Emperyalist hegemonya savaş(lar)ı: Tehdit ve imkanlar[1]

“Her imparatorluk,

kendine ve dünyaya,

diğer tüm imparatorluklardan

farklı olduğunu, misyonunun

yağma ve kontrol değil,

eğitmek ve özgürleştirmek

olduğunu söyler!”[2]

Michel Foucault, “Manipülasyonun en etkili biçimi, insanlara özgürce karar verdiklerini düşündürmek” olduğundan söz ederken, ekler Jean Baudrillard da: “Bir artan bilgi, azalan anlam dünyasında yaşıyoruz…”

Yüzleştiğimiz uluslararası kaotik çöküş sürecini böyle tanımlamak mümkün. Çünkü uluslararası tablo hepimize, emperyalistlerin düzen “kurucu iradesi”nden çok, büyük kırılmalarla şekillenen bir yerkürede yaşamakta olduğumuzu anlatıyor; “Çöküş çok tehlikeli bir dönemdir. Kapitalizm ölümü için sessizce beklemeyecek. Konumunu korumak, merkezlerin emperyalist üstünlüğünü sürdürmek için giderek daha vahşice davranacaktır,” ifadesindeki üzere Samir Amin’in…

İlaveten: İmparatorluklar yükselirken bile çöküş tohumlarını içinde taşır. Bunu zaman gösterecek elbette. Ancak kesin olan, kapitalist dünya düzen(sizliğ)inin, eski(meyen) kâbuslarıyla sarsılmak olduğudur.

Ama bu kadar da değil. Bir de Mao Zedung’un, “Gök kubbenin altında tam bir kaos var; durum mükemmel,” sözünü de hatırlatmadan geçmemekte yarar var!

Bir alt üst oluş kesitinden, III. Büyük Bunalım’dan geçiyoruz.

Her yapısal kriz dönemi, sermayenin ulusal sınırları aşıp genişlemesini hızlandırır. Bu da sadece ekonomik değil, politik ve askeridir.

V. İ. Lenin’in emperyalizmi, “kapitalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımladığı tekelci sermayenin, finans kapitalin uluslararası düzlemde hegemonya kurma dinamiği olarak ifade ettiği hâldir.

İçinden geçmekte olduğumuz dönemde, küresel iktisadi gelişmeleri giderek daha fazla jeopolitik ve jeoekonomik gelişmeler şekillendiriyor. Enerji fiyatları, taşıma maliyetleri, döviz kurları, tahvil faizleri ve sermaye hareketleri artık askeri gelişmelerden bağımsız düşünülemiyor. Başka bir ifadeyle, jeopolitik ve jeoekonomik riskler dışsal şoklar olmaktan çıkarak, küresel kapitalizmin yeniden örgütlenme biçiminin parçası hâline geliyor.

‘Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı/ United Nations Conference on Trade and Development’ın (UNCTAD) yayınladığı 2026 raporunun ortaya koyduğu tabloya göre: Küresel ekonomi artık jeopolitik gerilimler aracılığıyla yeniden düzenleniyor. Savaşlar, enerji hatları, sermaye hareketleri, borçlanma maliyetleri ve teknoloji akışları aynı hiyerarşi yönetiminin parçaları hâline geliyor.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca “risklerin arttığı” bir dönem olarak değil, emperyalizmin küresel hiyerarşiyi yönetme kapasitesinin yeniden sınandığı bir dönem olarak okumak gerekiyor. ABD ve müttefikleri hâlâ büyük bir finansal ve askeri yıkım kapasitesine sahip. Buna karşın üretim alanında mevzi kaybetmeye devam ediyorlar. Bu çelişki, yıkım kapasitesinin istikrarlı bir hegemonik düzene dönüştürülebilmesini giderek daha fazla zorlaştırıyor. Tam da bu nedenle jeopolitik gerilimler derinleşiyor, savaşlar yayılıyor ve ekonomik araçlar giderek daha fazla silaha dönüşüyor.[3]

“ABD ile Çin arasında sıkışanlar” betimlemesiyle müsemma tabloda, “Yeni bir çağa geçiyoruz: devletleşmekten toplumlaşmaya geçiş çağı. İnsanlığı toplumlaştıran ve barışı getiren bu çağ etik-politik demokratik toplum ve demokratik ulus çağı olacaktır,”[4] türünden kahvehane muhabbetlerini ciddiye almadan; İran, Filistin[5] ve Suriye’nin, Ortadoğu’da süren III. Dünya Savaşı sahasına dönüştüğünü görmeli ve Napoleon Bonaparte’ın, “Savaş, hükümetinizin size düşmanınızın kim olduğunu söylediği zamandır. Devrim, bunu kendiniz bulduğunuz zamandır,” uyarısını kulaklara küpe etmeliyiz.

Ayrıca dünyada kâr oranları 50 yılda yarıya gerilerken,[6] Karl Marx bir kez daha haklı çıkıyor. Dört yanımızı kuşatan talan-yıkım-paylaşım-hegemonya savaşları ile…

Bu tabloda Tupac Shakur’un, “Biri 32 milyon dolara sahipken, diğerinin hiçbir şeyi olmaması... Ve sen hâlâ uyuyabiliyor musun? Ve sonra bu tür insanlar insani yardım ödülleri alıyor... Bu insanların uçağa sahip olması imkânsız, evi olmayan insanlar varken,” vurgusu eşliğinde aktarıyorum:

i) Batı Asya’daki askeri gerilimler ve enerji piyasalarındaki dalgalanmaların ortasında, dünyanın en büyük sekiz petrol üreticisi 2026’nın ikinci çeyreğinde toplam kârını 93 milyar dolara çıkararak rekor kırdı…[7]

ii) Avrupa’da: İran’a karşı savaş nedeniyle Fransa’da yakıt fiyatları artarken Fransız petrol tekeli Total’in kârı rekor kırdı. Almanya’da askeri sanayinin büyümesi devreye girdi. Fransız petrol devi TotalEnergies, 2026’nın ilk çeyreğinde 5.8 milyar dolar net kâr açıkladı. Bu, 20025’in aynı dönemine göre yüzde 51’lik artış anlamına geliyor…[8]

iii) ABD, İsrail ile birlikte İran’a karşı savaş başlatarak hedef hâline getirdiği ve yıkıma neden olduğu Körfez ülkelerine yüklü miktarda silah satarak kasalarını boşaltıyor. ABD, Ortadoğu’daki müttefiklerine 8.6 milyar dolarlık silah satışı onayladı…[9]

iv) ABD-İsrail ve İran arasındaki müzakere tartışmaları piyasaları sarsarken, dünyanın en değerli 10 şirketi krizden güçlenerek çıktı. Nvidia liderliğindeki teknoloji devleri piyasa değerini yüzde 16’dan fazla artırdı. Dünyanın değerli 10 şirketi savaşın gölgesinde 4.2 trilyon dolar büyüdü… ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaştan bu yana çoğu Amerikan teknoloji tekelleri olan, dünyanın en değerli 10 şirketinin toplam piyasa değeri yüzde 16.69 ve 4 trilyon 183 milyar dolar artışla 29 trilyon 240 milyar dolara ulaştı…[10]

v) “Avrupa’da silahlanma yarışı hızlandı”…[11]

vi) Almanya’da savaş hazırlıkları somutlaşmaya devam ediyor. Savunma Bakanı Boris Pistorius’un, ordunun tatbikatlarına yedek askerlerin katılmasını zorunlu hâle getirmeyi planlayan tasarısına göre, işletmeler de çalışanlarını orduya vermek zorunda kalacak…[12]

vii) 2024 yılı itibarıyla Almanya’nın savunma bütçesi yaklaşık 90 milyar euro seviyesine ulaştı.[13] 2022’de oluşturulan 100 milyar euroluk özel savunma fonu ise silahlanma projelerine aktarılıyor. Rheinmetall gibi büyük savunma sanayi şirketleri süreçten doğrudan faydalanmakta ve şirketin 2025 cirosu 10 milyar euronun üzerine çıktı.[14]

Böylece savaş ekonomisi yalnızca devlet politikalarının değil, aynı zamanda sermaye birikim sürecinin de temel bileşenlerinden biri hâline gelmektedir. Askeri harcamaların devlet bütçesi içerisindeki ağırlığının artması, toplumsal kaynakların hangi alanlara yönlendirildiği sorusunu daha görünür hâle getiriyor.[15]

Örneğin Almanya’da perakende sektörü, 2025’de tarihinin en büyük hırsızlık felâketini yaşadı. ‘Ticaret Araştırma Enstitüsü’nün (EHI) araştırmasına göre, 2025’de mağazalardan çalınan ürünlerin toplam değeri 4.3 milyar euroyu aştı. Bu rakam, 2025’e göre yüzde 3.1’lik bir artışa işaret ederken, zararın üst üste dördüncü yıldır arttığını ortaya koydu…[16]

O hâlde toparlayayım:

Kapitalizm, kökenlerinden beri sömürü, şiddet, gasp, eşitsizlikle bağlantılıdır. Transatlantik kölelik, Avrupa kolonyalizmi, ekonomik çıkarlara dayalı savaşlar ve diktatörlükler, alt sınıfların yapısal yoksulluğu ile emek sömürüsü, tarihin boyutlarında insani yıkıma yol açmıştır.

