Diyalektik Materyalizm ve Tartışmalı Sorunlar

Natüralizmin ve hümanizmin, hem idealizmden

ve hem de materyalizmden nasıl ayrıldığını, aynı

zamanda her ikisini birleştirdiğini görüyoruz.

Aynı zamanda, yalnızca doğalcılık, dünya tarihi

olaylarını kavrama yeteneğindedir. Marx

Hegel’in sistem ve yöntemi konusunda Engels başlıklı yazımda, Alper Öztaş’ın görüşlerinde olumlu yanlara işaret ederek, onunla iki noktada ortak bir görüşe sahip olmamızın önemini şöyle vurgulamıştım. “Birincisi, her ikimiz de pozitivizmi eleştiriyoruz. İkincisi, her ikimiz de diyalektik materyalizmi savunuyoruz” demiştim. Fakat bunlardan ne anlaşılması gerektiğine dikkate çekerek “materyalizm”, “idealizm”, “diyalektik” ve özellikle “ontoloji” kavramlarının yeniden yorumlanması ve açıklanması gerektiğini savunmuştum. Öte yandan doğa ve toplum diyalektiği arasındaki farkın, Engels tarafından yeterince bilince çıkarılmadığını ileri sürmüştüm.

Peki, Alper Öztaş ne yapıyor? O, “acaba Orkunoğlu, ortaya attığı bazı görüşlerinde haklı olabilir mi” sorusunu sormadan, başka bir yolu seçiyor. Ortaya attığım sorular ve görüşler üzerine, hadi bir düşüneyim demiyor. Tam tersine, beni ustalara dil uzatan biri olarak göstererek, karalamaya çalışıyor. Sosyalist hareket nezdinde konumumu gözden düşürme gibi nahoş bir çabaya girişerek iyi bir şey yaptığını sanıyor. Yazısında kullandığı ara başlıklara bir bakın: Orkunoğlu’nun Engels ve Lenin eleştirisi. Orkunoğlu’ndan Marx eleştirisi.

Öztaş’ın nahoş çabalarının boşunu olduğunu, okuyucu görüyor ve anlıyor, sanıyorum. Üstelik Alper Öztaş, kendini beğenmiş bir edayla şunları yazabiliyor: “Orkunoğlu’nun kuramına yönelik yürüttüğümüz polemiğin doyum noktası gelmiştir. Orkunoğlu’nun Engels’den başlayıp, Lenin’e uzanan ve Marx ile sonlanan eleştirilerine itirazlarımızı üç yazımızda da sunmanın rahatlığını taşıyoruz.” (Üstelik Engels’den değil Engels’ten olarak yazılması gerekir)

Bu satırları okuyucuların yargısına bırakıyorum. Yine de bu satırlar konusunda bir yorum yapmayı gerekli görüyorum. Bu satırlar, ezilenlerin ve insanlığın sorunlarına çözüm arayan devrimci birinin kaleminden çıkmış olamaz. Ancak insanları kutsallaştıran, bilinenleri tekrarlayan, kendi bağımsız aklını küçümsediği için dogmatizmin vermiş olduğu rahatlıktan hoşnut olan birinin kaleminden çıkabilir. Öztaş’ın yazıları, Marksizmin hem teorik hem siyasal kriz yaşadığı dönemde, yaşanan kriz üzerine hiç kafa yormayan bir insanın ruh halini yansıtıyor gibi geliyor bana.

Oysa sorunları dert edinen birinden, “acaba Orkunoğlu haklı olabilir mi?” sorusunu kendine yönelterek meseleye yaklaşması beklenir. Ayrıca Marksizmin sorunlarını dert edinen birinden, Engels’in, Anti Dühring, Feuerbach ve Alman Klasik Felsefesinin Sonu, Doğanın Diyalektiği başlıklarını taşıyan kitapları yeniden okumayı göze alması da beklenir. Hatta Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm başlıklı kitabı ile Hegel diyalektiğini inceleyen yazıları içeren Felsefe Defterleri arasında bazı farkları saptama zahmetine katlanacağı düşünülür. Ama o bunları yapacağına dair hiçbir ipucu vermeden, eleştirmiş olmanın verdiği rahatlığını yaşıyor ve tatminkâr duyguyla kendini teselli ediyor.

Öztaş kavramları karıştırıyor

Daha önceki bir yazımda Alper Öztaş’ın yazılarında ve kavramlarında bir bulanıklık olduğuna işaret etmiştim. Öztaş, birçok felsefi kavramı yerli yerinde kullanamıyor. Düşünme (Das Denken), Bilinç (Bewusstsein), Bilgi (Wissen), Anlak (Verstand) gibi önemli felsefi terminolojide bir netlikten yoksundur. Özellikle Bilinç ile Anlak’ı birbirine karıştırmaktadır. Bu karmaşıklık yazılarında egemen. Birçok cümlede karmaşıklığı göstermek mümkün, ancak ben tek bir örnekle karmaşık dile işaret etmekle yetineceğim.

Şöyle yazıyor Öztaş, “Kant, bilincin kategorilerinin a priori, yani deneyim öncesi bilinçte bulunması gerektiğini söylemiştir.” Bu cümle kafa karışıklığını yansıtan bir cümledir. Çünkü Anlak ile bilinç ayrımı yapamayan bir bakış açısının ürünüdür. Kant, bilincin değil, Verstand’ın (Anlak) kategorilerinden (Nicelik, Nitelik vb.) bahseder. Kant, ilk önemli eserinde Bilinç (Bewusstsein) kavramını hemen hemen hiç kullanmaz. Ontolojiden çok epistemolojiye dayanan Kant’ın kitabı Anlak (Verstand) ve Akıl/Us (Vernunft) gibi iki önemli düşünme yetisini açıklamaya yöneliktir. Kant açısında Anlak (Verstand), gerçekliği anlamaya çalışan bir düşünme yetisidir.

“Bilinç” kavramını en çok kullanan Hegel’dir. Kant’tan farklı olarak Hegel’in mantığı, bir içeriğe dayanır. Bir başka deyişle, Hegel’in epistemolojisi, ontolojik bir temele sahiptir. Bu nedenle Bilinç, bir şeyin veya bir şey üzerine bilinçtir.(Bewusst werden über das Sein). Öztaş, “Anlakın kategorileri ve kavramları deyimi yerine “bilincin kategorileri ve kavramları” deyimini çok sık kullanarak çok bariz bir yanlışlığa düşmüştür. Çünkü Kant’ın kitabında bilincin kategorileri deyimi asla geçmez. Marx ise, daha çok ‘Mantığın Kategorileri’ (logische Kategorien) deyimini kullanır.

Bilinç biçimlerinden (duyusal, algısal, anlaksal, ussal bilinç) bahseden filozof Hegel’dir ki Tinin Fenomenolojisinde bilinç biçimlerini (Bewusstseinsformen) ele alır. Dolayısıyla Öztaş’ın anlak ve bilinç kavramlarını sürekli birbirine karıştırması, çok sık bir biçimde ‘bilincin kategoriler ve kavramları’ ifadesini kullanması, onun yazılarının ciddiyetine gölge düşürmekte ve yazılarını sorunlu hale getirmektedir.

