutlarını, itirazlarını besleyen ütopyalar, “gerçekleşmesi imkânsız” ilan edileni isteyen cüretkâr gerçekçiliktir. O, gerçekleşmesi imkânsız olan değildir; olsa olsa erken söylenmiş hakikâttir.

Ütopya(lar), baskı altında tutulan beyinlerin üretkenliklerine devam edebilmek için kurguladıkları, tasarladıkları, düşledikleri, dünyayı değiştirebilme gücü verenler için uğruna savaşılan bir gelecek öngörüsüdür.

İhtiyaçtan doğan ütopyalar insan(lık)a sunulan bir düş; distopyalar ise karabasanken; ütopya kavramının doğuşu antik Yunan’a kadar uzandığına göre, ona yönelik arzu, istek ve mevcut durumdan hoşnutsuzlukların varlığı gerçektir.

Ütopya’nın hâlâ taze kalma nedeni, geleceği tahayyül etmesi ve öngörmesi yanında, insan(lık)ı ezip/ sömüren koşulların hiç değişmemesi ve hatta ağırlaşmasındandır.

Hayat ütopyalara doğru ilerliyorken onlar imkânsız değil, “ulaşılabilir”dirler.

Ütopyalar, öngörmek, inanmak, hayal ve isyan etmektir.

Ütopya salt insan(lık)ın hayali değildir. Deniz kenarında bir eve sahip olmak veya çok para kazanmak “ütopya” olamaz. Ütopya, var olan bir kriz sonucu zihinlerde biçimlenen toplum tasarımıdır.

“Olağan” denilen akıl(sızlığ)ın egemen duvarlarını yıkabilen ütopya radikaldir; başka türlüsü de olamaz. Onun için olanaklı ya da olanaksız diye bir şey yoktur. O, ezenlerin ekonomi-politiğe karşı itirazıyla müsemmadır.

Eşitlikçi özgürlükçü temelde yükselip, insanlık değerlerini barındıran ütopya, ufuk çizgisinde parlayan, yaklaştıkça öteye kaçan, inatçı ışığın ta kendisiyken; “Belki oraya varamayacaksın. Ancak o ışık sayesinde karanlıkta yönünü şaşırmadan kürek çekmeye devam edeceksin,” dedirtendir.

“Olağan” denilen dünyaya itirazın ifadesi olarak ütopya, toplumun soru(n)larına -dolaylı dolaysız- çözümler sunarken; bugünde yaşatılan gelecektir.

Hayır, asla, “Gerçeğin pembeleşmesi” değildir o: Aksine analitik akıl, yer yer boyuna geçirilmiş bir halkayken, ütopya surları yıkan koçbaşıdır.

MUHTELİF ÖRNEKLER

Kötülüklerden arındırılmış, yepyeni, adil, özgürlükçü, eşitlikçi bir dünya özleminin, insan(lık)ın tarihinde derin kökleri vardır. İnsan(lık) tarihi böylesi bir dünyayı arama, hayal etme ve bu amaçla mücadele etme örnekleriyle doludur. Platon’un ‘Devlet’inden Thomas More’un ‘Utopia’sına, vd’lerine uzanan güzergâhta bun(lar)a ütopya(ların) tarihi demek yanlış olmaz.

Birkaçını sıralayacak olursak: Francis Bacon’ın, ‘Yeni Atlantis/ Nova Atlantis’i; Tommaso Campanella’nın, ‘Güneş Ülkesi’, Valantin Andrea’nın, ‘Hıristiyan Ülkesi’; John Barclay’ın, ‘Argenis’i; Gerard Winstanley’ın, ‘Devletin Yeniden Kuruluşu’; James Harrington’ın, ‘Oceana’sı; Étienne Cabet’nin, ‘İkaria’ya Yolculuk/ Voyage En Icarie’sı; François Rabelais’in, ‘Gargantua’sı; William Morris’in, ‘Hiçbir Yerden Haberler’i; Farabi’nin, ‘Medinet’ül Fazıla/ Erdemli Şehir’i, Ursula Le Guin’in, ‘Mülksüzler’i, vd’leri gibi…

“Olağan” denilen “düzen(sizliğ)in” reddinde hemfikir olan ütopyaların çeşitliliğine rağmen ana fikirleri ortaktır.