Milyonlar kölelik ve zorla çalıştırma nedeniyle katledildi. Amerika’daki yerli halklardan 100 milyon civarında insan yok edildi.[17] Afrika, Asya ve Hindistan’da sömürü, tetiklenen kıtlıklar ve kolonyal baskı, bu toplamı 200 milyondan fazlaya yükseltti.

XX. yüzyılın ekonomik güç savaşları -dünya savaşları da dahil-, kapitalist imparatorlukların tetiklediği diktatörlükler, 100 milyondan fazla kurban ekledi. Yapısal yoksulluk ve sosyal dışlanma, açlık, önlenebilir hastalıklar ve temel hizmet eksikliğinden kaynaklanan 300 milyondan fazla ölüme neden oldu. Buna, fabrikalar, madenler ve atölyelerdeki sefil çalışma koşullarından kaynaklanan milyonlarca insanın katli de eklenmeli.

Bir bütün olarak, sermaye imparatorluğunun çeşitli tasarrufları, tahmini 600 milyondan fazla canın katledilmesine katkıda bulunmuştur. Bu rakam, eşitsizliğin ve şiddetin sermayenin istisnaları değil, kendi mantığının derin sonuçları olduğunu hatırlatır.

ULUSLARARASI ÇELİŞKİLER

Uluslararası çelişkilerin yani paylaşımın ulaştığı koordinatların güncel jeopolitik, şimdilik çok kutuplu olmasa da, artık egemen bir tek kutuptan da söz etmek mümkün görünmüyor. (Bu tam da Marcus Aurelius’un, “Bir insanı aşağılamak için, ona bir yalan söyle; ve bir insanı zayıflatmak için, ona gerçeği söyle,” diye tarif ettiği şey!)

Örneğin ‘Le Monde’dan Jaroslaw Kuisz’in “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz/ Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré” ya da Robert Kaplan’ın “Was Democracy Just a Moment?/ Demokrasi yalnızca bir an mıydı?” ifadeleri[18] her şeyi yeterince net anlatmıyor mu?

Ayrıca Transatlantik ittifak çökerken, Avrupa kıtası yol ayrımında!

‘Elveda Avrupa’nın[19] yazarı Ulrike Guerot’ya göre, Transatlantik ittifakta “çapraz bir iç savaş” yaşanıyor. Donald Trump’ın “gerileyen güç” ilan ettiği Avrupa bölünmüş hâlde. Avrupa’nın yeni çok kutuplu düzende yüzünü Doğu’ya dönmesi gerektiğini savunan yazara göre savaş hazırlığındaki Avrupa “NATO’laştırılıyor.”

Bu kadar değil! Bir de bunun Doğu’su var…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasına ilişkin olarak, emekli Hint tümgenerali Gagan Bakshi, “Sünnî NATO” olarak nitelediği anlaşmayı stratejik bir tehdit olarak algılıyor, uyarıyor: “Sizi paramparça ederiz”.

“Türkiye farklı jeopolitik sistemlerin birbirleriyle ilişkisini belirleyebilecek bir ‘menteşe güç’ olma fırsatını değerlendirmeye çalışıyor. Ancak Suriye deneyimi pek umut vermiyor: Esad rejimi yıkıldığında kapı çok karmaşık, tehlikeli, İsrail ile çatışmaya doğru evrilmeye başlayan bir jeopolitik koridora açıldı. Mekke anlaşması, resmi daha da karmaşıklaştırıyor, riskleri çeşitlendiriyor.”[20]

Her yer, dört iklim yedi cihan, yani tüm yerküre sarsılıp savruluyor.

Filistin faciası, İran savaşı, Körfez ülkelerini, Irak’ı, Lübnan ve Ürdün’ü etkiliyor. Kızıldeniz’e, Mısır’daki enerji altyapısına yönelik saldırılar, çatışmanın Doğu Akdeniz’e, dolaylı etkilerinin İspanya’ya, Ukrayna’dan Uzakdoğu’ya uzanmaya başladığını gösteriyor.

Ortaya bir alay yeni soru(n)lu denklem çıkarıyor ki, bu da bir savaşlar sistemini biçimlendiriyor.

Herkes not etsin: Meydan okumaların daha da arttığı yerkürede savaş(lar)ın coğrafyası genişleyecek.

Mesela Hindistan Başbakanı Narendra, yedi yıl sonra ilk kez Çin’e giderek Hindistan’ı gümrük tarifeleriyle tehdit eden Donald Trump’a rest çekti. Bu beklenmedik ziyaret, devasa ölçekli bir jeopolitik yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.[21]

Güney Afrika’daki G20 zirvesi, boykot ve sabotaj girişimlerine rağmen ABD’ye karşı meydan okumaya dönüştü. ABD’nin itiraz ettiği bildiride Küresel Güney’e yönelik kararlar alınırken liderler çok kutupluluk vurgusu yaptı. Zirvenin kapanış oturumunda konuşan Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, ABD’nin itirazlarına rağmen zirvenin ilk günü kabul edilen sonuç bildirisinin “çok kutupluluğa bağlılığı gösterdiğini, üyelerin ortak amaçlarının anlaşmazlıklarından daha büyük olduğunu yansıttığını,” söyledi.[22]

Bunlar kolay ve “basit” şeyler değil!

Mesela ABD ve NATO’nun silaha boğduğu Ukrayna, savaşın ortasında küresel bir Ar-Ge üssüne dönüşüyor. ‘Test in Ukraine’ programıyla son teknoloji silahlar cephede deneniyor.[23]

ABD’nin Küba planlarına ilişkin Savunma Bakanı Pete Hegseth, Washington’ın ada ülkesine askeri müdahale seçeneklerini değerlendirdiğini vurgulayıp Küba’ya ABD Başkanı Donald Trump’ın taleplerini yerine getirme çağrısı yapıyor.[24]

Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, II. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a, oradan küreselleşmeye uzanan, 500 yüzyıllık Avrupa yayılmacılığını transatlantik ittifakın hikâyesiyle birleştiren uzun anlatısını sömürgecilik, kölelik ve yerli halkların yok edilmesi (soykırımlar) gibi karanlık yanlarını silerek bir “altın çağ” nostaljisine dönüştürdü!

Rubio’nun konuşmasında Hıristiyan inancı, ortak soy, Avrupa’dan taşınan ata mirası ve “üstün medeniyet” vurguları, Batı’yı beyaz ve Hıristiyan kimlik üzerinden tanımlayan bir çerçeve kuruyordu. Rubio’ya göre 1945 sonrası dönem; BM, insan hakları ve uluslararası kurumların oluşturduğu düzen ABD’nin gelişmesini engellemişti. Böylece konuşma boyunca gerçekler, 1984 romanının dünyasına yakışır biçimde tersyüz ediliyordu: ABD hegemonyası, ABD’nin zararına işlemiş!

BM’yi, uluslararası hukuku, serbest ticareti, liberal demokrasiyi işe yaramaz ilan ederken ABD’nin tek taraflı askeri müdahalelerini yeni normal olarak sunan bu ırkçı-sömürgeci imparatorluk tonlu konuşmasında Rubio’nun çağrısı, “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakı yeniden kurmayı öneriyordu; ancak bu kez vurgu demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras ve “medeniyetin silinmesi” korkusu üzerindendi.[25]

ABD İmparatorluğu tam da budur!