Ama felsefi terminolojide netlikten yoksunluk, sadece Öztaş’ın sorunu değildir. Türkiye’de yaygın olan bir sorundur ki, bu sorunun iki temel kaynağı vardır: Birincisi, Türkiye’de felsefe dili henüz gelişmiş bir dil değildir. Bu konuda Arapça daha zengindir. İkincisi, Marksistler, esas olarak alt-yapının, ekonomik alanın kategorileri üzerinde daha çok yoğunlaşmışlardır; felsefi terminolojiye fazla ilgi göstermediklerinden dolayı da kavramlar, yanlış kullanılmaktadır. Dolayısıyla, anlak ile bilinç, düşünme ile bilinç, bilinç ile bilgi arasında ayrım yapamama çok yaygındır Türkiye’de. Zaten Engels’in kendisi de bu olguya şöyle dikkat çekmişti: “İçeriği vurguladık, ancak bu arada, biçimi, başka bir deyişle bu kavramların ortaya çıktığı yollar ve araçları ihmal ettik.” (Engels, MEW 39, s. 96-97. Ayrıca Karl Korsch, Marksizm ve Felsefe, s. 73-74)

Şimdi gelelim Öztaş’ın yazdıklarına ve iddialarına. Diyalektik Materyalizmde Israr Etmek başlıklı yazısında, beni, yönelttiği eleştirilerin üstünden atlayan bir tavır takınmakla eleştiriyor. Bu iddiası, tuhaftır. Çünkü isim vermeden yazdıklarımın ona yönelik eleştiriler içerdiğini ya görmüyor ya da görmezden geliyor. Örneğin Engels ve Felsefinin Küçümsenmesi başlıklı yazımda 10 madde olarak bazı temel düşüncelerimi özetledim. 5. ve 6. Maddede dile getirdiğim düşünceleri yeniden vermek durumundayım. O maddeler de şunlar yazılıydı:

  1. Doğa, esas olarak zorunluluklar ve kısmen tesadüfler alanıdır; Toplum ise hem zorunluluklar, hem tesadüfler hem de özgürlükler alanıdır.

  2. Doğa tarihini insan yapmaz, ama toplumsal tarih, insan etkinliğinin ürünüdür.

Alper Öztaş, bunları görmezden geliyor. Onun bazı iddialarını ve görüşlerini kısa başlıklar altında irdeleyelim.

Pozitivizm Üzerine

Öztaş’ın iddialarından biri de, pozitivizmi, materyalizm sanıyormuşum. Pozitivizm konusunu, Marksizm ve Güncellik (2010) adlı kitabımda sosyolojik açıdan ele almış, özellikle August Comte’un pozitivizmini ve onun politik sonuçlarını eleştirmiştim. Pozitivizm, Hegel’in savunduğu varolan gerçekliği aşmaya çalışan felsefeye karşı, burjuvazinin egemenliğinin sağlanmasını savunan bir felsefe olarak ortaya çıktı.

Comte’a göre politik ve ekonomik iktidar burjuvazinin elinde olmalı. Proletarya politik güç olmak için uğraşmamalı, toplumda manevi bir güç olmalı. “Burjuvaziye iktidar, proletaryaya ahlak!” Comte’nin pozitivizminin özü, bu dört sözcükte ifade edilmiştir.

Felsefi açıdan pozitivizm, ayrı bir yazının konusu olabilir. Ancak yine de bir kaç şey söyleme gereği duyuyorum. Sadece beş temel noktaya dikkat çekmekle yetineceğim.

1. Pozitivizm, hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan eksik bir anlayış üzerine kurulmuştur. Ontolojik açıdan eksikliği, onun varlığı gözlemlenebilir ve deneyimlenebilir olgularla sınırlamasıdır. Pozitivizme göre gözlenemeyen şeyler ya yoktur veya bilinemezler. Eksik bir ontolojiye dayanan pozitivizmin epistemolojik yaklaşımının da eksik olacağı anlaşılır bir şeydir.

2. Pozitivizm, özne-nesne düalizmini aşmadığı için tutarsızlığını aşamadan sürekli kendini yeni kılıflara sokan bir felsefedir. Bir şeyi ya nesnel ya da öznel olarak görür. Bir şeyin hem nesnel hem de öznel olabileceğini reddeder. Oysa bir şey hem nesnel hem de öznel bir şeydir. İnsanın doğayı anlamaya çalışmasından günümüze kadar süreç içinde, her şey hem nesnel ve özneldir. Çünkü doğadaki nesneleri betimleme ve değiştirme aynı zamanda öznelliği gerektirir. Marx’ın kullandığı örneği verirsek, işçinin yarattığı artı-değer hem maddi-nesnel, hem de düşünsel-öznel bir şeydir.

3. Pozitivizm, nesne-özneyi ayırdığı için, ona göre bilim yalnızca nesnelliğe dayanır; öznellikle lekelenmiş bilimin nesnel olmayacağını iddia eder.

4. Pozitivizm, bilgi olgusunu bireysel öznenin nesneyle ilişkisine dayandırır. Bilginin, toplumsal etkinliğin ürünü olduğunu, toplumsal üretim olduğunu görmez.

5. Pozitivizm, olgular ile değerler arasında mutlak bir ayrım yapar. Değerlerin (ahlak, etik) toplumsal bilimlerin konusu olamayacağını iler sürerken, toplumsal olguların değerden yoksun olduğunu ileri sürer. Oysa toplumsal olgulara yaklaşma ve açıklama, tercih etmeyi gerektirir. Dolayısıyla bilimsel çalışmalar, olguların seçimini belli tercihlere göre yaptıklarından, değerlerden bağımsız olamaz.

Materyalizmin Ve İdealizmin Tek Yanlılığı

Öztaş’ın bir iddiası ise şöyle: “Orkunoğlu, materyalizm sandığı pozitivizmi, idealizm ile birleştirince diyalektik materyalizme ulaşacağını düşünmektedir.” Oysa Öztaş’ın kendisi, materyalizmin önüne ‘diyalektik’ sözcüğü konulursa, diyalektik materyalizm olacağını sanıyor. Öztaş, bazı şeyleri es geçiyor, görmezden geliyor. Örneğin, Marx’ın 1844 Elyazmalarında geçen çok önemli bir düşüncesini görmezden geliyor. Marx’ın çok önemli gördüğüm cümlesi şöyle:

Natüralizmin ve hümanizmin, hem idealizmden ve hem de materyalizmden nasıl ayrıldığını, aynı zamanda her ikisini birleştirdiğini görüyoruz. Aynı zamanda, yalnızca doğalcılık, dünya tarihi olaylarını kavrama yeteneğindedir.” (Vurgular Orkunoglu). (Marx, Ökonomisch-philosophische Manuskripte aus dem Jahre 1844, MEW Band 40, s. 577. Türkçesi. 1844 Elyazmaları, Birikim Yayınları, 2013, s. 168).

