İnsan, yalnızca doğa ile kurduğu metabolik ilişki içinde değil, aynı zamanda üretim ilişkileriyle örülmüş toplumsal bütünlük içinde var olan tarihsel bir varlıktır. "İnsan doğası" denilen şey, sabit ve değişmez bir öz değil; her tarihsel momentte üretim tarzı, mülkiyet ilişkileri ve sınıf mücadeleleri tarafından yeniden kurulan somut bir toplumsal varoluş biçimidir. Bu nedenle insanın kendisini ve başkalarını kavrama biçimi, salt düşünsel bir faaliyet ya da bilinç alanına ait bir mesele değil; maddi yaşamın örgütlenişinin ideolojik düzlemdeki ifadesidir. Bilinç, toplumsal varoluşun edilgen bir yansıması değil; onun çelişkili hareketi içinde biçimlenen ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihsel bir konumlanıştır.
Bu çerçevede siyasal özne olarak insan fikri—yani yurttaş—tarih üstü bir öz ya da evrensel bir norm değil; belirli üretim ilişkilerinin, devlet biçimlerinin ve ideolojik aygıtların kesişiminde kurulan tarihsel bir siyasal kurgu ve egemenlik ilişkisinin taşıyıcısıdır. Antik çağın polis düzeninde yurttaş, doğrudan siyasal katılım üzerinden tanımlanan ayrıcalıklı kesimlerin iktidar erkiyle ilgiliyken, modern kapitalist toplumda "yurttaşlık", biçimsel eşitlik temelinde genelleştirilmiş bir siyasal kisveye bürünmüş, tahakkümün sürdürülmesinde örtü rolü verilmiştir. Bu, toplumsal dinamiklerin kendini gerçekleştirme ve yeniden yaratmanın dönüşümünü sağlamaktan daha çok, egemenlerin kendileri için öngörülen mutlak statüyü daha kalıcı hâle getirmek içindir.
Yurttaşlık adı altında devlet şemsiyesi altına alınan biçimsel katılım şekli, yurttaşın gerçekten özgürlüğünü savunma, karar süreçlerine katılımını sağlayarak toplumsal yeniden düzenlenişi yaratmak için değildir. Yurttaşlık adı altında öngörülenler, şekli toplumsal düzenlenişin arkasına gizlenmiş kapitalist egemenliğin kendi varlık biçimini sadece onaylatma mekanizması olabilir.
Yurttaşlık, iktidar erkini elinde tutanların varlıklarını pekiştirme ve güçlerini onaylatma üzerinedir ve bu, sınıfsal tahakküm altında kendini ifade etme zorluğu yaşayanların eşitliğine denk düşen bir siyasal statüyü asla vermez. Yurttaşlıkla özdeş kılınan "oy vermek", "vergi vermek" ve "askere gitmek", ötelenen öznenin algı ve duygu dünyasında meşrulaştırmayı sağlayan bir siyasal aracın icrası içindir; ancak bu, asla sınıfsal kisvede ezilenlerin gerçekliğine denk düşen bir konumlanmayı ifade etmez.
Yurttaşlık esaslarının genelleştirilmesi, insan olma hakkı ile özgür yaşama hakkının gerçekleşmesini sağlamak için değildir; genelleştirilen kriterler aracılığıyla kitlelerin sömürü ve talanın bir aracı hâline getirilmesini sağlamak içindir. Burjuvazinin her daim işçi sınıfı ile diğer emekçileri egemenliklerinin kaldıracı hâlinde tutma istemi, ezilenleri bütünüyle iktidar alanının dışına çıkarmak içindir. Yurttaşlık, bu sömürü ve talanı perdelemenin aracı olarak kullanılsa da bu asla temel maddi olanak ve araçların ezilenlerin yaşamına alınması anlamına gelmez; bu yolla kurulan biçimsel siyasal eşitlik, toplumsal eşitlikten öte, biçimsel siyasallık ile toplumsal eşitsizlik arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı daha kurumsallaştırır.
Modern siyasal düşünce bu yaklaşımını "Homo Civicus" olarak adlandırır: kamusal alanın kurucu öznesi, siyasal topluluğun bilinçli katılımcısı ve ortak yaşamın sorumluluğunu üstlenen birey. Ancak bu figür, soyut ve tarafsız bir siyasal ideal değil; kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuva devlet aygıtının ürettiği ideolojik bir özne tipidir. Homo Civicus, bireyi sınıfsal konumundan kopararak onu "eşit yurttaşlar" bütünlüğü içinde yeniden tanımlar; böylece sınıf antagonizmasını siyasal düzlemde görünmez kılan bir ideolojik perde ve meşruiyet aygıtı işlevi görür.
Kapitalist toplumda yurttaşlık, hukuki eşitlik ilkesi üzerine kurulur. Ancak bu hukuk, Agamben’ın deyimiyle, egemenliğin süreklileşmesinde "süreklileşen istisna hâlinin" dışında başka bir şey değildir.