Dahası, Donald Trump, Asya turunun ilk durağı olan Malezya’nın yanı sıra barış anlaşması yapan Kamboçya ve Tayland’la mineral ve ticaret anlaşmaları imzaladı.[26]

Donald Trump’ın Çin’le küresel nüfuz rekabetini taşıdığı Asya anakarasındaki hamlelerini sürdürüyor. Rusya ve Çin’in bölgede artan etkisine karşı harekete geçerek, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’dan oluşan 5 Orta Asya ülkesinin liderlerini Beyaz Saray’da ağırladı. Yeraltı kaynağı zengini “Orta Asya’yı” ihmal etmeyip, Kazakistan’la kritik mineral anlaşması imzaladı.[27]

Donald Trump’ın, Nijerya’yı İslâmcı grupların Hıristiyanlara zulmettiği iddiaları sebebiyle askeri müdahaleyle tehdit etti.

Lakin Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, “Nijerya’nın birçok konudaki stratejik ortağı olan Çin, herhangi bir ülkenin dini ve insan haklarını başka ülkelerin içişlerine müdahale etmek için bahane olarak kullanmasına, diğer ülkeleri ambargo ve doğrudan güç kullanmakla tehdit etmesine kesinlikle karşıdır,”[28] diye tavır koydu.

Ancak Tayvan’a yönelik askeri müdahale söylemleriyle Çin’le tansiyonu tırmandıran Japonya, Washington’un Batı Pasifik’teki askeri stratejisinin merkezinde duruyor. Askeri müdahale, bir kez daha kapitalist krizden çıkabilme yolu olarak öne sürülüyor.

Washington’ın niyeti açık: daha fazla silah, Tayvan ile daha derin askeri entegrasyon ve Çin ile karşı karşıya gelebilmek için ileriye dönük hazırlıklar.

Japonya, Washington’un Batı Pasifik’teki askeri stratejisinin merkezinde duruyor. ABD Japonya’nın tamamında 120’den fazla askeri tesiste faaliyet gösteriyor, bunlar içinde 15 büyük üs ve 54 binden fazla askerin bulunduğu karakollar da var, ABD’nin kıta dışındaki en büyük askeri yoğunluğu Japonya’da. Okinawa bu işgalin en büyük yükünü çekiyor, adadaki üs yoğunluğu yerel yaşamı dahi etkiliyor.[29]

Kolay mı?

Japon “Demir leydi” Sanae Takaiçi, mecliste Çin düşmanlığı üzerinden emperyalist yayılma planlarını hayata geçirmesini sağlayacak üçte iki çoğunluğu elde etti. Böylelikle, Japonya’nın emperyalist paylaşıma militarist güç olarak dahil olmasının önünü açtı.

Emperyalist rekabetle birlikte Japon sermayesi de güçlü ordu ve daha fazla silahlanmayı gündeme getiriyor. 2026 mali yılı için hazırlanan bütçe tasarısı, yaklaşık 9 trilyon yen tutarında savunma harcaması öngörüyor. Bu rakam, 49 milyar euroya denk geliyor ve 2025’e göre yaklaşık yüzde 9.4 artışa tekabül ediyor.[30]

Ya bir “öteki Japonya” olarak Almanya mı?[31]

Militarizm, kemer sıkma politikaları ve göçmen karşıtlığı Almanya’nın güncel yönelimi. Yani Almanya, hem dış politikada askeri güç ve jeostratejik çıkarlar üzerinden konumlanıyor hem de içeride bu çizgiyi ideolojik, siyasi ve hukuki araçlarla pekiştiriyor. Toplumsal sorunlar bireyselleştirilerek sınıf dayanışması zayıflatılıyor. Irkçılık, krizin üstünü örten bir ideolojik sis perdesi işlevi görüyor.

Ana hatlarıyla durum bu!

ANLATILAN EMPERYALİZMİN HİKÂYESİDİR

Buraya kadar anlatılan emperyalizmin hikâyesidir!

Hani Roger Garaudy’nin durumu “Geçmişteki direniş mücadeleleri, ekonomimizin ve siyasetimizin işgalcinin boyunduruğundan kurtarılma mücadelesini gerektirdiği gibi, bugün de işsizliğe, eşitsizliğe, küreselleştirmeye, iflaslara karşı tutarlı bir mücadele ancak, Amerikan ekonomik güçlerine ve kurumlarına karşı verilecek bir mücadeleyle mümkün olacaktır,” sözleriyle sergilerken; Winston Churchill’in, “Medenileşmemiş kabilelere karşı zehirli gaz kullanmaktan güçlü bir şekilde yanayım,” itirafındaki vahşet…

Ona dair V. İ. Lenin’in, “Bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, “ulusal” ideoloji ve “anayurdun savunulması” gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir,”[32] vurgusuyla aktaralım:

“Emperyalizm, kapitalizmin tekel ve finans kapitalin egemenliğinin kurulduğu, sermaye ihracının belirgin bir önem kazandığı, uluslararası tröstler arasında dünyanın bölüşülmesine başlandığı, yeryüzünün tüm topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında bölüşülmesinin tamamlandığı o gelişim aşamasındaki kapitalizmdir.”[33]

“Dünya ölçeğinde modern tekelci kapitalizm-üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet varlığını sürdürdüğü sürece, böylesi bir ekonomik sistemde emperyalist savaşlar kesinlikle kaçınılmazdır.”[34]

“… ‘Salt iktisadî bakış açısından’ ultra-emperyalizm mümkün müdür, yoksa bu bir ultra-saçmalık mıdır? Eğer salt iktisadî bakış açısından kasıt ‘salt’ bir soyutlama ise, söylenebilecek tek şey şudur: gelişme tekellere, dolayısıyla tek bir dünya tekeline, tek bir dünya tröstüne doğru ilerlemektedir. Bu tartışılmazdır; fakat bu, ‘gelişmenin laboratuvarlarda gıda maddeleri üretimine doğru ilerlediğini’ söylemek kadar anlamsızdır. (...) Bu anlamda ‘ultra-emperyalizm’ teorisi, bir ‘ultra-tarım’ teorisinin olacağı kadar saçmadır. Fakat eğer yirminci yüzyılın başında başlayan mali sermaye çağının tarihsel ve somut iktisadî koşullarından söz ediyorsak, o zaman ultra-emperyalizmin cansız soyutlamalarına verilebilecek en iyi cevap, bunları günümüz dünya ekonomisinin somut gerçekleriyle karşı karşıya koymaktır.”[35]

“Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder.”[36]

“Gerek dış politikada, gerek iç politikada emperyalizm demokrasiyi ihlâl etme çabasındadır, gericiliğe yöneliktir. Bu anlamda emperyalizm, genel olarak demokrasinin, yalnızca onun istemlerinden birinin, yani ulusların kendi kaderlerini tayin isteminin değil, her türlü demokrasinin, su götürmez biçimde ‘yadsınması’dır.”[37]

“Ezilen halklar ve uluslar, kurtuluş umutlarını emperyalizmin ve onun uşaklarının ‘sağduyusuna’ bağlamamalıdır. Onlar ancak birliklerini güçlendirerek ve mücadelelerini azimle sürdürerek zafere ulaşacaklardır.”

“Yurt savunması”nı kabul etmek, proletarya bakımından, güncel savaşı doğrulamak, onun yasallığını kabul etmek demektir. Ve savaş, belli bir zamanda düşman birliklerinin bulundukları yerden bağımsız olarak -benim ülkemde ya da yabancı bir ülkede- (krallık yönetiminde olduğu denli cumhuriyet yönetiminde de) emperyalist nitelikte kaldığından, yurt savunmasını kabul etmek demek, gerçekte emperyalist, sömürücü bir burjuvaziyi desteklemek demektir, sosyalizme ihanet etmek demektir.”[38]

“Sosyal-şovenler, bir burjuva aldatmacası olan savaşın özgürlük ve ulusların varlığını korumak için yapıldığı yalanını yeniliyorlar ve böylece de proletaryaya karşı burjuvazinin yanında yer alıyorlar. Sosyal-şovenler saldırgan büyük devletler grubundan birisinin hükümetini ve burjuvazisini haklı çıkaran ve övenler ile Kautsky gibi bütün saldırgan devletlerin sosyalistlerin ‘anayurdu savunmada’ eşit hakları olduğunu öne sürenlerdir. ‘Kendi’ (ya da her) emperyalist burjuvazinin çıkarlarını, ayrıcalıklarını, soygununu ve zulmünü savunmak anlamına gelen sosyal-şovenizm, aslında, bütün sosyalist inançlar ile Basel Uluslararası Sosyalist Kongresi’nin kararına ihanet etmek demektir.”[39]