Marx, materyalizmin ve idealizmin tek yanlı olduğunu vurgularken; hem materyalizmin hem de idealizmin dönüştürülmüş biçimde Natüralizmin ve hümanizmde içerildiğini, ancak böyle olursa, tarihi olayların kavranabileceğine dikkat çekiyor. Öztaş, Marx’ın bu pasajında dile getirdiği, materyalizmin ve idealizmin tek yanlı olduğu ve bu ikisinin birleştirilebileceğine ilişkin düşüncesi konusunda nedense suskun. İşine gelmediği zaman suskunluğu tercih ediyor.

Marx açısından materyalizmi tek-yanlılıktan kurtararak yeni bir biçim vermek, onu idealizmin geliştirdiği, aktif özne anlayışıyla zenginleştirmekle mümkündür. Marx’ın yukarıdaki verdiğim alıntıdaki sözleri, materyalizmin ve idealizmin başka türlü yorumlanabileceğine işaret etmektedir. Marx’ın bu düşüncesinin ışığında, materyalizmi ve idealizmi, yaygın anlayışlardan farklı olarak yorumlamaya çalışıyorum. Yaygın anlayış, materyalizm ve idealizmin birbirine karşıtlık oluşturduğunu temel almaktadır ki, bu yaygın anlayış ki, özellikle Almanya’da Feuerbach’in etkisiyle gündeme geldi. Diyalektiği kavrayamayan Feuerbach’tan kaynaklanmıştır. Bu konuda Kapital başlıklı eserinin 1. Cildinin yayımlanmasından sonra Engels’e yazdığı 11 Eylül 1868 tarihli mektubunda bakın Marx ne diyor: “Almanya’daki beyler, Hegel diyalektiğini köpek ölüsü sayıyorlar, Bu konuda, Feuerbach’ın çok vebali var.” (Marx, MEW Band 32, s. 18, Ayrıca bkz. Georg Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, s. 47)

Bilindiği gibi Feuerbach, felsefe tarihini materyalizm ile idealizmin birbirine karşı savaşı olarak değerlendirmiş; teoloji ile idealizmi eşitleme gibi yanlış bir anlayışa kapılmıştır. Teoloji, evrenin Tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürer. Feuerbach, idealizmi tek yanlı olarak teolojiye yatkın bir şekilde yorumlamıştır. Ona göre, idealizm, düşüncenin maddeyi yarattığını ileri süren felsefedir. Feuerbach materyalist anlayışının doğurduğu sonuç, düşüncenin aktif rolünün ihmal edilmesidir. Düşüncenin, madde üzerindeki değiştirici ve yaratıcı etkisi dikkate alınmazsa, zaten diyalektik düşünme de tam olarak kavranamaz. Feuerbach’ın diyalektiği kavrayamamasının nedeni, düşüncenin rolünü görememesidir.

Materyalizm, bilincin maddi kökenine vurgu yaparken; idealizm, bilincin aktif ve yaratıcı özelliğine dikkat çeker. Almanya’da Hegel diyalektiğine ölü muamelesi yapılmasında Feuerbach’ın kabahatli olduğunu belirtmiştir Marx. Feuerbach Üzerine Tezlerin ilk maddesinde Marx, şunu dile getirmiştir. Feuerbach materyalizmi de dâhil olmak üzere tüm materyalist öğretiler, düşüncenin aktif rolünü geliştirmeyi ihmal etmişlerdir. “Böylece etkin yön, materyalizme karşıt biçimde idealizm tarafından geliştirildi. ” (Marx, Seçme Eserler 1, s. 11)

Materyalizm ile idealizm tek yanlı olduğuna, Rus Marksisti Plehanov da işaret etmiştir. Hegel felsefesi üzerine çalışmalar yürütmüş olan Plehanov, Feuerbach’ın diyalektik olmayan materyalizminin eksikliğini gördüğü için, Marksizmin Temel Sorunları başlığını taşıyan kitabında, idealizmi Feuerbach’tan farklı bir şekilde değerlendirir. Daha önceki yazılarımın birinde değindiğim gibi, Plehanov, idealizmi yanlış bulmaz; eksik bulur. Ona göre, idealizm belirli bir gerçeği ve doğruyu dile getirmektedir.

İdealist tarih anlayışı doğrudur. Şu anlamda ki, onda doğru bir yan vardır. Evet, onda doğru bir yan vardır. Fikrin, insanlar üzerindeki etkisi çok büyüktür. Öyleyse onun dünyayı yönettiğini söylemekte haklıyız. Ama, dünyayı yöneten fikrin, başka bir şey tarafından yönetilip yönetilmediğini sormakta da haklıyız. (…) Şu halde, idealist tarih anlayışında bir hakikat vardır, ama bu hakikat bütün değildir.

Keza Lenin de, Felsefe Defterleri’inde Hegel’in idealizm ve materyalizmin tek yanlı olduğunu dile getiren görüşünü aktarırken, önemli bir not düşer: “Diyalektik materyalizm dışında, her türlü materyalizme darbe indirmektedir burada.” (Lenin, felsefe Defterleri, Sosyal Yayınları, s. 237).

Öztaş, tüm bunları görmezden gelerek, susarak, materyalizm-idealizmin karşıtlığına saplanarak, bence dogmatizmin sularında kulaç atmayı tercih ediyor.

E. Weil adlı yazar, Hegel-Marx ilişkisi üzerine yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı bir sonucu şöyle özetliyor: “Doktrin anlamında, Hegel ve Marx ne idealist ne de materyalist idiler, her ikisini birden oldular.” Hegel in seiner Zeit (1973) (Kendi Çağında Hegel) başlıklı eserin yazarı, Jacques D’Hondt ise Marx’ın Hegel’in gençlik döneminde yazdığı eserlerini görmediğini, görseydi muhtemelen Hegel konusundaki yargısının değişebileceğini ima ediyor. Öztaş’a göre, Marx ve Engels, yeni bilgilere ulaşmış olsalardı bile, Hegel kuramı hakkında yargılarını değiştirmeyeceklerdi. Böylesi bir iddia, dogmatizme batmış bir insanın kaleminden çıkar.

Lenin, ilk felsefi eseri olan Materyalizm ve Ampiryokritisizm (1908) Hegel’i ‘katıksız idealist’ olarak adlandırmıştı. Hegel’i 1914-1915 yıllarında inceledikten sonra yargısı değişir: Hegel’in Mantık bilimini şöyle değerlendirir: “En az idealizmi ve en çok materyalizmi içeren bir eserdir. ‘Çelişen’ bir şey, gerçektir.”(Lenin, Philosophische Hefte, Lenin Werke 38, s. 226. Türkçesi için bkz. Felsefe Defleri, s. 191).

Öztaş’ın perspektifine göre, Lenin, Hegel konusunda yeni bir şey söylemekle iyi bir şey yapmamış. Yeni bilgiler, dogmatik bakış açısına sahip olanlar için teğet geçilecek şeylerdir. Ne demişti İbn Haldun: İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür durur.

Daha bitmedi. Materyalizm ve idealizmin tek yanlılığını aşmak için geçmişte yürütülen başak çabalar da var. Bu çabaları gösterenlerden biri, Fransız komünist partisinin filozoflarından olan Henry Lefebvre’dir.