Mesela Platon’nun ‘Devlet’inde mal mülk ortaklığı söz konusudur. Thomas More’un ‘Ütopya’sında her insan eşittir. Seçilen kral beğenilmediği zaman değiştirilebilir.

Her kadın ve her erkek mutlaka tarlalarda çalışarak ülke ekonomisine ortak katkıda bulunur. Savaş ise son seçenektir. Eşler istedikleri gibi seçim yapma hakkına sahiptir.

Ütopyalar içinde ilgimi en çok çeken, Thomas More’un toplumsal-ekonomik açıdan eşitlik sağlayan düzene ilişkin kaleme aldıklarıdır.

“UTOPİA’DAN SATIRLAR[13]

“Mülk sahipliğini ortadan kaldırmak, memleketin zenginliğini eşitçe, doğrulukla dağıtabilmenin ve insanlığı mutluluğa kavuşturabilmenin tek yoludur. Mülkiyet hakkı toplumsal yapının temeli oldukça, en kalabalık ve en işe yarar sınıf, yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacaktır”...

“Az bulunan altınla gümüşe değer bindiren ise insanlığın aptallığı olsa da ütopyalılar hoşgörülü doğa ananın su ve toprak gibi her şeyin en iyisini bol miktarda bize sunduğuna, değersiz ve işe yaramaz şeyleri ise derinlere saklayarak bizden gizlediğine inanıyor”...

“Utopia’lılar kendi geleneklerine uygun ama altını tanrılaştıran bizim törelerimize aykırı bir kullanma yolu bulmuşlar. Yiyeceklerini, içeceklerini topraktan ya da camdan güzel, biçimli ama az değerli kaplara koyarlar; altın ve gümüşüyse, ortak evlerde olsun, özel evlerde olsun, en bayağı işlerde kullanırlar. Hatta oturaklarını bile altın ve gümüşten yaparlar. Kölelerinin zincirlerini, çok kötü suçlar işlemiş mahkûmların nişanlarını yapmak için bu madenlerden yararlanırlar. Mahkûmların parmaklarında ve kulaklarında altın halkalar, boyunlarında altın gerdanlık, başlarında altın bir çember vardır.

Kısacası, altını ve gümüşü kepaze etmek için ellerinden geleni esirgemezler. Başka yerlerde, insanın elinden altınlarını almak ciğerini sökmek kadar acı bir şeydir. Utopia’daysa altınlarını yitirmek kimsenin umurunda değildir”…

“Hâlbuki gözümüz bir fark göremedikten sonra bir taş altın olmuş olmamış ne fark eder?”…

“Dünyada hiçbir şey bir insanın canıyla eş değerde olamaz”...

“Ruhumu bu kadar irkilten bir yaşam tarzı beni mutlu edecek öyle mi?”…

“İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır”...

“Bütün zenginliğin bir avuç açgözlü insanın elinde bulunduğu ve çoğunluğun sefalet içinde yaşadığı bir toplumda kimse mutlu olamaz”...

“Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur. Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları köreltir, insanları acı çekmeye, köle olarak yaşamaya alıştırır: Öylesine ezer ki onları, boyunduruklarını sarsmaya güçleri kalmaz”...

“Halkın zengin ya da özgür olması kralın aleyhinedir. Çünkü zengin ve özgür olanların, zorbalığa ve haksızlığa tahammülü olmaz”...

“Herkes bilir ki bütün canlı varlıklarda aç gözlülüğün nedeni ya korku ya da yoksulluktur. İnsanda ise sadece kendini beğenmişlikten gelir açgözlülük”...

“Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal yapmaz arılar başkalarının alınteriyle geçinmekte, topraklarında çalışanlardan daha fazla yararlanabilmek için onları derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler”...

“Kibirli insan, mutluluğunu kendi rahatlığı üzerine değil, başkalarının acıları üzerine inşa eder”...

“Paranın her şey olduğu çağımızda yalnız lüksün ve ahlâksızlığın buyruğunda çalışan bir sürü boş ve yararsız zanaatlar görülüyor”...