“Sosyal-demokratlar arasında, genelde sosyalistler arasında reformistlerle devrimciler arasındaki fark, emperyalist savaş koşulları altında objektif zorunlulukla bir değişikliğe uğramak zorundaydı. Barış anlaşması üzerine burjuva hükümetlere ‘talepler’ yöneltmekle ya da ‘halkların barış isteğini ilan etmeleri’ni ‘istemekle’ vs. yetinenler gerçekte reformlara kayarlar. Çünkü savaş sorunu objektif olarak ancak devrimci yoldan çözülebilir.”[40]

“Uluslararası anlaşmalar ve kongreler üzerine kuruntuya kapılmayalım. Emperyalist savaş sürdükçe, uluslararası ilişkiler, emperyalist burjuvazi tarafından uygulanan askeri diktatörlüğün derinden mengenesi içinde sıkışıp kalırlar.”[41]

“İnsanlığın şevki, emperyalist katliamla kırılamaz. İnsanlık onu yenecektir.”[42]

“Sloganlarımız şu olmalı: Yalnız Rus devrimi için değil, dünya sosyalist devrimi için son kavgaya, belirleyici kavgaya yürüdüğümüzü aklımızdan çıkarmadan bütün güçlerimizi toplamak, Emperyalizmin yırtıcı hayvanlarının bizden çok güçlü olduklarını, bize ve ülkemize sayısız şiddet, vahşet ve acı verebileceklerini, ama uluslararası devrimi yenemeyeceklerini biliyoruz. Vahşi bir kinle dolular ve bunun için de, elinizden geleni ardınıza koymayın, diyoruz, ama Rusya’nın her işçisi, her köylüsü görevini yapacak ve eğer devrimin savunması gerektiriyorsa ölüme yürüyecektir.”[43]

“Emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, ‘ulusal’ ideoloji ve ‘anayurdun savunulması’ gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir.”[44]

“Esas ayırt edici özellik: Gerek sosyal-şovenizmle gerek ‘Merkez’le tam kopuş, kendi emperyalist hükümetine ve kendi emperyalist burjuvazisine karşı kayıtsız şartsız devrimci mücadele ilke: ‘Baş düşman kendi ülkendedir’, yapmacık sosyal pasifist lafazanlığa karşı (sosyal-pasifist sözde sosyalist, pratikte burjuva pasifistidir; burjuva pasifistleri sermayenin boyunduruğunu ve egemenliğini silkip atmadan ebedi barış düşü görürler) ve bugünkü savaşla bağıntı içinde proletaryanın devrimci mücadelesinin ve proleter, sosyalist devrimin olanağını ya da yerindeliğini ya da zamana uygunluğunu reddetmeye kalkışan tüm bahanelere karşı acımasızca mücadele.”[45]

“Pasifizm ve soyut barış vaazları işçi sınıfını kandırmanın yollarından biridir. Kapitalizmin altında ve özellikle emperyalist döneminde savaşlar kaçınılmazdır.

Bugün, kitlelerin devrimci eylem çağrısına eşlik etmeyen bir barış propagandası sadece illüzyonlar ekebilir, proletaryayı yozlaştırabilir, burjuvazinin hümanizmine güven aşılayabilir ve bunu gizli diplomasisinin elinde bir oyuncak hâline getirebilir… Bir dizi devrim olmadan sözde demokratik barışın olasılığına dair fikir son derece yanlıştır.”[46]

Evet, emperyalizme ve savaşa karşı komünist tutum budur, böyledir!

İşte tam da bunun için Plutarkhos, “Yoksullar savaşa gider, başkalarının zevkleri, zenginlikleri ve üstünlükleri için savaşır ve ölürler”…

Patrice Lumumba, “Bir gün tarih sözünü söyleyecek ama bu, Brüksel’de, Paris’te, Washington’da veya Birleşmiş Milletler’de öğretilen tarih olmayacak. Emperyalizmden ve onun kuklalarından kurtulmuş ülkelerde öğretilecek tarih olacak”…

Thomas Sankara, “Emperyalizm kendi çıkarları için dünyayı ateşe vermekten çekinmez”…

Ernesto Che Guevara, “İki ana sorunumuz şunlar: Emperyalizm ve emperyalizm”…

“İktidar, ihanet kapısının eşiğidir; ılımlı olmaya başlayan herkes, bir şekilde ihanet etmeyi düşünüyordur; ılımlılığı çağırmak, emperyalizmin ajanlarının yapmayı sevdikleri şeydir”…

Fidel Castro, “Emperyalizm her zaman yenilmez olduğunu düşünür. Ama bir halk onuru için savaşmaya karar verdiğinde, hiçbir teknoloji veya silah bu iradeyi kıramaz”…

“Emperyalizm bir yırtıcı hayvan gibidir; korku gösterirseniz, geri adım atarsanız ve tereddüt ederseniz sizi yiyip bitirecek doymak bilmez bir içgüdü geliştirmiştir. Ama onlara karşı durur ve kararlı kalırsanız, emperyalistler kaçar”…

“Afrika’daki emperyalist kolonilerin kurtuluşu mücadelesine ufak bir katkıda bulunmanın ve Güney Afrika’daki apartheid gibi en iğrenç adaletsizlik ve baskı biçimlerinden birine karşı verilen mücadelede yer almanın onuruna sahibiz”…

“Sosyalizm, aynı zamanda kendini nasıl savunacağını bildiğini de göstermiştir ve hiçbir düşmanın önünde titremez! Eğer emperyalizm sosyalist vatanımıza saldırmaya cesaret ederse, topraklarımızın her karışı için ölümüne savaşacağız!”…

“Küba’yı fethetmeye kalkışan herkes, eğer önce savaşta ölmezlerse, ancak kanla sulanmış topraklarını ele geçirecektir. Vatan ya da ölüm!”…

“Amerikan emperyalizmi Küba halkının onurunu asla ezemeyecektir”…

Leon Trotsky, “Amerikan emperyalizmi özünde acımasızca kaba, yırtıcı, kelimenin tam anlamıyla suç teşkil eden bir niteliktedir”…

Mao Zedung, “Emperyalistler bizden (Çinlilerden ve Araplardan) korkuyorlar; İsrail’i Araplar için, Tayvan’ı da bizim için yarattılar,” demiş ve dediklerine uygun davranmışlardır!

ABD İMPARATORLUĞU

Yerkürede dönemler arasındaki çizgiler aşılırken algılanamazlar. Ancak bir dönemin artık geride kaldığı, geriye dönmek isteyenler kalın bir duvara çarptığında bilinçlere çıkarken, hatırlatalım: Sürdürülemez kapitalizm koşullarında irtifa kaybeden ABD’nin yaşadığı III. Büyük Bunalım depremi, sadece politik değil, var oluşsal nitelikler taşıyor.

ABD, Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Bunun adı: Gerilerken yaşanan çürüme-çözülme-çökme…

Güney Amerika’yı kendi hükümranlık alanı ilan eden 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin canlandırılmış versiyonu olarak Donald Trump’ın çılgınlıkları da bu süreci hızlandırıyor.

Bunun için de ABD Başkanı Donald Trump, yıllar sonra Savaş Bakanlığı’na “derhâl” nükleer silah testlerine başlanması talimatı verdiğini açıkladı.[47]

İlaveten Donald Trump’ın umursamaz, kendini yıpratan gümrük politikaları, Avrupa’ya, Çin’e ve daha birçok orta ölçekli güce, kim olduklarını ve neyi savunduklarını ifade etmeleri için olanak sundu.[48]

Bir de üstüne üstlük İran saldırısıyla Pentagon’un parası, füze stokları hızla tükenmeye, süreç de işgal girişimi felaketine doğru tırmanmaya başladı.

Donald Trump yönetimi, defalarca “kazandık”, “tamamdır” dediği süreçte yine defalarca strateji değiştirdi.

Savaş yalnızca uzamıyor, kalıcı bir döngü de üretiyor. Uluslararası Kriz Grubu’ndan Ali Vaez’in belirttiği gibi, her ateşkes bir sonraki savaşın hazırlığına dönüşüyor.[49]

Tam da bunun için NATO yeniden dizayn ediliyor.

Malum üzere, Fidel Castro’nun belirttiği gibi, “NATO askeri bir mafyadır” ve ABD emperyalizminin terörist savaş örgütüdür.

NATO’nun 7 Temmuz 2026’da Ankara’daki “NATO 3.0”ı ABD emperyalizminin hegemonya arayışıyla ilgiliyken;[50] Amerika gücünü dünyaya hâlâ NATO sayesinde dayatmaktadır. Örneğin dört ayda, Kuzey Amerika’dan kalkan ve İran’a bomba yağdıran savaş uçakları, Avrupa’daki NATO üslerinden destek almaktadır. Avrupa ülkeleri ve halkları, bu üsler yüzünden büyük bir güvenlik riskiyle karşı karşıyadır. NATO’suz bir Amerika, bugünkü gibi ol(a)mazdı.