Şöyle yazıyor Lefebvre: “İdealizm ve materyalizm sadece birleşmekle kalmaz, diyalektik materyalizm çerçevesinde dönüştürülüp aşılır.” (Lefebvre, Der dialektische Materialismus, Suhrkamp Verlag, 4. Auflage 1970, s. 66. Ayrıca Lefebvre, Diyalektik Materyalizm, s. 57, Kanat Kitap yayınevi, 1. Baskı Nisan 2006).

Ne yazık ki, Marx sonrası materyalizm-idealizm karşıtlığı egemen olmuştur. Bu karşıtlığı ilk aşma çabası Lenin’in Felsefe Defterleri’nde görülebilir. Alman Marksisti Kautsky, materyalist yanlara önem verirken; Lenin, tam gerekli olduğu anda, maddi koşulları görmezden gelmeden, öznelliğin, devrimci iradenin ve amacın önemini kavrayan bir dahi olarak karşımıza çıkıyor.

Felsefede en çok yaşanan sorunlar, madde-düşünce, özne-nesne, yapı-özne, birey-toplum ikilemlerdir. Bu ikilemlerin kökeni, esas olarak materyalizm ile idealizmin karşıt bir ikilem olarak kavranmasına dayanmaktadır Bu ikilemi, sabit ve değişmez görmek, bizi tek-yanlı yaklaşımlara mahkûm eder. Materyalizm-idealizm karşıtlığı düşüncesinin egemenliği, özünde düalist bir yaklaşımdır. Batı düşüncesi, bu düalist kıskacın altındadır. Marx, bu düalizmi aşmaya çalışmıştır. Fakat Batı düşüncesinde egemen olan güçlü düalist gelenek, Marx sonrası Batı Marksizm’inde etkili olmuştur. Madde-düşünce birliğini temel alan Marx’ın teorisinde bazı gerilimlerin olması normaldir. Yaşanan bu gerilim, diyalektik materyalizmin tam bir açıklığa kavuşamamasının bir ifadesi olarak okunabilir ki, bu durum, bizi yeni araştırmalara davet etmektedir. Bu kısımda şunu söyleyebilirim: Düalizmi (materyalizm-idealizm, nesnellik-öznellik, yapı-özne vd.) aşamayan bütün felsefelerin, kapitalist sistemi aşacak potansiyelden yoksun olduğunu düşünüyorum.

Doğa ve Toplum Diyalektiği

Öztaş şunu iddia edebiliyor: “Orkunoğlu’nun iddia ettiği gibi iki ayrı bilim ve iki ayrı yöntem metafizik pozitivizmin hayalidir.” Öztaş’ın söylediğine karşı ben ne diyorum? Şunu ileri sürüyorum: Doğa ve toplumdaki gelişme arasında özsel bir fark vardır. Doğa ve toplum diyalektiği arasında ayrım yapılması gerektiği düşüncesini aynı zamanda, Marx’ın Kapital’deki bir düşüncesine dayandırıyorum. Ne demişti Marx? “İnsanlığın tarihini doğa tarihinden ayıran şey, ilkini bizim yapmamız ve ama ikincisini bizim yapmamamızdır.” (Marx, MEW Band 23, s. 393. Türkçe, Kapital Cilt 1, s. 403, Sol Yayınları).Marx’a göre doğanın tarihini insan yapmaz, oysa insanlığın tarihini insan yapmaktadır. Marx’ın bu görüşü üzerinde de yorum yapma gereği duymuyor Öztaş. Doğa ve toplum diyalektiği arasındaki fark konusunu hep geçiştiriyor.

Doğa bilimlerindeki gelişmeler şu soruyu gündeme getirdi: Acaba, doğadaki yasalara benzer şekilde, toplumda da belirli yasalar var mıdır? Bu soruyu ilk soranlardan biri olan Saint-Simon, toplumsal olguların doğadakine benzer biçimde belli yasalara dayanması gerektiği düşüncesinden hareket ederek ‘sosyal fizik’ kavramını geliştirmişti. Bu konuyu tartışmanın yeri burası değil. Ancak şunu vurgulamayı gerekli görüyorum: Doğaya ve topluma yaklaşım, belirli farklılıkları gerektirir.

Öncelikle şunu saptamak gerekir. Doğa ana, insandan önce vardır; insan olmasa da doğa varlığını sürdürür. Oysa insandan önce fiziki olarak toplum yoktur; insandan bağımsız olan bir toplum düşünülemez zaten. Toplum insanların işbirliğine dayanan etkinliklerinin ürünüdür. Bu anlamda, toplumsal yapılar, doğal dünyadan farklıdır. Bu temel fark bile, doğaya ve toplumsal yaşama farklı yaklaşımı gerektirir. Elbette, insan ve toplum, özünde doğanın bir parçasıdır. Ancak doğa, insan olmadan ve insan müdahalesi olmadan varlığını devam ettirir. Oysa toplum ve toplumsal yaşam, insanların işbirliğinin sonucu olarak sürekli değişir. Bu anlamda toplum ve toplumsal yaşam insanın ‘ikinci doğasıdır’. Burada dikkat gerektiren nokta, toplumsallığın yalnızca öznel bir şey olmadığıdır. Toplumsal yaşam da insan bilincinden belli ölçüde bağımsızdır. Şöyle ki, insanın içinde yaşadığı toplum, daha önceki kuşakların toplumsal işbirliğine dayanan etkinliklerinin sonucudur. Ortaya çıkan bu nesnellik, yeni kuşakların bilincinden bağımsızdır; ama yeni kuşaklar, bu nesnelliği dönüştürebilir. Marx’ın söylediğini hatırlayalım: Her kuşak kendi tarihini kendi yapar, ama kendisinin belirlemediği koşullar altında. Dolayısıyla bu anlamda toplumsal yaşam da insan bilincinden bağımsız olan bir yapıya sahiptir.

Doğa ile toplumdaki değişimler arasındaki fark nasıl izah edilebilir? İnsanın yapmadığı doğa tarihinde yaşanan değişimler ve gelişimler, örneğin inorganik şeylerin organik şeylere dönüşümü, böcekler ve hayvanlar dünyasında olup bitenler, uzayda yaşanan genişlemeler, gezegenlerin hareketi, insanın yapmadığı şeylerdir. İnsan, doğa tarihinde yaşanan süreçleri, bilincine yansıtabilir, bilebilir. Yani burada nesne-özne ilişkisinde, özne sadece nesnede olup bitenleri, pasif olarak yansıtır. Burada sorun yok; ama insan, bilinciyle ve iradesiyle, örneğin güneşin etrafında dönen gezegenlerin hareketini etkileyemez, değiştiremez. Dolayıyla insanın yapmadığı doğa, insan olmadan değişim ve gelişim içindedir.

İnsan, doğadaki süreçleri, olguları, birçok şeyi açıklayabilir ve bilebilir, ama her şeyi bilmesi mümkün değildir. Bu konuda Engels, Doğanın Diyalektiği adlı eserinde ilginç bir örnek vermektedir. Karıncalar, insana görünmeyen kimyasal (?) ışınları görebilmektedirler. Ancak insana görünmeyen bu ışınlar konusunda sahip olunan bilgiye gelince, insan karıncalardan oldukça daha ileridedir. Dolayısıyla duyu organlarımızın yetersizliği bilgiye sınır çekemez; insan, hayvandan farklı olarak düşünme yeteneği sayesinde bilgisini genişletebilen canlıdır. Her şeye karşın, insan, kimyasal ışınların karıncalara nasıl göründüğünü hiç bir zaman ortaya çıkaramayacaktır.