“Her dürüst yurttaşın, her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir”...

“Kendi rahatını sağlamaya çalışırken başkasını rahatından etmek, haksızlığın ta kendisidir”...

“İnsan ne kadar yükselirse, bir o kadar kötü olur düşüşü”...

“Akıllı adamın yapacağı şey, hastalığı önlemektir, hasta olduktan sonra ilaç derdine düşmek değil. Acıyı dindirmekten çok, önlemeye çalışmalı”...

“Milyonlarca çocuğu bozucu, körletici bir eğitimin pençesinde bırakıyorsunuz. Erdem çiçekleri açabilecek bu körpe fidanlar gözlerinizin önünde kurtlanıyor; büyüyüp suç işledikleri zaman, yani içlerine çocukluktan giren kötülük tohumları acı meyvelerini verdiği zaman ölüm cezasına çarptırıyorsunuz onları. Sizin yaptığınız nedir, biliyor musunuz? Asma zevkini tadabilmek için hırsızlık yaratmak”...

“Ütopya’da gelir eşitsizliği olmadığı için ne fakir bir kimse var ne de bir şeyin eksikliği çekiliyor. Kimsenin kendine ait malı olmadığı hâlde, Ütopya’da herkes zengin”...

“Paranın gerekli olmadığı bir toplumda yoksulluk da olmaz”...

“Toplum her insana eşit bir güvenlik sağlamadığı sürece, bir insanı para çaldı diye öldürmek doğru değildir”…

“Siz önce hırsızlar yaratıyorsunuz, sonra da onları hırsızlık ettikleri için cezalandırıyorsunuz”...

“Hırsızlara en ağır cezaları verecek yerde toplumun bütün üyelerine yaşama olanakları sağlarsanız ve kimse kellesi pahasına çalmak zorunda kalmazsa, daha iyi olmaz mı?”…

“Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışsa niçin suçlu sayılmasın?”…

“Halk yararına çalışıyoruz diye kendi ceplerini doldurmak için icat etmedikleri yol yoktur. Onlar bütün aşırdıklarını nasıl yaparım da korurum diye kaygılanıp dururlar. Zavallıları da nasıl ucuza çalıştırır, ezerim ve sırtlarından geçinirim diye düşünür dururlar. Bütün bu düzene bir de iktidar süsü verirler, halkın temsilcileri olduklarını ileri sürerler ve bütün bunlara yasa kılıfını geçirirler”...

“Avrupa’da zorbaca saltanat süren kralların baskısı varken, Utopia’da kralsız bir özgürlük vardır; Avrupa’da yıkıcı bir kargaşa varken, Utopia’da kusursuz bir düzen vardır; Avrupa’da vicdan özgürlüğü yokken, Utopia’da dinsel açıdan hoşgörü vardır; Avrupalılar para kazanmayı ve mal mülk edinmeyi düşünürlerken, Utopia’lılar kafalarını bilgiyle donatmayı düşünürler”...

“Haksızlıkları bir vuruşta ortadan kaldıramıyoruz diye, halka hizmet etmekten vazgeçmek doğru mudur? Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?”…

“Kelimeyi değiştirmek meseleyi değiştirmez”...

7 Şubat 1478-6 Temmuz 1535 kesitinde İngiltere’de yaşayan Thomas More, 1516’da kaleme aldığı ‘De Optimo Reipublicae Statu Deque Nova Insula Utopia’ veya ‘Utopia’ kitabıyla maruftur.

Yetkisi sınırlandırılmış bir monarşiyi, köleliği ve ölüm cezasını savunup, ayrıca mülkiyete karşı olması yanında, üretim araçlarının toplumsallaştırılması gerektiğin vurgu yapan hukukçudur.

“Silahla kazanılan şeref, şerefsizliklerin en büyüğüdür,” diyen onun “Vatana ihanet suçlama”sı ile kellesi kopartılır ve kesilen kafası ibret-i âlem olsun diye Londra Köprüsü’nde halka teşhir edilir.