AB EMPERYALİZMİ

NATO ile bağıntıları üzerinden AB emperyalizmiyle devam edersek: ABD emperyalizmi, yeni savaş politikaları NATO’yu da daha aktif şekilde cepheye sürmenin arayışındayken; Ankara’daki NATO Zirvesi’nde yeni savaş politikaları masaya yatırıldı.

ABD emperyalizminin ihtiraslarının yol açtığı hegemonik kapışma tüm dünyayı ateşe atarken; durum AB emperyalizmini de doğrudan etkiledi.

Yani Avrupa ile ABD arasında açılan çatlak genişledi. Donald Trump yönetiminin, istikrarsız, güvenilmez bir liderlik sergilediğine ilişkin algılar güçlenirken; NATO’nun, 1990’ların başından bu yana sık sık kendini gösteren “alan dışına çıkma” eğilimi, “NATO 3.0” içinde kurumsallaşmaya başladı. Ankara toplantısında ABD’nin NATO’yu Transatlantik sahnesinin dışında kullanma amacını daha da belirginleştirip, net biçimde ortaya koydu.

Bu hâlde uluslararası ilişkilerin güncel evresinde AB’nin stratejik dönüşümünden söz edebiliriz.[51]

“Nasıl” mı?

Alman Şansölyesi Friedrich Merz üç tehdidi tek tek şöyle sıraladı: “Rusya güvenliğimizi tehdit ediyor. Çin Halk Cumhuriyeti ekonomimizi zorluyor. Transatlantik ortaklık artık garanti değil.”

Bu, Pax Americana’nın on yıllarının sona erdiğini söyleyen aynı şansölye. Almanya artık aynı nefeste Washington, Pekin veya Moskova’nın güvenilir olduğunu varsaymıyor.[52]

Jean-Luc Mélenchon’un ifadesiyle, “Avrupa, kendi geleceği hakkında masadan dışlanırken ABD süreçte çok karmaşık bir oyun oynadı. Ukrayna’nın da ABD’nin de kazanması imkânsız hâle geldi.[53] Bu süreç, Avrupa’nın yeni bir haritasının çizilmesine sebep olacak. Alaska yeni düzenin acımasız bir başlangıcı”yken;[54] Donald Trump’ın Grönland’ı ilhak etme arzusu Atlantik’in iki yakası arasında radikal bir güven bunalımı yarattı. Bu da Amerika’nın eski NATO Büyükelçisi Ivo Daalder’e göre “77 yıllık NATO tarihinde en derin krize yol açtı.”

Zaten 13-15 Şubat 2026’de 62.’si düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda birçok Avrupalı lider ve bürokrat hem “Yeni Dünya Düzeni”nin hem de Atlantik İttifakı’nın yıkıldığını itiraf etti. Almanya Başbakanı, Donald Trump dönemiyle birlikte artık “kurallara dayalı düzen”in yok olduğunu ve “güçlünün kuralları koyduğu eski düzen”inin geri geldiğini söyledi.

Ayrıca ‘Le Monde’, ‘The Wall Street Journal’ ve ‘The Financial Times’ bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.

ABD’nin Avrupa’daki 40 askeri üssü ve 80 bin+ personeli olmadan Ortadoğu’da, Afrika’da, hatta Hint-Pasifik alanlarında operasyon yürütmesi neredeyse olanaksız.

NATO, Amerika’nın küresel askeri projeksiyonunun can damarı. Dahası Avrupa, ABD savunma sanayii için, ihracatı içinde yüzde 50 payı ile yaşamsal öneme sahip bir pazar.

Transatlantik bağlar koparsa iki taraf da zayıflamakla kalmaz, 300+ yıllık Batı egemenliği de sönümlenir.

Eski İtalyan NATO Büyükelçisi Stefano Stefanini’nin uyarısı net: “Amerikan varlığını kaldırırsanız sadece NATO değil, Avrupa da dağılır. Ama eklemek lazım: Amerika da küresel bir güç olmaktan çıkar.”[55]

Durum bu merkezdeyken ABD, vasallarına yeni bir iş bölümü dayatmakta: Avrupalı müttefiklerini askeri açıdan güçlendirirken, hâkimiyetini yeniden düzenlemek için onlara askeri görevler yüklüyor. Avrupalı müttefikleri Rusya’yı zayıflatma ve dizginleme görevini üstlenirken, İsrail’in Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmasını destekliyor ve Doğu Asya’daki müttefikleriyle Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı pozisyon alıyor. İran’a yönelik saldırı savaşını bu açıdan ele alırsak, ABD’nin hem Avrupalı müttefiklerini, hem de en büyük sistemik rakibi olarak gördüğü ÇHC’yi Körfez’deki enerji ve hammadde kaynaklarından mahrum bırakabildiğini görebiliriz. ÇHC’nin ham petrol ihtiyacının yaklaşık yarısının ve likit doğal gaz ithalatının yüzde 30’unun Hürmüz Boğazı’ndan geçtiği ve Avrupa’nın enerji ve hammadde tedariki açısından Körfez ülkelerine olan ihtiyacının büyük olduğu düşünülürse, ABD’nin hem müttefikleri hem de rakipleri karşısından önemli bir pozisyon kazandığı tespitini yapabiliriz.

ABD emperyalizminin hegemonik konumunun zayıfladığı doğru, ancak hâlâ dünyanın askeri açıdan en güçlü devleti. Ve Trump yönetiminin gelecek yıldan itibaren savunma bütçesini 1.5 trilyon dolara çıkarma planı gerçekleşirse, bu gücünü korumaya devam edecek.[56]

İRAN FASLI

İran ile başlayalım. Elbette ve öncelikle mollarşik rejim gerçeğini unutmayıp/ unutturmadan![57]

Evet şu doğru: Diz çökmeyen İran, ABD’ye geri adım attırıp, bir açmaza, bataklığa çekti.

Siyonist İsrail ile MAGA saflarında ayrışma yaratıp, Cumhuriyetçi Parti içindeki farklı eğilimleri görünür hâle getirdi. İsrail’i Amerika dahil bir çok coğrafyada sorgulatır oldu.

Donald Trump Nicolás Maduro’nun korsanlıkla kaçırıldığı saldırı ile başlayan ve İran’a bir ay civarında süre biçtiği zafer sarhoşluğundan uyanmış durumda.

İstediği o parlak, janjanlı ve bol kazançlı zaferi İran’da devşirmesi mümkün görünmüyor. Sonuçta bir kez daha hatırlatmakta fayda var; kaybetmemek için savaşan İran yenilmedi.

ABD şimdi ya şiddetli bir savaşı başlatma ya da geri çekilme gibi iki keskin seçenekle karşı karşıya. Ancak ne ABD ne de İsrail İran’ın yakasını bırakmak niyetinde de değil.[58]

Ama Donald Trump da baskılar nedeniyle daha temkinli bir çizgiye yönelmek zorunda kaldı.

Ayrıca İran çıkışı, İbrahim Anlaşmaları’nın dayandığı bölgesel mimariyi zayıflatırken; Körfez monarşilerine, ABD’nin güvenlik garantilerinin sınırını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı da savaş sırasında İran için caydırıcı bir güç kaynağına dönüştü.

Saldırıların ardından, bölgedeki Amerikan üslerinin ev sahibi ülkeler için bir “güvenlik kalkanı” olmaktan çok potansiyel bir risk hâline geldiği yorumları gündeme geldi. Uzun yıllar ABD askeri varlığını bölgesel güvenliğin temel unsuru olarak gören Körfez ülkeleri, yaşanan gelişmelerle birlikte bu yaklaşımı yeniden değerlendirmeye başladı. Ayrıca savaşın enerji tesislerini ve Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan petrol sevkiyatını tehdit etmesi, ekonomik istikrar açısından da önemli bir risk olarak görülüyor.

Öte yandan Yemen’de Husilerin çağrısıyla düzenlenen kitlesel mitinglerde, bölgedeki Amerikan üslerinin Arap ülkeleri için bir yük ve utanç kaynağı hâline geldiği vurgulandı ve bu üslerin tüm Arap topraklarından çıkarılması çağrısı yapıldı.

Petro-dolar sistemi ve finansal kırılganlığı gündem maddesi yaptı.