Oysa toplumsal yaşamdaki olgulara ve süreçlere gelince, durum biraz farklıdır. Şöyle ki; insan bilinci, hem yansıtıcı hem de yaratıcıdır. Çünkü toplumsal yaşamda insan, emek aracılığıyla doğayı değiştirmektedir; doğayı değiştirirken kendini ve toplumu değiştirmektedir. Burada güneş sisteminde ve doğa sürçlerinde insandan bağımsız olarak evrende olup bitenle, varlığını sürdürmek için doğaya müdahale sonucu olup bitenleri birbirine karıştırmamak gerekir. İnsan, gezegenlerin hareketini, etkileyemez; ama hareketini inceleyip, bilince sadece yansıtabilir. Fakat insan pek ala, doğadaki bir ağacı bir masaya dönüştürerek aynı zamanda yeni bir şey yaratır.

Konunun anlaşılması için iki örnek verelim. Her insan etkinliği, her iş, belli bir ön bilgiyi gerektirir. Örneğin, teleskopla uzayı gözlemleyen biri, matematik ve elips, daire gibi geometrik şekiller konusunda bir ön bilgi olmadan, bir şey anlayamaz. Ön bilgisi sayesinde uzay hakkında bilgi verebilir, nesnelliği yansıtabilir, uzaydaki gezegenlerin yörüngesini değiştiremez. Ama uzay hakkındaki görüşlerimizin değişmesine sebep olabilir.

Ancak toplumdaki durum şöyle farklılık gösterir. Bir ayakkabıcı da, Hegel’in dediği gibi ayakkabı yapabilmesi için, zanaatı önceden öğrenmesi gerekir. Elbette bu ön bilgi, tanrı tarafından verilen bir bilgi değil, daha önceki deney ve gözlemlerden elde edilen bilgidir. Ayakkabıcı, öğrendiği zanaatı, bilgilerine dayanarak, tasarladığı ayakkabıları üretmeye başlar. Burada ayakkabıcı, doğaya müdahale ederek, yeni şey yaratır.

Elbette doğa bilimlerinin yardımıyla insan, kendi emeği aracılığıyla önceden var olmayan şeyleri (köprüler, gemiler, arabalar, uçaklar vb.) kafasında tasarlayarak yaratır. Elbette bunları yaratırken, doğadaki malzemeyi, kafasında tasarladığı şeye dönüştürerek yapmaktadır. Dolayısıyla emek, hem el, hem de düşünce işidir. Emek olgusunun kendisi, madde-düşünce, materyaliz-idealizmin birliğini kabul etmeyen bakış açısını çürüten bir olgudur.

İnsan eli ve beyni ile birlikte bütünsel olan bir varlıktır. Tek başına el, buharlı makinayı, gemiyi, pusulayı asla bulamazdı. İnsan bir şeyi üretirken, belirli bir amaç için yapar. Amaç ve başka etkenler, insanın düşünsel yaratıcılığını, keşif yapma yeteneğini, hayal gücünü geliştirir. Her amaç, amaca uygun bilgi ve iradeyi gerektirir. Ancak onun bilgisi ve iradesi, bir ölçüde maddi-ekonomik-kültürel çevre tarafından koşullanır.

Hegel açısından, güneş sistemi bir bütünlüğe sahiptir; ancak bu bütünlük içindeki gezegenlerin hareketi, değişmez yasalara göre olur, ama ne güneş, ne de bu yasalara göre hareket eden gezegenler bunun bilincindedir. Hegel’e göre, güneş sistemindeki yasalar esas olarak değişmez yasalardır. Oysa tarihin ve insan toplumlarının yasaları değişken yasalardır; çünkü doğadaki gezegenlerden farklı olarak insan bilinç ve irade sahibidir; belli bir amaçla etkinlik göstererek, çevresini, toplumu ve kendini değiştirir. Ancak insanlık tarihindeki gelişmeler tesadüfi değil, belirli yasalara göre olur. Fakat bu yasalar değiştirilebilir yasalardır.

Yansıma Teorisi ve Diyalektik

Engels açısından fikirler, duyumlar, gerçekliğin insan zihninde kopyaları ya da yansımalarıdır. Bu yansıma teorisi, bilgiyi ‘bireysel duyum deneyimine’ indirgeyen, bilginin üretiminin özünde toplumsal etkinlik olduğunu gözlerden kaçırmaya eğilim gösteren sorunlu bir teoridir. Konunun açıklığa kavuşması açısından Engels’ten de alıntılar yapmam zorunlu.

Hegel felsefesinde kategoriler önceden varolan şeyler ve gerçek dünyanın diyalektiği de bunların yansımasından ibaretmiş gibi görünürler. Gerçekte durum bunun tersidir: zihnin diyalektiği ancak gerçek dünyanın, doğanın ve tarihin hareket biçimlerinin yansımasıdır.(Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 224)

Engels, nesnel ve öznel diyalektiği ise şöyle açıklıyor:

DİYALEKTİK, nesnel denilen diyalektik, tüm doğada egemendir ve öznel denilen diyalektik, diyalektik düşünce, doğanın her yerinde kendini gösteren ve karşıtların sürekli çatışması ve bunların sonal olarak, birbirlerine ya da daha yüksek biçimlere geçmeleri yoluyla doğanın yaşamını belirleyen hareketin karşıtlar aracılığıyla yansımasından ibarettir. Çekme ve itme. (Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 231)

Engels, diyalektik yöntemi ve ilkelerini, esas olarak toplumların tarihinden değil, doğadan üretmiştir. Gerçi Engels’te, çok seyrek de olsa, diyalektiği toplumdaki gelişmelerden çıkardığına ilişkin görüşler bulmak mümkün. Örneğin şöyle yazmıştı Engels: “Gerçekte diyalektik, doğanın, insan toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişme yasaları bilimidir. “ Fakat verdiği örnekler, genel olarak doğa bilimlerinden, matematikten verilen örneklerdir. Üstelik Anti Dühring adlı eserinde Engels, diyalektik yasaları doğadan çıkardığını şöyle vurgular: “Benim için, diyalektik yasaları kurgu aracıyla doğaya sokmak değil ama onları orada bulmak ve oradan çıkarmak söz konusu olabilirdi.” (Engels, Anti Dühring, s. 14). Engels’e göre hem diyalektik hem de materyalist bir doğa anlayışı, matematik ve doğa bilimi ile içli-dışlı olunmasını gerektirir.

Marx ve Engels’in, kendi teorilerini maddi bir temele dayandırmaları önemlidir. Bu nedenle bu ustalar için, “modern sosyalizm, bu gerçek çatışmanın düşüncedeki yansısından, her şeyden önce, bu çatışmadan acı çeken sınıfın beyinlerinde, fikirler biçimi altında yansımasından başka bir şey değildir.” (Engels, Anti Dühring, s. 255) Yansıma teorisi, bilincin pasif olduğu imajını yaratan bir teoridir. Dolayısıyla irade, amaç gibi aktif bilinç biçimlerini açıklama konusunda yetersiz kalmaktadır.