1535’de yargılandığında, kralı Katolik kilisenin başı olarak kabul eder ise affedileceği söylendiğinde, “Suç, düşüncesini başkalarına yaymakla olur. Oysa ben sustum sadece. Böyle sustum diye hiçbir yasa beni, adalete göre, haklı olarak cezalandıramaz.” “Kendini beğenmek öyle bir cehennem yılanıdır ki, insanın yüreğine sinsice süzülüp girer, onu zehirleyip gözünü kör eder, daha güzel bir hayata giden yoldan saptırır onu. Bu sürüngen, insanların öylesine içine işler ki, ona koparıp atmak kolay olmaz,” yanıtını verip, beş gün sonra da idam edilecektir.

İdam kararı kendisine açıklandığında güler yüzüyle şunları der: “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliğini gösterdiği için.”

“Sonra da şölene gider gibi giyinip, celladı yanına geldiğinde ona bir altın lira hediye etti. Cellat geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince, celladı ayağa kaldırıp öptü. Başını kütüğün üstüne koydu. Sakalını yana çekti. Son şakasını yaparak, “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın.”

Özetle ilginç bir yaşamı vardı. Hukuk öğrenimi gördüğü yıllarda manastırda yaşamaktaydı. Rahip olmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu. 1501-1504 kesitinde keşiş olmak için manastıra çekilen Thomas More, 1504’te avam kamarası seçimlerine katıldı. Parlamentoya seçilince manastır hayatına son verip, ertesi yıl Jane Colt ile evlendi.

Hollandalı yazar Erasmus’la 1499’da tanışmış, aralarında sıkı bir dostluk başlamıştı. Öyle ki Erasmus, 1509’da basılan ‘Deliliğe Övgü’ başlıklı yapıtını Thomas More’a adayacaktı.

Avukatlık yaparken, parlamentoda yasama faaliyetlerine katılan More, kralların mutlak iktidarına şiddetle karşı çıkıp, düşüncesini etrafıyla paylaşıyordu.

Bu yüzden Kral VII. Henry’nin öfkesini üzerine çekti. Onun öfkesinden kurtulmak için seyahate çıkmak zorunda kaldı. VII. Henry’nin 1509’da ölmesi üzerine ülkesine geri döndü. Ertesi yıl yargıçlığa atandı.

Chelsea’de huzurevi kuran Thomas More, 1517’ye ayaklanan yoksulları yatıştırıp isyanı önleyerek, isyanın liderlerini idamdan kurtardı.

Aynı kesitte Kral tarafından kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken’e elçi olarak gönderilip, başarılı diplomasisi ardından 1521’de şövalye unvanını kazandı.

Diplomatik görevinin ardından Hazine Bakanlığı’nda yardımcı veznedar konumunda görev yaptı. Kariyeri giderek parlayan Thomas More, bir süre sonra kralın sekreteri olarak da görev yapmaya başladı.

Ancak başlangıçta Kral’ın düşüncelerini paylaşan o, Kral’ın zamanla Protestanlığa artan ilgisi ve kiliseye negatif düşüncelerinden rahatsız oldu. Çünkü o, Katolik kilisesine yürekten bağlıydı.

Protestanlığı eleştiren kitaplarıyla Kral ile ilişkisini gerdikten sonra 1531’de Kral’a bağlılık yemini etmeyi reddetti.

Parlamentonun Anne Boleyn’i İngiltere’nin Kraliçesi olarak ilan edebileceğini kabul etmesine rağmen, bağlılık yemini etmeyi reddetti, zira bu Papa’ya karşı bir davranış olurdu.

Bu yüzden tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırıldı.

Karl Kautsky’nin “sosyalist düşünür” olarak betimlediği, Moskova’daki Kızıl Meydan’da adı sosyalist düşünürler arasına geçen Thomas More’un ‘Utopia’yı yazmasındaki temel etken yolsuzluk, yoksulluk, sebepsiz yere çıkarılan savaşlar, mutlak monarşilerin gücünü kötüye kullanması vd. kötülüklere karşı insanları bilinçlendirme isteğiydi.

XVI. yüzyılda kaleme alınmasına rağmen, hâlen tartışılan ‘Utopia’, olması gereken ideal bir dünya tasavvuru olmanın yanında, yozlaşmış “Avrupa medeniyeti”ne bir eleştiri özelliği taşımasıdır.