Avrupa’nın stratejik çıkmazını gün ışığına çıkardı. Donald Trump, Avrupa ve NATO’yu İran’a karşı yardıma çağırdı ancak beklediği desteği alamadı. Ortadoğu’nun paylaşım planına dahil edilmeleri hâlinde hükümetlerin tutumu değişebilir. Avrupa halklarının yüzde 60’tan fazlası ise savaşa karşı.[59]

Özetle, İran faktörü, tek kutuplu dünyanın aşınmasına ve çok parçalı bir uluslararası düzen(sizliğ)in ortaya çıkışına dikkat çeken bir dönemeçtir.

ABD’nin başlangıçtaki taleplerinden geri adım attı. İsrail giderek yalnızlaştı. İran’ın bölgesel konumunu güçlendi. Her şey çok kırılgan.

ABD-İran anlaşmasının kazanç ve kayıp bilançosunda zararlı olan ABD prestiji. İran açısından ise kazançlar daha derin ve daha belirgin görünmekte.

Donald Trump’ın saplandığı İran bataklığı yerkürede gücün kurallarını değiştiriyor. Çünkü dünya gerçekten de büyük bir geçiş döneminin eşiğinde. Bu dönem ne Soğuk Savaş’a benziyor ne de Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ortaya çıkan tek kutuplu düzene. Bu, güç dengelerinin yeniden biçimlendiği ve nüfuz haritalarının yeniden çizildiği yeni bir aşama.

Eklenmesi gereken bir diğer şey de, dış müdahaleden özgürlük çıkmayacağıdır. Öncelikle “özgürlük” emperyal projenin bir aracı hâline geldiğinde özgürlük değildir.

Bir devlet, “rejim değişikliği”, “demokrasi yayma”, “bölgesel güvenliği koruma” ya da “halkı kurtarma” sloganları altında büyük dış güçlerin askeri ya da ekonomik saldırısına uğradığında, ilk kaybedilen şey egemenlik olur.

Hem de sormadan geçilemez: Değişime karar verme yetkisi kime aittir ve hangi araçlarla?

Herhangi bir rejimi değiştirmek egemen halkların hakkıdır. Bu hak, o yönetimin sonuçlarını her gün yaşayan yurttaşlara, toplumsal hareketlere ve toplumun kendisine aittir. Kaynakları kontrol etme ve nüfuzunu pekiştirme stratejileri üzerine kurulu dış devletlerin böyle bir hakkı yoktur. Dış güçler (İran’da ya da Suriye’de) bir rejimi değiştirmeye yöneldiğinde, hesapları ahlâki değil, bu değişimi kendi çıkarları için nasıl kullanacaklarıdır. Hele bu güçler ABD gibi bir imparatorluk ya da İsrail gibi sömürgeci bir devletse, mesele hammadde tedarik yolları, ticaret güzergâhları, askeri konuşlanma alanları, enerjiye ve diğer kaynaklara istedikleri fiyatlarla erişim ve planlarına karşı her türlü muhalefeti bastırma biçimidir.

Modern (örneğin Irak) ve eski sömürge savaşları göstermiştir ki, “özgürleştirme” ya da “medeniyet götürme” adı altında sunulan müdahaleler, gerçekte hedef alınan ülkenin toplumsal, siyasal ve ekonomik yapılarının parçalanmasına, servetinin yağmalanmasına ve yeni baskı aygıtlarının kurulmasına yol açar.

ABD-İran savaşı, geçici bir kriz olarak değerlendirilemez. Aksine, XXI. yüzyılın mutlak hegemonyanın sonunu ve yeni uluslararası dengeler çağının başlangıcına işaret eden durum olarak görülmeli.

Özetin özeti: ABD-İsrail’in İran’a saldırılarının ardından bölge ve belki de yerküre topyekûn savaşa sürükleniyor.

ÇİN VE RUSYA

Bir de Çin ile Rusya var…

Çoğunluk Çin’in, İran-ABD savaşında “düşük profilli” olduğu varsayılan tutumuna dair hayal kırıklığı yaşıyor. Ancak bu doğru değil. Pekin, harekete geçmek için savaşın olgunlaşmasını, Trump’ın kendini teşhir etmesini bekliyor. İran’ın omzundan elini eksik etmiyor. Rusya da öyle…

ABD ve Çin (ve de Rusya ile Şanghay İşbirliği Örgütü[60]) arasındaki ilişkiler o kadar girift ve çalkantılı ki, böylesine denge(sizlik)ler kaçınılmaz oluyor.

Özellikle de ABD ve Çin arasındaki küresel hegemonya yarışı -Obama döneminden beri- yükselerek devam ediyor.

Kolay mı?

Küresel jeopolitik rekabet kızışırken ABD, “arka bahçesinde” Çin’in artan etkisinden endişeli…

İlaveten İran medyasının savaşı “ABD’nin aşağılandığı ve bataklığa saplandığı” bir yenilgi olarak sunması yanında; Donald Trump’ın Çin’den İran ve Hürmüz krizinde destek araması da dikkat çekici bir hâldir.

Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin, “Rusya ve Çin, bağımsız siyaset izliyor, stratejik ortaklık kapsamında hareket ediyor, uluslararası alanda önemli dengeleyici rol oynuyor. Barış ve refah için birlikte çalışıyoruz,” derken; Xi Jinping ile imzaladığı ortak bildiride de “Ortak sorunların çözümünde tek taraflı yaklaşımlar, hegemonya ve hiçbir türlü baskıcı politika kabul edilemez,”[61] ifadesindeki vurgu kilit önemdedir.

Özetle yükselen güç Çin ile gücünü korumaya çalışan ABD arasındaki rekabetin yol açacağı soru(n)lar giderek ağırlaşırken, iki gücün arasında küresel düzeyde süren rekabetin kilit noktasının Tayvan olacağı da söylenebilir.

ÇÖZÜM KOMÜNİZM

III. Emperyalist paylaşım güzergâhındaki bu tabloyu proleter enternasyonalist sosyalist devrimler stratejisi çözebilir.

Malum; kimileri, buna ciddi olmayan “hayal”ler diyecektir! Ancak unutulmasın, “Hayatta var olduğu için düşlenen şeyler vardır ve düşlendiği için var olacak şeyler,” sözüyle hepimize seslenir Henri Frederic Blanc…

Şimdi kulağınızı verin!

ABD’nin kuruluşunun 250. yılı için yaptığı konuşmada, “Komünizm hayaleti”nin kapitalist devletler açısından hâlâ diri olduğuna dikkat çeken[62] Donald Trump, “Komünizm, kuruluşumuzdan bu yana ulusumuz için en büyük tehdit; bu, I. Dünya Savaşı’nı, II. Dünya Savaşı’nı, 11 Eylül’ü ve Pearl Harbor saldırısını da kapsar,”[63] diye ekledi.

Marco Rubio da, “Marksizm ölmüş değil. Eğer bunu şimdi karşı koymaz ve yenilgiye uğratmazsak, bu ülkeyi ve onu özel kılan her şeyi yok edecektir,”[64] diyor.

Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, 15 Temmuz 2026’da, 1.5 triyon dolarlık yeni Pentagon bütçesinin “Ülke içinde komünizmle mücadele” için de gerekli olduğunu savundu.

16 Temmuz’da 66 ülkenin katıldığı bir ortak güvenlik konferansında Dışişleri Bakanı Marko Rubio, “Antikapitalist, antiemperyalist, komünist, anarşist veya Marksist” hareketleri aynı tehdit kategorisi içinde topladı; “Eşitlik, adalet ve özgürleşme söylemleri arkasına saklandıklarını”, “Uygarlık düşmanı olduklarını” iddia etti.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’e göre de “Solculuk, temelde kıskançlık, nefret, haset tarafından harekete geçirilir. Solcular, güzel, iyi, doğal olan şeylere, mükemmel bir hayatı, mükemmel bir işi ve mükemmel bir çocuğu olan, her pazar kiliseye giden mükemmel bir aileye baktığında kıskançlık ve nefretle dolup taşar.”[65]

“Kapitalizm mi, sosyalizm mi?” sorusuna, -kırk dereden kırk su getiren- Besim Tibuk, “Tabii ki sosyalizm,”[66] yanıtını vermek zorunda kalırken; Lenny Bruce’un, “Liberaller her şeyi anlayamazlar ama onları anlamayan insanlar,” uyarısını anımsamamak mümkün mü?[67]

O hâlde kendimize, düşmanlarımızın bizden korktuğu kadar inanalım.