Engels, Hegel felsefesini ters çevirerek, diyalektiğin yasalarının basitleştirilmesinden yana. Şöyle diyor: “Olanı tersine çevirirsek, her şey pek basit bir görünüş alır, idealist felsefede son derece gizemli görünen diyalektik yasalar hemen basitleşir ve gün gibi açık olur.” (Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 75)

Hegel, oluşmuş bir bilincin doğaya açılarak doğayı değiştirme gibi yolculuğa çıktığını ileri sürer. Yolculuğa çıkmış bilincin, yaptığı deneyimler sonucu, zenginleşerek geri döndüğünü vurgular. Marx ise, ağırlık noktasını, oluşmuş bilinçten değil, bilincin nasıl oluştuğuna dikkat çekmiştir; yani Hegel’i tersine çevirmiştir. Bu tersine çevirme, sadece bilincin oluşmasını dikkate alır ve oluşmuş bilincin doğayı ve toplumu değiştirebileceği gerçeğini dikkate almazsa, yanlış yorumlanmış olur. Evet, bilincin ilk kaynağını açığa çıkarmak önemlidir; ama ortaya çıkan bilincin aktif rolünü vurgu yapmamak eksikliktir.

Şu dillere destan olan öykü, yani başı üzerinde duran Hegel diyalektiğinin ayakları üzerine oturtulması öyküsü de bugün bir başka gözle yeniden değerlendirilmelidir. Çünkü sadece bilincin ortaya çıkmasına vurgu tek yanlıdır; aynı zamanda oluşan bilincin doğayı ve toplumu nasıl değiştireceğini ortaya koyması gerekir.

Dikkatle okunduğunda, Engels açısından diyalektik, belirli durumlardan diğerine geçişler sürecidir; karşıtların birbirine dönüşmesidir. Tek-yanlı nedenselliğin yerini karşılıklı etkileşimlere bırakmasıdır. Daha önceki yazımda, Engels’in özne-nesne arasında ilişkiden bahsetmediğine dikkat çekmiştim. Bunun büyük bir sorun olduğunu vurgulamıştım. Eğer birisi çıkıp, buna itiraz ediyorsa, o zaman yapması gereken şey, Engels’in diyalektik anlayışını gözden geçirmesi, nerede özne-nesne ilişkisine vurgu yaptığını ortaya koymasıdır.

Burada ortaya atmak istediğim soru şu: Aktif bilinç, irade, amaç gibi kategoriler içermeyen doğa diyalektiği ile böylesi kategoriler içeren toplum diyalektiği aynı olabilir mi? Doğa diyalektiğini, birebir topluma aktarmak, insanın yaratıcı özelliklerini görmezden gelme gibi bir sonuca yol açmaz mı?

Bize gerekli olan gerçekliğin çeşitli aşamalarını içeren bir ontoloji ve bu aşamalı ontoloji üzerinde yükselen bir epistemolojidir. Doğa ve toplum basite indirgeyen ontolojiler, gerçekliğin bütünlüğü açıklama gücünde değildirler. Epistemolojinin önemi, bir yandan çok katmanlı ontolojiyi bilince çıkarmak, diğer yandan kendini anlamlandırmayan çok katmanlı ontolojik gerçekliğe anlam kazandırmaktır. Epistemoloji, nesnel dünyayı yaratmaz, ama anlamlandırır. Örneğin insandan bağımsız bir ağaç, kendine anlam kazandıramaz, ona anlam kazandıran insanın epistemolojik yaklaşımıdır. Farklı ontolojilere dayanan, farklı epistemolojik yaklaşımlar nedeniyle insanlar, doğa ve topluma farklı anlamlar kazandırırlar. Burada anlatılmak istenen şudur: Daha geniş bir ontolojik temel üzerinde, toplumsal yapının analizi gereklidir. Çünkü ontolojiden, varlıktan uzak olan her felsefe, bir yandan öznelliğe mahkûm olmak zorunda kalır; diğer yandan gerçek b ir toplumsal değişim için perspektif üretmekten yoksundur.

Sınıf mücadelesinin çekirdek olduğu, ama diğer baskı biçimlerini (ulusal, etnik, cinsiyet, dinsel vb.) içeren ve ekolojik sorunları dikkate alan bir ontolojik bakış açısı, toplumu dönüştürücü öğeleri açığa çıkarabilir. Sınıf mücadelesi esastır, ama mücadelenin sadece buna indirgenmesi, diğer öznelerin varlığını görmezden gelen eksik bir yaklaşımdır.

Özne-Nesne ve Tekil-Tümel ilişkisi

Alper Öztaş, özne-nesne ilişkisi konusunda şöyle yazıyor: “Gerçeklik önümüzde hem bir öznel kavram hem de somut bir nesne olarak durmaktadır. Bu saptama her ne kadar sağduyumuza yanlış gibi gözükse de gerçeklik karşısındaki durumumuzu ifade eden çok doğru bir belirlemedir. ”

Öncelikle ilk cümle üzerinde duralım. Hadi gerçekliğin önümüzde somut bir nesne olarak durduğu doğrudur; ama öznel kavramın da önümüzde duruşu, sorunlu bir yaklaşımdır. Evet, gerçeklik, insan tarafından bilinebilir olarak kendini sunar. Ancak Öztaş’ın mantığında şöyle bir sorun var: İnsandan bağımsız, öznel kavram, nasıl insanın önünde bulunabilir? Bu öznel kavramı yaratan kimdir? Burası bulanıktır. Evet, doğa da esas olarak kendini özne tarafından bilinebilir sundukça, insan doğanın sırlarını öğrenebilir.

Öztaş, özne-nesne ilişkisi, özdeşliği ve farklığını izah etmek için, somut bir örneğe başvurur. Onun uzun açıklaması şöyle:

Elma bir meyvedir’ yargısını örnek alalım. Karşımızda duran gerçeklik ‘elma’ (tikel) ve ‘meyve’nin (tümel) özdeşliği olarak var olduğu gibi, ‘elma’ nesnesi ile ‘meyve’ kavramının bir ayrılığı olarak da mevcuttur. İlk bakışta ‘elma’ gibi bir nesnel varlık karşısında ‘meyve’ kavramı, bir öznel soyutlama gibi ayrılıkları içinde görülmektedir. Ancak aynı şekilde, ‘meyve’ kavramı olmadan anlaşılamayacak, algılanamayacak bir ‘elma’ ile ‘elma’ olmadan tahayyül edilemeyecek, bir boşluk olarak kalacak ‘meyve’ kavramı tam bir özdeşlik içindedirler de. Yani karşımızda duran gerçeklik olarak ‘elma meyvesi’, “doğru bir şekilde özne-nesne olarak belirlenir, çünkü kendisi hem biçimsel ya da öznel kavramdır, hem de bizzat nesnedir”

Öztaş, özne-nesne özdeşliğini ve farklılığını anlatmak için kanımca yanlış bir örnek seçmiştir. Bu örnek, tekil-tümel ilişkisini açıklayan iyi bir örnek olabilir.