Thomas More’un ‘Utopia’ yapıtında savaşın, suçun, adaletsizliğin, ölümcül hastalıkların olmadığı bir hayali adadan söz edilir.

‘Utopia’da her biri aynı plana uygun olarak inşa edilmiş 54 kent vardır. Her kent 30 km2 araziye sahipken, 6 000 aile yaşamaktadır. Fazla sayıda çocuğu olanlar, bu çocuklardan bazılarını diğer ailelere vermektedirler.

Adada gıdalar herkese eşit biçimde paylaştırılır. Yani hiç kimse fazla pay almamaktadır.

Günlük çalışma hem erkekler hem de kadınlar için altı saatle sınırlandırılıp, boş zamanlarda güzel sanatlar, edebiyat, bilimle ilgili çalışma yapılmaktadır. Kavga etmek sadece kendini savunmak amacıyla yapıldığında hoş görülmektedir. Kuralları ihlâl edenler kölelikle cezalandırılırdı.

Erkek ya da kız, tüm çocuklar edebiyat, matematik, güzel sanatları içeren kapsamlı eğitim almaktadırlar. Devlet eğitimin verilmesinden, eğitimi verebilecek kapasitede öğretmenlerin yetiştirilmesinden sorumludur. Ayrıca, erkek öğrenciler ve kız öğrenciler arasında herhangi bir ayrım yapılmamaktadır.

Kaleme alındığı döneme göre irdelenmesi gereken ‘Utopya’, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesine esin kaynağı olmuştu.

SOSYALİSTLERİN ÜTOPYASI

Ütopyadan, ütopyacı toplumculuğa; oradan da bilimsel sosyalizmin sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız enternasyonalist ütopyasına geldik.

Platon, Tommaso Campanella, Thomas More, Francis Bacon vd’leriyle, Saint-Simon’lu, Charles Fourier’li, Robert Owen’lı ütopik sosyalizmin yolunu açanların düş(ünce)lerini bilimsel sosyalist Karl Marx, Friedrich Engels, V. İ. Lenin sistematize eder.

Bilimsel ol(a)mayanın karşısına Marksizm-Leninizm “bilimsel sosyalizm” olarak çıkar.

Karl Marx ile Friedrich Engels’in yapıtlarında ütopyacı sosyalist olarak anılan Saint-Simon’u, Charles Fourier’yi ve Robert Owen’ın ötesine geçilir.

Karl Marx ile Friedrich Engels’e göre, ütopik sosyalistler sınıf çatışmalarını ve egemen toplum biçimindeki parçalayıcı öğelerin etkisini gerçekten görebilmişlerdi. Ancak daha çocukluk çağındaki emekçi sınıf onlara, bağımsız siyasal davranışı olmayan bir sınıf gibi görünmüştü.

Marksist öğretinin genel şekillenişini şöyle tariflemek mümkün: Karl Marx ile Friedrich Engels, ütopik sosyalizmi bilimsel temellere taşıyarak sosyalizmin ahlâki, kurgusal ve tesadüfi bir toplum kurgusu olmayıp, sınıflar mücadelesinde şekillenen “bilimsel nedenlerini” ortaya koyarlar.

V. İ. Lenin’de ise Marksist öğreti bir “ideoloji” hâline gelir. Proletaryanın kendi sınıf çıkarı ve iktidar olma ufkuyla çelişkileri çözerek toplumu özgürleştirme gerçekliğine bürünür.[14] Marksist-Leninist siyaset tarzı yeni bir nitelik ve biçim kazanmıştır.

Ütopya kavramı Karl Marx ile zirveye çıkıp; Ekim Devrimi ile birlikte uygulama alanı bulmuştu. Ütopyacılık Rus Devrimi’nde bir tür motor gücü hâline gelmişti. Devrimci çağın önemli bir sesiydi.