Manuel Pérez Martínez’in, “Marksizm-Leninizm bayraklarını yüksekte tutmak, bugün her zamankinden daha fazla, genel teslimiyet karşısında aktif bir direniş görevidir”…

Fidel Castro’nun, “Komünistlerin görevi, koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun mücadele etmektir. Devrimin ve sosyalizmin bayrakları savaşmadan teslim edilmez. Teslim olmak korkakların ve ahlâkı çökmüş kişilerin işidir; komünistlerin ve devrimcilerin değil” (7 Aralık 1989)…

Ulrike Meinhof’un, “Nereden geliyoruz? Bitişik nizam ama ayrı ayrı evlerde izole olmaktan, beton ama varoş mahallelerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden; hep tehdit altında olmaktan, medyanın beyin yıkamasından, tüketim güzellemelerinden, fiziksel cezalandırmadan, bizi pasifliğe sürükleyen ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bir halktan geliyoruz”…

Ernst Thälmann’ın, “Halk yaşamak istiyorsa, burjuvazi ölmelidir” (1931) uyarılarını unutmayıp unutturmadan yaşama geçirelim…

24 Ağustos 2026 11:12:38, Muğla.

N O T L A R

[1] 2-7 Eylül 2026’da İzmir Karaburun’da gerçekleşen Özgür Üniversite Hareketi III. Yaz Kampı’nda 5 Eylül 2026’da yapılan konuşma… Kaldıraç Dergisi, No: 302, Eylül 2026…

[2] Edward W. Said.

[3] Ümit Akçay, “Hiyerarşi Yönetimi Olarak Emperyalizm”, Evrensel, 31 Mayıs 2026, s.6.

[4] Cengiz Baysoy, “Ulus Devletten Şirket Devletlere: Üçüncü Dünya Savaşı”, Yeni Yaşam, 3 Eylül 2025, s.9.

[5] Gazze’de yaşanan, üçüncü dünya ülkeleri emperyalist buyruklara karşı çıkmaya cesaret ederse başka yerlerde de gümrük-terörizmiyle yaşanabilir. Bu, intikamcı emperyalizmin yeniden sahneye çıkışıdır. (Prabhat Patnaik, “Trump’ın Gümrük Vergisi Terörizminden Dersler”, Birgün, 29 Eylül 2025, s.10.)

[6] Kansu Yıldırım, “Marx Haklı Çıktı: Dünyada Kâr Oranları 50 Yılda Yarıya Geriledi”, 26 Temmuz 2026… https://www.evrensel.net/yazi/99712/marx-hakli-cikti-dunyada-kar-oranlari-50-yilda-yariya-geriledi

[7] “Savaş Yine Sermayeye Yaradı”, 5 Ağustos 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/bati-asya-da-kriz-ve-yikim-devlerde-rekor-kar-savas-yine-sermayeye-yaradi-2526661

[8] “Halklara Savaş, Tekellere Kâr”, Evrensel, 3 Mayıs 2026, s.11.

[9] “ABD’den İsrail ve Körfez Ülkelerine 8.6 Milyar Dolarlık Silah Satışı”, Evrensel, 4 Mayıs 2026, s.6.

[10] “10 Şirketi Savaşın Gölgesinde 4.2 Trilyon Dolar Büyüdü”, Evrensel, 12 Mayıs 2026, s.7.

[11] “Avrupa’da Silahlanma Yarışı”, Emeğin Kurtuluşu, No:85, 1-15 Ağustos 2026, s.8.

[12] Yücel Özdemir, “Almanya’da Savaş Hazırlıkları: Yedek Askerlere Tatbikat Zorunluluğu”, Evrensel, 2 Haziran 2026, s.7.

[13] Stockholm International Peace Research Institute [SIPRI], 2024; Bundesministerium der Verteidigung, 2024.

[14] Rheinmetall AG, 2025; Handelsblatt, 2025.

[15] Zafer Taşkın, “Savaş Ekonomisi, Sosyal Devletin Geriletilmesi ve Sınıf”, Birgün, 2 Haziran 2026, s.10.

[16] “Almanya’da Hırsızlık Çığ Gibi Büyüdü”, 30 Haziran 2026… https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/almanyada-hirsizlik-cig-gibi-buyudu-43223497

[17] Tüm ABD eyaletlerinin çoğu Amerikan yerlileri isimlerini taşır ve geriye sadece isimleri kaldı. Kendileri ise yok edildi.

i) Alabama: İsmini Alabama ya da Alibamu kabilesinden almış, Muskogean bir kabile. Kaynaklar “Çalılığın Temizleyicisi’ ya da “Bitki Toplayıcısı” anlamları arasında bölünmüştür.

ii) Alaska: Aleut sözcüğünden esinle adlandırılan “alaxsxaq” yani “Ana Kara” anlamına gelir.

iii) Arizona: Adını O’odham kelimesinden alır, “Küçük Bahar” anlamına gelir.

iv) Connecticut: Mohikan dilinde “quonehtacut”tan gelen “Uzun Gelgit Nehrinin Yeri” anlamına gelir.

v) Hawaii: Hawaii dilinde “Vatan” anlamına gelen orijinal bir kelimedir

vi) Illinois: Adını “illiniwek” konfederasyonundan alır, “Erkek” anlamına gelir

vii) Iowa: Adını “Gri Kar” anlamına gelen Ioway kabilesinden aldı

viii) Kansas: Adını “Güney Rüzgâr İnsanları” anlamına gelen Kansa kabilesinden aldı

ix) Kentucky: Kökeni belirsiz, adını “Çayırda” anlamına gelen Iroquoian kelimesinden almış olması mümkün.

x) Massachusetts: Adını Algonquin kabilesinden alan, “Büyük-Tepe-Küçük-Yer” anlamına gelen “Massadchu-es-et”.

xi) Michigan: Chippewa kabilesi dilinde “Büyük Göl” anlamına gelen “Michigama” kelimesinden alır.

xii) Minnesota: Adını Dakota dilinde “Beyaz Su” anlamına gelen “Minisota” kelimesinden aldı.

xiii) Mississippi: Choctaw kabilesinin “Büyük Su” ya da “Suların Babası” dediği nehirden esinle adlandırılmıştır.

xiv) Missouri: Adını “Kanoları Kazanlar” anlamına gelen Missouri kabilesinden aldı.

[18] Ergin Yıldızoğlu, “Hangi Batı? Elveda Demokrasi”, 12 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/hangi-bati-elveda-demokrasi-2478095

[19] Ulrike Guerot, Elveda Avrupa”, çev: Altan Tosuncuk, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2025.

[20] Ergin Yıldızoğlu, “Sizi Paramparça Ederiz!”, 24 Ağustos 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/sizi-paramparca-ederiz-2531726

[21] William Pesek, “Trump Modi’yi Çin’e İtiyor”, Birgün, 11 Ağustos 2025, s.10.

[22] “G20, Trump’a Meydan Okumaya Dönüştü”, Birgün, 24 Kasım 2025, s.11.

[23] “Silahlar Kiev’de Test Edilecek”, Birgün, 19 Temmuz 2025, s.10.

[24] “ABD’den Küba’ya Askeri Müdahale Sinyali”, 13 Ağustos 2026… https://www.hurriyet.com.tr/dunya/abdden-kubaya-askeri-mudahale-sinyali-43271977

[25] Ergin Yıldızoğlu, “Münih’te Uğursuz Nostalji”, 19 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/munih-te-ugursuz-nostalji-2480100

[26] “Trump, Asya Turuna Anlaşmayla Başladı”, Birgün, 27 Ekim 2025, s.11.

[27] “Gözü Orta Asya’da”, Birgün, 8 Kasım 2025, s.11.

[28] Patrick Egwu, “ABD-Çin Savaşının Yeni Sahası Nijerya”, Birgün, 24 Kasım 2025, s.10.

[29] Sharon Black, “Japonya ve ABD Tayvan’a Müdahale Yolunda”, Birgün, 1 Aralık 2025, s.10.

[30] Yücel Özdemir, “Japon Milliyetçiliği ve Militarizmi Şahlanıyor”, Evrensel, 10 Şubat 2026, s.7.

[31] Avrupa’daki tüm Nazi hayaleti partileri Trumpgiller şu an destekliyor. Öyle böyle değil, bugün Almanya’da sandıktan AfD denilen aşırı sağcı fanatik parti yükselecek ise Trump ve Musk’ın payı büyük. (Güney Öztürk, “Dünya Düzdür! Kral Benim”, Sözcü, 23 Şubat 2025, s.9.)