Hegel, özne-nesne özdeşliğini ve farklılığını oldukça iyi izah etmiştir. Hegel, ilk önemli yazısı olan Differenz (Fichte'nin ve Schelling'in Felsefe Sistemleri Arasındaki Fark) başlıklı incelemesinde, özne-nesne ilişkisi konusunda şu değerlendirmeyi yapıyor: Fichte’nin görüşü, öznelliğin ağır bastığı bir görüştür; yani özne tarafından yaratılan nesnel dünya varsayımına dayanmaktadır. Bir başka deyişle, öznelerin nesnel dünyayı nasıl gördüğüne dair bir yaklaşım söz konusudur. Hegel bu yaklaşımı “öznel özne-nesne” olarak adlandırır. Schelling ise, Doğa Felsefesinde, doğadaki nesnelerin zihnimize nasıl girdiği ve öznel deneyimlerimizi nasıl belirlediği ile ilgilenir. Schelling’in yaklaşımını ise “nesnel özne-nesne” olarak adlandırır. Hegel, bu iki yaklaşımın tek-yanlı olduğunu, bu iki yaklaşımı içeren bir görüş geliştirir.

Hegel’in görüşünü daha somutlaştıralım. Tekil bir elma, öncelikle, somut maddi-nesnel bir şeydir. Bu maddi-nesnel elma, duyu organlarımızla görülebilir, dokunulabilir, koklanabilir, yenilebilir bir şeydir. Bir de düşünsel-öznel elma var. Bu düşünsel-öznel elma, duyu organlarından gelen verileri, düzenleyen beynimizde aktif düşüncenin ürettiği soyut elma kavramıdır. Zihnimizde oluşan bu elma kavramını, göremeyiz, dokunamayız ve yiyemeyiz. Burada somut- maddi nesne olan elma ile soyut öznel elma arasında bir özdeşlik vardır. Zira ikisi de elmaya ilişkindir; fakat bu özdeşlik, aynı zamanda bir farklılığı da içermektedir. Bu farklılık, eğer Hegel’i materyalist bir şekilde anlamaya çalışırsak, şöyle de yorumlanabilir: Nesne, sürekli değişim ve hareket hareket halinde olduğundan, daha önceki durumundan farklılaştığı için, bilinç nesnenin gerisinde kalır. Bu ise özdeşliğin yerini farklılığa bırakması demektir.

Şöyle ki, bir yanda somut maddi-nesnel olan elma; diğer yanda soyut- düşünsel-öznel elma söz konusudur. Bu kadar mı? Hayır! Hegel devam eder. Somut maddi-nesnel elma, kendinin elma olduğunu bilmez, ona bu adı koyacak toplumsal özneler (Ben) gereklidir. Toplumsal ilişkilerin ürünü olan dil vasıtasıyla, somut maddi-nesnel ve tekil olan elma, soyut düşünsel ve tümel elma haline gelir. Dolayısıyla somut maddi-nesnel elma aynı zamanda soyut düşünsel-öznel elmadır. Öte yandan zihnimizdeki soyut düşünsel-elma, somut maddi-nesnel elmaya işaret eder. Dolayısıyla zihnimizdeki elma kavramı da hem öznel hem de nesneldir.

Bir başka örnek verelim. Marx açısından artı-değer, hem maddi-nesnel hem de düşünsel bir şeydir. Hem özdeşlik hem de farklılık söz konusudur. Nesnel ve öznel olan artı değer özdeştir; ama biri görünen şey diğeri görünmediği için farklıdır.

Tekil-tümel ilişkisine gelince; bu sorunu ilk defa sistemli bir biçimde açıklayan Aristoteles’tir. Antikçağ’da başlayan, ancak Ortaçağ’da doruk noktasına ulaşan Tümeller Sorunu (Universalienproblem) üzerine tartışma, çağımızda da hâlâ sürmektedir. Ortaçağ’da tümeller sorununu ele alan, Alman skolastik düşünürü Albertus Magnus, bu sorunda üç temel görüşün olduğunu saptar: “Şeyden önce”, “Şeyin içinde” ve “Şeyden sonra.” İlk görüş, tümellerin, fiziki nesnelerden önce var olduğunu ileri sürer ki, Platon, bu görüşün ilk önemli temsilcisidir. İkinci görüş, tümellerin fiziki nesneyle beraber var olduğu, daha doğrusu, tümelin tekil nesnelerde içerildiğini savunur ki, Aristoteles, bu görüşün savunucusudur. Onun Metafizik eserinden bir örnek vermek vermem gerekir. Ona göre “müzisyenlik” tümel bir kavramdır; müzisyen olmadan, müzisyenlik olmaz. “Müzisyenlik”, tekil müzisyenlerde içerilmesi anlamında, nesnel bir gerçekliği sahiptir. Ahmet bir müzisyendir cümlesi bize bir bilgi verir, ancak tümel kavramı, tikele yüklenemez. Örneğin Ahmet müzisyenliktir, önermesi anlamsız bir önerme olur.

Üçüncü görüşe göreyse, tümeller, fiziki nesnelerden sonra gelir, ancak tümellerin nesnel bir gerçekliği yoktur, zihnin ürettiği kavramlardır. Bu üçüncü görüşü savunanlar, Nominalistler (Adcılar) olarak adlandırılır.

Sonuç

Engels’in Hegel felsefesinden yararlanarak, üç ilke saptıyor: 1.Nicelikten Niteliğe Geçiş ve Tersi; 2. Karşıtların birbirine geçişi ve dönüşümü yasası; 3. Yadsımanın yadsınması yasası. Ve bu üç ilke, hem doğa hem toplum ve hem de düşüncenin gelişim yasaları olarak tanımlanmaktadır. Sorun şu: Bu yasalar, doğa ve toplum diyalektiği arasındaki farkı ortaya koymaktan yoksun görünüyor. Çünkü bu yasalar, toplumsal yaşamdaki bilinç, irade ve amaç gibi kategorilerin önemini dikkate almayan bir izlenim yaratmaktadır.

Böylesi bir yaklaşım nedeniyle, Engels’in özellikle iki konuda (ulusal sorun, devlet meselesi ) siyasal hatalar yaptığına dikkat çektim. Başlattığım tartışmada, benim daha önemli gördüğüm sorun aslında şu: Diyalektiğin ustası Hegel, doğa ve toplumdaki diyalektik arasında ayrım yaparken, Engels, bu ayrıma yeterince vurgu yapmamıştır. Dolayısıyla doğa diyalektiğinin, toplumsal alana aktarılıp uygulanmasının bilinç ve irade faktörünü küçümsemeye yol açtığını ileri sürmüştüm. Hegel, Politik Ekonominin bakış açısını aşamamış olduğu için sınırlı olduğu ve Marx’ın Hegel’in sınırlarını aştığı bilinen bir gerçeklik. Ama bu durum, onun diyalektiği en sistematik bir şekilde açıklayan ilk önemli filozof olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Tartışmayı Engels bazında sürdürmek isteyişimin nedeni şuna dayanıyor: Engels’in ulusal sorun ve ömrünün son yıllarında devlet konusundaki izlediği hatalı politikanın, onun bilinç ve iradenin rolünü küçümsemesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Üstelik Engels’in ulusal sorun ve devlet gibi iki temel konuda hatalı yaklaşımı, zaten genel kabul gören bir şey; benim iddiam değil.