Ütopik sosyalistler konusunda “Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları eksik kuramlarla karşılandı,” vurgusuyla Friedrich Engels ekliyordu:

“Tam gelişmeye ulaşamamış ekonomik koşullara bağlı bulunan toplumsal sorunların çözümleri, salt düşünce ve hayal gücüyle insan kafasında beliriyordu. Toplum, alışılmış davranışlara aykırı davranışlar göstermekteydi. Öyleyse düzenin yeniden kurulması gerekliydi. Yeni ve kusursuz bir toplumsal sistem kurulması gerekiyordu. Bu sistemi propaganda yoluyla topluma kabul ettirmek ve gerektiğinde örnekler göstermek zorunluydu. Demek ki bu yeni sistemler birer ütopya olmak zorundaydı.”[15]

“Toplumsal faaliyetin yerini onların bulucu kişisel faaliyetlerinin alması gerekiyor, kurtuluşun tarihsel koşullarının yerini fantezinin alması, proletaryanın sınıf olarak adım adım gelişen örgütlenmesinin yerini kendi bulup çıkardıkları toplumsal örgütlenmenin alması gerekiyor. Onlara göre geleceğin dünya tarihi, propagandaya ve kendi toplum tasarımlarının uygulamada hayata geçirilmesine indirgeniyor. Tasarımlarında esasen en çok acı çeken sınıf olarak emekçi sınıfın çıkarlarını temsil ettiklerinin bilincindeler gerçi. Ama proletarya onların gözünde yalnızca en çok acı çeken sınıf olma özelliğiyle var. Gerek sınıf mücadelesinin gelişmemiş biçimi, gerekse kendi yaşam konumları, sınıf karşıtlığının çok üstünde olduklarını sanmaya götürmüştür onları. Toplumun tüm üyelerinin, en iyi durumda olanların da, yaşam koşullarını iyileştirmek isterler. Bu yüzden hiç ayrım gözetmeksizin sürekli toplumun tümüne, hatta özellikle de egemen sınıfa çağrı yaparlar. Çünkü sistemleri bir anlaşılsa, o sistemin en iyi toplum için en iyi tasarım olduğu kesin kabul edilecektir onlara göre.”[16]

Eklemeden geçmeyelim: Ütopik sosyalistler mükemmel toplumu inşa edecek ideal insanların var olduğunu varsayıyorlardı. Ancak kapitalizme alternatif bir toplumsal düzenini mümkün kılabilecek şey, toplumun üzerinde, aydınlanmış bir grup birey değil, işçi sınıfının çoğunluğunun kendi eylemiyle yaratıp, inşa ettikleriydi.

GEÇM(EM)İŞ PRATİK BİZİMDİR

Dediklerimi toparlamam gerekir ise, üç kelimelik bir ifade yeterlidir: Geçm(em)iş pratik bizimdir…

“Bugün dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır,” ifadesindeki üzere, sürdürülemez kapitalizm, “Başka bir yaşamın mümkün olmadığına, imkânsızlığa, ‘olağan’dan başka çözüm olmadığına” vurgu yapar! Bunu yaparken de, kendi “kaçış” yollarını aramaktan geri durmaz.

Bizim, yani ezilenlerini, sömürülenlerin mevcut koşullara itirazı, yeni ve eşitlikçi-özgürlükçü bir dünya talebi “ütopya” ise eğer, “onlar”ınki, “distopya”dır. Bilmem biliyor musunuz; milyarderler bir süredir bir cehenneme dönüştürdükleri bu dünyadan kaçmanın arayışı içindeler. Teknoloji oligarkları, “Grönland’da ‘özgür şehir’ kurmayı hedefleyen ‘Praxis’ adlı bir girişim başlattı. ‘Praxis’ bunun için 1.1 milyar dolar üzerinde fon toplamış durumda. Kendisini ‘dünyanın ilk dijital ulusu’ olarak tanımlayan bu gruba üye olanların sayısı Şubat 2026 itibarıyla 151 bini buldu. Web sitelerinde, “Praxis, erdem ve bilgelik peşinde koşan cesur insanlar için bir yuva olan, dünyanın ilk dijital ülkesidir. Amacımız, Batı medeniyetini yeniden kurmak ve gerçek kaderimizi, yani uzayda yaşamayı gerçekleştirmektir,” deniliyor.”[17]

O hâlde, vurgulayayım: Egemenlerin ifade ettiği gibi ütopya modası geçmiş, toplumsal işlevini yitirmiş bir kavramsa eğer, “tarihin sonu” gelmiştir!