[32] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970.

[33] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 1969.

[34] yage.

[35] yage.

[36] yage.

[37] V. İ. Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1979.

[38] V. İ. Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 2013.

[39] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970.

[40] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.

[41] yage.

[42] V. İ. Lenin, Halkın Devlet Yönetimine Katılımı Üzerine, çev: Cumhur Düzgün, Işık Yay., 1980.

[43] V. İ. Lenin, Ekim Devrimi Üzerine, Teori Yay., 1976.

[44] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970.

[45] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.

[46] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970.

[47] Umut Can Fırtına, “Barış Adıbelli: Yeni Hesaplar Zamanı”, Birgün, 31 Ekim 2025, s.11.

[48] Dani Rodrik, “Trump’a Karşı Küresel Direniş Nerede?”, Birgün, 19 Temmuz 2025, s.10.

[49] Ergin Yıldızoğlu, “Hegemonya Hürmüz’de Batarken”, 23 Temmuz 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/hegemonya-hurmuz-de-batarken-2523071

[50] NATO yetkililerinin, Avrupa ve ABD’deki film ve televizyon senaristleri, yönetmenleri ve yapımcılarıyla Brüksel, Los Angeles ve Paris’te gizli toplantılar düzenlediği ortaya çıktı. The Guardian’a konuşan Bir NATO yetkilisi şu açıklamayı yaptı: “Söz konusu girişim, eğlence sektöründeki kurgu yazarları için düzenlenen bir dizi oturumun dördüncüsüdür. Bu girişim, sektör mensuplarının NATO’nun ne olduğu ve nasıl işlediği hakkında daha fazla bilgi edinme isteğinden doğmuştur. Bu etkinlikler, NATO temsilcileri, sivil toplum ve düşünce kuruluşları ile etkileşimi içermektedir.” (“NATO, Televizyon ve Sinema Yapımcılarıyla Gizli Toplantılar Yapıyor”, Evrensel, 4 Mayıs 2026, s.6.)

[51] Avrupa Birliği, milyarder Elon Musk’ın sahibi olduğu ABD merkezli X sosyal medya platformuna, Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamındaki yükümlülüklerini ihlâl ettiği gerekçesiyle 120 milyon avro para cezası verdi. Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı, “Amerikalıların görüşlerinin sansürlenmesi için dijital platformlara baskı uyguladıkları” iddiasıyla Dijital Nefretle Mücadele Merkezi (CCDH) Başkanı Imran Ahmed, Küresel Dezenformasyon Endeks (GDI) Başkanı Clare Melford, Almanya merkezli sivil toplum kuruluşu HateAid’in yöneticileri Anna-Lena von Hodenberg ve Josephine Ballon ile eski Avrupa Komisyonu Üyesi Thierry Breton’a vize kısıtlaması getirildiğini açıkladı. (“ABD ile Avrupalı Müttefikleri Arasında ‘Vize’ Gerilimi”, Evrensel, 26 Aralık 2025, s.7.)

[52] Jack Prandelli @jackprandelli, 17 Temmuz 2026… https://x.com/jackprandelli/status/2078159797300687301

[53] Kiev’in müttefikleri, Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantileri için Paris’te toplandı. Pekin-Moskova ortaklığının “kendini uzun soluklu bir çatışmaya hazırladığını” öne süren NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise fazla silahlanma çağrısı yaptı. (“Savaş Ukrayna’da Bitmeyecek”, Birgün, 5 Eylül 2025, s.11.)

[54] Jean-Luc Mélenchon, “Alaska’da Yeni Düzenin Acımasız Bir Başlangıcı”, Birgün, 19 Temmuz 2025, s.10.

[55] Ergin Yıldızoğlu, “Ayrılmak Zor!”, 2 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/ayrilmak-zor-2475181

[56] Murat Çakır, “Vasallığın Bedeli”, Yeni Yaşam, 19 Haziran 2026, s.8.

[57] İran deyince, anımsanması, unutulmaması gereken mollarşik rejimdir!

Norveç merkezli ‘İran İnsan Hakları’ (IHR) ve Paris merkezli ‘İdam Cezasına Karşı Birlik’in (ECPM) ortak raporuna göre, İran’da idamlar rekor kırıyor. 2025’te en az 1639 kişi idam edildi; bu sayı önceki 2024’e göre yüzde 68 arttı. 21 yaşındaki karate şampiyonu ve nükleer kurum eski çalışanı da idam edilenler arasında. İdam edilen 48 kadınla birlikte kadın idamları 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. (“İran’da İdamlar Rekor Kırıyor”, 3 Mayıs 2026… https://rojnameyanewroz3.com/iran-da-idamlar-rekor-kiriyor-2025/)

İlaveten ‘İranlıların Dine Bakış Açısı’ başlıklı anket, İran nüfusunun yüzde 60’ının namaz kılmadığını, yüzde 73’ünün ise başörtüsü takma dayatmasına karşı çıktığını ortaya koydu.

Sonuçlara göre nüfusun yüzde 60’ı namaz kılmadığını, yaklaşık yüzde 40’ı bazen kıldığını söylerken nüfusun yüzde 27’sinden fazlası ise günde beş vakit namaz kıldığını beyan etti.

Nüfusunun yüzde 73’ünden fazlası dini kurumların kendi masraflarını karşılaması gerektiğini düşündüğü İran’da nüfusun yaklaşık yüzde 12’si halka açık yerlerde başörtüsü takma zorunluluğunu savundu. Yüzde 58’i ise başörtüsü takılmasına karşı çıktı.

Ülkede getirilen kısıtlamalara rağmen İranlıların yaklaşık yüzde 37’si düzenli veya aralıklarla alkol kullanıyor. Nüfusun yüzde 55’i ise alkol içmediğini, yaklaşık yüzde 8’i alkol satın almanın imkânsızlığı (erişilemezlik veya maliyet) nedeniyle alkol tüketemediğini belirtti. (Mustafa el-Ensari, “İranlıların Çoğunluğu Dine ve Dindarlığa Neden Sırt Çeviriyor?”, 29 Ağustos 2020… https://turkish.aawsat.com/home/article/2476456/i%CC%87ranl%C4%B1lar%C4%B1n-%C3%A7o%C4%9Funlu%C4%9Fu-dine-ve-dindarl%C4%B1%C4%9Fa-neden-s%C4%B1rt-%C3%A7eviriyor)

[58] Hediye Levent, “İran Savaşına Dair Yıkıcı Olasılıklar!”, Evrensel, 14 Mayıs 2026, s.7.

[59] Yücel Özdemir, “Avrupa’nın İran Açmazı”, Evrensel, 18 Mart 2026, s.7.

[60] ŞİÖ 26 ülkenin katılımıyla 50’den fazla alanda işbirliği yürüten ve toplam ekonomik büyüklüğü 30 trilyon dolara yaklaşan dünyanın en büyük bölgesel örgütüne dönüşmüş durumda. Çin, Rusya, Hindistan, İran gibi ülkelerin üye olduğu ŞİÖ’de Türkiye ile birlikte Azerbaycan, Ermenistan, Kamboçya, ise örgütün diyalog ortakları arasında.

[61] “Putin-Şi Görüşmesinde ABD’ye Mesajlar”, Evrensel, 21 Mayıs 2026, s.7.

[62] Laborans @Laborans4, 9 Temmuz 2026… https://x.com/Laborans4/status/2075284876119462193

[63] Afshin Rattansi @afshinrattansi… 30 Haziran 2026… https://x.com/afshinrattansi/status/2071877909535707439

[64] Marco Rubio, The Conservative Alternative @OldeWorldOrder, 12 Temmuz 2026… https://x.com/OldeWorldOrder/status/2076063031222489199

[65] Ergin Yıldızoğlu, “Dışarıda Gerileme İçeride Paranoya”, 27 Temmuz 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/disarida-gerileme-iceride-paranoya-2524046

[66] Haber Report @HaberReport, 20 Ağustos 2026… https://x.com/HaberReport/status/2090329012245577951

[67] “Neo-liberalizm hem ABD’de hem Avrupa’da işçi sınıfının gelir payını aşındırırken liberal merkezin çöküşüne ve aşırı sağın yükselişine zemin hazırlıyor. Gerçek çözüm Avrupa modeli arayışında değil, neo-liberalizmin aşılmasında.” (Prabhat Patnaik, “Avrupa Üçüncü Bir Yol Bulabilir mi?”, Birgün, 23 Şubat 2026, s.11.)