Engels’in iki önemli hatasına dikkat çeken birçok Marksist var. Bunlardan biri, Marx üzerine biyografi yazan ve parti tarihçisi olan Franz Mehring’dir. Ayrıca Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından yayımlanan tüm eserlerin (MEW) 6. Cildinin Önsöz’ünde de, Engels’in 1848-1849 yıllarında uluslar konusunda yazdığı makalelerin sorunlu olduğu ve hatalı tezler içerdiğine dikkat çekilmiştir. (MEW Band 6, s. XII)

Burada yeri gelmişken Newton’u çok öven Engels’in, onun hakkında söylediği hiç hoş olmayan sözler var. Engels, Newton’u tümevarım budalası adlandırmış ve keşfettiği diferansiyel ve integral hesapları, Leibniz’den çalmakla suçlamıştı. Engels, Newton’u tümevarım budalası olarak adlandırmada gerçekten çok haklıdır. Tümdengelime olumsuz yaklaşan Newton, “Ben varsayım icat etmem” ve felsefeye düşmanlığını da “Fizik kendini metafizikten koru” diyerek dile getirmişti.

Ancak Engels’in, diferansiyel ve integral hesapların Leibniz tarafından keşfedildiği, Newton’un ondan aşırmış olduğu iddiası doğru değildir. Araştırmalar, Newton’un diferansiyel ve integral hesapları Leibniz’den iki yıl önce keşfettiğini ortaya koymuştur. Evet, Leibniz’in de Newton’dan bağımsız olarak diferansiyel ve integral hesapları bulup geliştirdiği de doğrudur. Fakat Newton’un bu hesapları Leibniz’den aşırmış olduğu iddiası, gerçekliği yansıtmaktan uzaktır. Ancak 2 yıl sonra Engels görüşünü değiştirmek zorunda kalır. Doğanın Diyalektiği adlı eserde 137 nolu dipnotta Engels’in bu yanılgısı düzeltilmiştir.(Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 391)

Şunu söyleme gereği duyuyorum. Engels’in birçok alanda Marksizme katkıları olmuştur. Ona yönelik eleştirilerimin arkasında yatan iki temel nedeni şöyle ifade edebilirim. Birincisi, bilinç, irade, praksis gibi kategorilerinin yaratıcı özelliklerinin küçümsenmesinin doğurduğu hatalara dikkat çekmeye çalışıyorum. İkincisi, eleştiriyi canlı tutmaktır. Çünkü eleştiri, insan yaşamında çok sık rastlanan iki insani zaafa karşı etkin bir silahtır Peki, nedir iki insani zaaf veya özellik? Kutsallaştırma ve İnkâr. Bu iki özellik, birbirini desteklemektedir. Bir şeyi aşırı kutsallaştırma, kendi içinde o şeyi inkâr eden tohumlar içermektedir. Tersi de doğrudur. Bir şeyi inkâr etmek, kendi içinde kutsallaştırma eğilimi içermektedir. Tek-yanlılığın en etkin silahı, bütünselliğe önem veren eleştirel bakıştır. Eleştiri, bir şeyi kutsallaştırmaya ve inkâra karşı en etkin araçtır. Kutsallaştırma, bir yanda insanı aklını küçümsemeye götürür, diğer yanda tutuculuk tohumları eker. İnkâr ise, insanı köklerinden koparır. Kutsallaştırmanın ve inkârın en etkin panzehri, eleştiridir.

Marksizmin dogma haline getirilmesinden ve kişilerin kutsanması anlayışından dolayı, Engels’in bazı hatalarına dikkat çekmem belki hoş karşılanmayabilir. Ne de olsa, dinsel dogmatizmin ve Kemalist yüceltme anlayışının egemen olduğu bir ülkede, sosyalist saflarda da yüceltme kültürüne eğilim olmasına şaşırmıyorum. Ancak sosyalistler arasında yüceltme anlayışı ve dogmatik yaklaşım, kabul edilir bir şey değildir. Ayrıca bilimsel şüpheciliğe karşı olan dogmatizmin, düşüncenin gelişmesinin önünde engel oluşturduğu bilinen bir şeydir. Öte yandan kişileri kutsamak, onların yanılmaz olduklarını varsaymak, insanın kendini ve düşüncesini küçümsemesine ve başkalarını taklit etmeye götürür ki, taklidin sonucu çoğu zaman hüsrandır.

Ayrıca Marx ve Engels’in kendileri de, bazı konularda yanıldıklarını açıkça ifade ettiler. Lenin, politikada aptalca hatalar işlediklerini kabul etmekten geri kalmadı. Ancak yanılgıları, onların büyük dâhiler olduklarını ortadan kaldırmaz. Newton’un bir sözü vardır: “Ben devlerin omuzunda yükselen bir cüceyim.” Devlerin omuzlarından bakmanın daha çok şey görebilmeyi sağladığı anlamında kullanılan bu benzetme çok öğreticidir ve bize de yol göstermelidir.

19. yüzyılda doğa bilimlerinin gelişimi pozitivizme güçlü bir ivme kazandırması, Marksist hareket içinde de pozitivist eğilimlerin filizlenmesine yol açtı. Marksizmin tarihiyle bir nebze uğraşan biri olarak da, beni meşgul eden sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum. Kanımca, II. Enternasyonalin çöküşünün arkasında, düşünce, bilinç, irade, özgürlük gibi kategorilerin tam bir netlikten yoksunluk olmak yatmaktadır. II. Enternasyonalin çöküşe uğramasını, yalnızca parti liderlerinin ihanetiyle veya ‘işçi aristokrasisi’ varlığı ile açıklamanın yetersiz olduğunu düşünüyorum. Avrupa’da Marksist partilerin, sosyalist devrimi başarmamaların arkasında önemli bir nedeni de şudur: Bu partiler, esas olarak işçi sınıfını, kapitalist sistem içinde ekonomik ve politik talepler elde etme konusunda eğittiler. Bu talepler elbette önemliydi, ama yetersizdi. Ama bu partiler işçi sınıfını, sosyalist amaç doğrultusunda, burjuva sistemi aşma konusunda eğitmeyi başaramadılar. Yetersiz bilinç nedeniyle de, örneğin Alman İşçi sınıfı konseyler kurmalarına karşın, iktidarı alma bilincinden yoksundu.

Felsefi tartışmamın amacı şu: Doğadaki yasaları, birebir topluma aktarma anlayışının, bu çöküşte belirli bir rolü olduğuna işaret etmeye çalışıyorum.

Öztaş ile olan polemiğe burada son verirken, Öztaş’ı eleştirmenin rahatlığını yaşamıyorum, tam tersine dogmatik düşüncenin egemen olmasının rahatsızlığını duyuyor ve üzülüyorum. Ama verimsiz polemiklere takılmadan, çeşitli konularda görüşlerimi açıklamaya bir süre daha devam edeceğim.