Burjuva düzeninde hukukun şekli eşitliği, sürekli bir istisna hâli yaratmaya ayarlanmıştır. Hukuk önünde eşit bireyler varsayımı, modern devletin en temel ideolojik öncüllerinden biridir. Ancak bu eşitlik, üretim ilişkilerinin yarattığı sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz; tersine onları siyasal düzlemde yeniden üretir ve gizler. Devlet, yurttaşları soyut ve eşit bireyler olarak tanımlarken, ekonomik alandaki sömürü ilişkilerini "doğal", "kaçınılmaz" ve "siyasal dışı" olarak kodlar. Böylece yurttaşlık, sınıf karşıtlıklarını örten ve burjuva egemenliğini yeniden üreten bir ideolojik örtüye ve rıza üretim mekanizmasına dönüşür.
Bu nedenle Homo Civicus figürü, kapitalist toplumda iki düzlemde parçalanmış bir gerçekliğe denk düşer: bir yanda hukuki-siyasal biçimsel eşitliğin taşıyıcısı olan yurttaş, diğer yanda üretim sürecinde sömürülen sınıf öznesi. Bu iki düzlem arasındaki karşıtlık, modern siyasal hayatın kurucu sınıf antagonizmasıdır. Yurttaşlık, bu antagonizmayı ortadan kaldırmaz; onu bastırılabilir, yönetilebilir ve ideolojik olarak örtülebilir hâle getirir. Siyasal biçimsel özgürlük ile ekonomik eşitsizlik arasındaki yarık, burjuva devletinin sürekliliğinin temel koşullarından biridir.
Dolayısıyla yurttaşlık, yalnızca bir biçimsel haklar bütünü ya da siyasal katılım meselesi değil; devletin sınıfsal karakteri ile üretim ilişkileri arasındaki bağın ideolojik ve kurumsal ifadesidir. Devlet kendisini sınıflar üstü ve tarafsız bir aygıt olarak sunarken, yurttaşı da bu soyut eşitlik zemini içinde tanımlar. Oysa devlet de yurttaşlık da, sınıf egemenliğinin farklı düzlemlerde yeniden üretildiği tarihsel tahakküm mekanizmalarıdır.
Türkiye'de Homo Civicus: Devlet Tarafından İnşa Edilen Yurttaş ve Tasfiyesi
Türkiye'de yurttaşlık meselesi bu genel çerçeve içinde, ancak özgül, karşı-devrimci bir süreklilik içinde şekillenmiştir. Cumhuriyet'le birlikte modern yurttaşlık hukuki olarak tanımlanmış olsa da, bu yurttaşlık hiçbir zaman burjuva demokrasilerindeki gibi görece özerk bir siyasal mücadele alanı içinde gelişmemiştir. Aksine Türkiye'de yurttaşlık, başından itibaren devlet merkezli bir modernleşme ve toplumsal mühendislik projesinin ideolojik bileşeni olarak inşa edilmiştir.
Bu durum, yurttaşın kendi gerçeğine dayanan siyasal özne olarak değil; devletin dönüştürücü projesinin taşıyıcısı ve denetlenen unsuru olarak konumlanmasına yol açmıştır. Devlet, toplumsal dönüşümün kurucu öznesi olarak kendisini merkeze yerleştirirken, yurttaşı bu dönüşümün edilgen unsuru ve ideolojik taşıyıcısı olarak tanımlar. Böylece Homo Civicus figürü, kamusal alanın kurucu öznesi olmaktan çıkar; devlet tarafından belirlenen sınırlar içinde işleyen bir itaat ve uyum kalıbına indirgenir.
Bu yapı, Türkiye'de devletin tarihsel sürekliliğiyle doğrudan bağlantılıdır. 12 Mart'tan 12 Eylül'e, oradan 2001 sonrası neoliberal yeniden yapılanmaya ve günümüzdeki yürütme merkezli devlet yoğunlaşmasına uzanan çizgi, yalnızca kurumsal dönüşümlerin değil; aynı zamanda yurttaşlığın sistematik biçimde yeniden şekillendirilmesinin tarihidir.
Özellikle son dönemde güçlenen yürütme merkezli devlet yoğunlaşması, yurttaşlık alanını daha da daraltmıştır. Bu süreç, basit bir otoriterleşme değil; kapitalist devletin kriz momentlerinde başvurduğu Bonapartist yoğunlaşmanın somut bir ifadesidir. Bu tür rejimlerde devlet, görünüşte sınıflar üstü bir konuma yükseltilir; ancak gerçekte sınıf antagonizmasının keskinleştiği koşullarda burjuva düzenini koruyan merkezî bir zor ve denetim aygıtı olarak yeniden yapılandırılır.