Lakin mümkün olmayan tamı tamına budur! Yani soru(n) kapitalizmin yenilmezliğinde değildir…

Mesele, bugün ütopya kavramını ve ütopyacı düşünceyi geri kazanıp, ütopya tahayyülü üzerinden devrimci praksis geliştirebilmektir.

Unutulmamalı: Ernest Bloch, umudun ütopyacı işlevine dikkat çeker. Söz konusu içerik fikirlerde, ama en çok da hayal gücünde bulunur. Hayal gücü öngörülü bir şekilde hâlihazırdaki materyali farklı ve daha iyi bir gelecek imkânına/ tasavvuruna çevirme kapasitesine sahiptir; bu da onun ütopik işlevidir.[18]

İşte tam da bunun için devrimci düşünce/ davranış eylemi, hayal gücü, ütopya olmadan şimdinin verili sınırlarını aşamaz; yani radikal olamaz. Çünkü hayal gücü ileriye dönük bir eylem çağrısıdır.

Karl Mannheim ütopyayı, “Var olanın aşılması”[19] olarak nitelendirirken; umut ile hayal gücü her zaman ütopyalarıyla bizimledir ve geleceğe doğru uzanır.

Tam da burada, “Yönetimin doğrudan doğruya halkın veya halkın özgürce seçtiği temsilcilerinin elinde bulunduğu, bütün yurttaşların eşit olduğu bir zaman ve mekân var mıdır? Düşünüyorum da, belki Fransız Devriminin en ateşli döneminde, Paris Komünü’nde, Rusya’da devrim arifesindeki Sovyet seçimlerinde, Çin’de Kültür Devrimi sırasında, çok kısa süreliğine böyle deneyler yaşanmış olabilir; ama bunlardan da emin değilim. Kısacası bu tanım bir ütopya olarak kalmış,”[20] türünden zırvaları bir kenara bırakıp, ütopyanın aynı zamanda bir yol, yani Kartacalı Hannibal’in “Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız,” diye tanımladığı cüretkârlık olduğunu bir an dahi unutmayacağız.

Tıpkı Küba Devrimi ve sonrasında da sosyalizmi sadece ütopya değil, bir yol olarak da tanımlayan Fidel Castro’nun, “Ütopyaya inanmıyoruz. Bunun bir gecede yapılabileceğine inanmıyoruz. Bu bilincin yalnızca birkaç yılda gelişeceğine inanmıyoruz, fakat bu yöndeki mücadeleye durmaksızın devam etmezsek, bu yolda durmadan ilerlemezsek asla yaratılamayacağına inanıyoruz,” ifadesindeki üzere.

Evet, Fidel Castro’nun devrimci yaklaşımı sosyalizmi bir ütopya, ya da geleceğe ilişkin bir uygulama paketi olmanın ötesinde, mücadelenin sürekli sonsuzluk hâlini yol olarak ifade eder.

1966’da ‘El Mundo’da yayınlanan ‘Gerçek Devrimci Yol’ başlıklı yazısında da buna işaret edip, “Eğer sosyalist devrim yapmak için tüm zamanımızı herkese sosyalizm ve Marksizm’i öğretmeye hasretmek zorundaysak ve ancak ondan sonra devrime girişeceksek işimiz gerçekten zor demektir. Bilincin önce ve mücadelenin sonra gelmesi gerektiğini düşünmek yanlıştır. Önce mücadele gelmelidir, mücadeleden sonra kaçınılmaz olarak ve gittikçe artan bir şiddetle devrimci bilinç gelecektir,”[21] diyordu.

29 Nisan 2026 14:07:17, Muğla.

N O T L A R

[1] 6 Mayıs 2026: Alevîlik Okulu’nda “Ütopya(lar)” başlığında yapılan konuşma… Güney Dergisi, No:117, Temmuz Ağustos Eylül 2026…

[2] Eduardo Galeano.

[3] Ali Artun, “Ütopyanın Sonu mu?”, 17 Kasım 2017… https://www.e-skop.com/skopbulten/utopyanin-sonu-mu/3586

[4] Ahmet Ergenç, “Latife Tekin’in ‘Gör Dediği’: Distopya ve Ütopya?”, 27 Aralık 2018… https://www.k24kitap.org/latife-tekinin-gor-dedigi-distopya-ve-utopya-1985

[5] Hesiodos, Theogonia-İşler ve Günler, çev: Azra Erhat-Sebahattin Eyüboğlu, İş Bankası Yay., 2021.

[6] Edward Hallett Carr., 1917-Öncesi ve Sonrası, çev: Begüm Adalet, Birikim Yay., 2007, s.211.

[7] Edward Hallett Carr., 1917-Öncesi ve Sonrası, çev: Begüm Adalet, Birikim Yay., 2007, s.75.

[8] Rıza Şehri, Alevî-Kızılbaş inancında nefsin arındığı, mülkiyetin, ırkın ve sınıf ayrımının olmadığı, paylaşım, adalet ve sevgiye dayalı ütopyayı temsil eder. Maddi hırslardan arınıp “kendi rızalık dünyasında” rızaya teslim olmayı ifade eden bu kavram, İmâm Cafer-i Sadık Buyruğu’nda geçer ve “Gönül Şehri” olarak da bilinir.

Rıza Şehri’nde ırk, mülk, zenginlik veya fakirlik ayrımı yoktur; her şey ortaklaşa paylaşılır ve eşitlik, barış, adalet hâkimdir.

İnsan-ı kâmil olma yolunda (4 Kapı 40 Makam) kişinin hem kendisiyle (özüyle) hem de toplumla barışık olduğu, “el-ele, el-hakk’a” ilkesinin yaşandığı bir mekândır

“Zalimin kapısında adalet dilenmeyen, eline-beline-diline sahip olanların kurduğu ideal yaşam düzeni” olarak Rıza Şehri önce insanın kendi içindedir.

Rıza Şehri, 12 imamlardan İmâm Cafer-i Sadık’ın ‘Buyruk’ kitabında, tasavvufi ve toplumsal bir ütopya olarak geçer. Hacı Bektaşi Veli’nin “Her ne ararsan kendinde ara” düsturuyla, dışsal bir mekândan ziyade içsel ve toplumsal bir dönüşüm olarak yorumlanır.

Rıza Şehri ilk olarak VIII. yüzyılın ortalarında Cafer-i Sadık’ın dile getirdiği bir ütopyadır. O, Rıza Şehri ütopyasının bedelini, 765 yılında zehirlenerek ödedi.

[9] Tomris Uyar, Yazılı Günler, Can Yay., 1989.

10] Üstün Dökmen, Miyase’nin Kuzuları, Doğan Kitap, 2017, s.248.

[11] Bkz: Temel Demirer, “Ütopyalar(ımız)ın Tarihsel Zemini”, 10 Nisan 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2018/08/utopyalarimizin-tarihsel-zemini.html

[12] Memet Baydur, Uccello’nun Kuşları, İletişim Yay., 2002.

[13] Thomas More, Utopia, çev: Sebahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mina Urgan, İş Bankası Kültür Yay., 2016

[14] V. İ. Lenin, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, çev: Şiar Yalçın, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1990.

[15] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm, Bilimsel Sosyalizm, çev: Sol Yayınları Yayın Kurulu, Sol Yay., 1970.

[16] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.

[17] Yücel Özdemir, “Milyarderlerin ‘Kurtarılmış Bölgeler’ Planı”, Evrensel,13 Şubat 2026, s.8.

[18] Ernst Bloch, Umut İlkesi, çev: Tanıl Bora, İletişim Yay., 2007, s.144.

[19] Karl Mannheim, İdeoloji ve Ütopya, çev: Mehmet Okyayuz, Epos Yay., 2004

[20] Ender Helvacıoğlu, “Demokrasi Ütopyası”, 29 Ağustos 2025… https://bilimvegelecek.com.tr/2025/08/29/demokrasi-utopyasi

[21] “Sosyalizm İnandığımız Bir Ütopya Değil: Durmadan İlerlediğimiz Bir Yol…”, Birgün Pazar, 23 Kasım 2025… https://www.birgun.net/makale/sosyalizm-inandigimiz-bir-utopya-degil-durmadan-ilerledigimiz-bir-yol-671136