Türkiye'de yürütmenin merkezileşmesi, siyasal özgürlük alanının daraltılması ve yurttaşın karar süreçlerinden sistematik biçimde dışlanması, Homo Civicus figürünün maddi dayanaklarını çözmüştür. Artık yurttaş, yalnızca ideolojik bir kabuk olarak varlığını sürdürmekte; gerçek siyasal süreçler yürütme aygıtının merkezinde yoğunlaşmaktadır. Bu durum, yurttaşlığın bir siyasal özneleşme zemini olmaktan çıkıp, düzenin meşruiyetini yeniden üreten bir temsil kurgusuna dönüştüğünü gösterir.
Yurttaşlık, siyasal ve hukuki taraflılık ile eşitsizliklerin toplumsal yeniden düzenlenmede gidilen en yanılsamalı argümanlardan biridir. Kapitalist devlette "vatandaşlık", siyasal ve hukuki eşitsizliklerin üzerine çekilen örtüden başka bir şey değildir.
Örgüt, Birey ve Tarihsel Öznenin İnşası
Belirleyici olan, bireyin biçimsel hukuki statüsü değil; sınıf ilişkileri içindeki konumu ve örgütlü siyasal mücadele içindeki yeridir. Birey, örgütlü siyasal pratik içinde kolektif bir özne hâline geldiği ölçüde gerçek anlamda politikleşir. Bu nedenle örgüt, yalnızca bir mücadele aracı değil; aynı zamanda tarihsel öznenin inşasının maddi zeminidir.
Modern devlet yurttaşı bireysel bir siyasal özne olarak tanımlar. Ancak bu bireysellik, gerçekte siyasal alanın parçalanmasının ve sınıf antagonizmasının gizlenmesinin ideolojik aracıdır. Devrimci siyaset ise bireyi kolektif özne içinde yeniden örgütler. Bu yeniden örgütleme, yalnızca bireylerin toplamı değil; sınıf bilincinin ve tarihsel yönelimin maddi birliğidir.
Örgüt, bu dönüşümün taşıyıcı mekanizmasıdır. Örgütlü birey, artık yalnızca hak talep eden bir yurttaş değil; tarihsel dönüşümün taşıyıcısı olan kolektif bir sınıf öznesinin parçasıdır. Bu nedenle örgüt, yurttaşlığın sınırlarını aşan bir siyasal varoluş biçimidir. Yurttaşlık bireyi devletin çizdiği sınırlar içinde tutarken, örgüt bu sınırları parçalayan ve yeni bir siyasal alan yaratan bir mücadele biçimi üretir.
Türkiye'de siyasal alanın tarihsel olarak daraltılması, bu dönüşümün zorunluluğunu daha da keskinleştirmiştir. Devletin merkezî yapısı ve karşı-devrimci sürekliliği, yurttaşın doğrudan siyasal özne olarak ortaya çıkmasını sistematik biçimde engellemiştir. Bu koşullarda siyasal özneleşme değil, ancak örgütlü sınıf mücadelesi içinde tarihsel öznenin örgütlenmesi mümkün hâle gelmiştir.
Homo Civicus’un Tasfiyesi ve Devrimci Öznenin Kuruluşu
Bu çerçevede "Homo Civicus" tartışması, yalnızca yurttaşlık haklarının genişletilmesi meselesi değildir. Asıl mesele, bu ideolojik özne tipinin tarihsel sınırlarının teşhir edilmesi ve tasfiye edilmesidir. Homo Civicus, kapitalist devlet biçiminin ürettiği ideolojik bir özne tipidir; bu sınırlar içinde gerçek bir toplumsal özgürleşme mümkün değildir.
Gerçek siyasal özne, biçimsel hukuki yurttaş değil; örgütlü sınıf mücadelesi içinde kurulan kolektif sınıf öznesidir. Bu nedenle mesele, yurttaşlığı genişletmek değil; onun ideolojik sınırlarını parçalamaktır.
Türkiye'de siyasal mücadelenin temel ekseni, yurttaşlık ve demokrasi etrafındaki liberal tartışmalar değil; devletin oligarşik-bonapartist karakteri ile örgütlü toplumsal dönüşüm arasındaki uzlaşmaz sınıf antagonizmasıdır. Bu antagonizma çözülmeden, yurttaşlık temelinde kurulan her siyasal proje, en fazla aynı düzenin daha rafine bir yeniden üretim mekanizmasına dönüşür.
Dolayısıyla gerçek kopuş, yurttaşın kapitalist ilişkiler içinde daha aktif hâle gelmesi değil; bireyin kolektif sınıf öznesi içinde yeniden örgütlenmesidir. Bu yeniden örgütlenme, yalnızca siyasal değil; aynı zamanda ideolojik ve tarihsel bir kırılmadır.
Çünkü tarih, soyut yurttaşların değil; örgütlü sınıfların mücadelesiyle ilerler.