“Bir geçiş sürecinde değil, bir kopuşun ortasındayız”
Kanada başbakanı Mark Carney’in Davos 2026’da yaptığı konuşmada sarf ettiği bu sözler hiç kuşkusuz kapitalist dünya pazarında, 2. Paylaşım Savaşı’ndan bu yana kurulan düzenin kökten değişmeye başladığının, pazarın paylaşımında yeni bir aşamaya geçildiğinin ve artık anlaşmazlıkların örtbas edilemeyecek, kapalı salonlara sığamayacak, akademik tezlerin tozlu sayfalarında kalamayacak kadar açık hâle geldiğinin, özetle “eleştiri silahının yerini hızla silahların eleştirisine” bırakacağı bir dünyaya doğru ilerlediğimizin itirafından başka bir şey değil.
Bilindiği üzere her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında “Dünya Ekonomik Forumu” adı altında toplantılar yapılır. Bu toplantılarda küresel sermayenin elitleri, sermayenin çıkarlarını politikaya dönüştüren kapitalist devlet yöneticileri ve sermayenin ideologları olan kimi akademisyenler bir araya gelerek kapitalizmin geleceğini tartışırlar. Bu toplantıların; küresel ekonominin görünümü, enflasyon, büyüme, borç krizleri, jeopolitik riskler, iklim değişikliği ve enerji dönüşümleri, dijitalleşme-yapay zekâ, gelir eşitsizliği ve sürdürülebilirlik vb. gibi değişmeyen başlıkları yanında genellikle her yıl bir konu öne çıkarılarak tartışılır. Geçen yıl yapay zekâ tartışmaları forumun ana gündemini oluştururken bu yıl yapay zekâ yine öncelikli konulardan olsa da “küreselleşmenin sonuna mı geldik?” sorusu başlıca gündem oldu.
ABD tarafı gerek Trump’ın konuşmasında gerekse Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in konuşmasında “küreselleşmeci ideoloji” ile hesaplaşmaya geldiklerini açıkça vurguladılar. Lutnick Davos’a gitmeden önce Financial Times gazetesinde yayımlanan yazısında, “Davos’a statükoyu korumak için değil statüko ile çarpışmak için gidiyoruz” diyerek konumlarını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Lutnick konuşmasında, küreselleşmeci dünya düzeninin Batı’yı geride bıraktığını savunarak Dünya Ekonomik Forumu-Davos’u “Batı’yı geride bırakan küreselci ajandayı dayatmakla” suçluyor, küreselleşmenin ucuz işgücü üzerine kurulduğunu, bunun “ulusal sermayenin” ucuz işgücünün peşinden gitmesine—sermayenin göçüne—yol açtığını ve ABD’yi (yani kapitalizmin merkezini) zayıflattığını, kendilerinin artık bu modelden tamamen vazgeçerek “Önce Amerika” modeline döndüklerini söylüyordu.
Trump ise konuşmasında uyguladıkları yeni modelin başarılarını şöyle sıralıyordu:
-ABD’ye sadece 2025 yılında 18 trilyon dolar yatırım geldi (ki bu 2024’te sadece bir trilyon dolar),
-İşsizlik 2. Dünya Savaşı’ndan beri en düşük düzeyde, büyüme hızı yükseliyor,
-Gümrük tarifelerini yükselterek dış ticaret açığını azalttık, vergi teşvikleriyle ekonomiyi büyüttük, cari açığı %77 düşürdük…
Trump ayrıca “çevreciliğin elimizi kolumuzu bağlamasına izin vermeyeceğim” diyerek “yeşil enerji dolandırıcılığına” son verdiğini, nükleer enerji ve fosil yakıtlardan elektrik üretimini daha da artıracaklarını vurguladı.
Çin’in “beklenmedik” yükselişiyle birlikte dünyada birincil hegemon güç olma konumu ciddi olarak sarsılan ve 2008 krizinden bir türlü çıkamayan ABD içerisinde iktidarı ele geçiren sermaye bloğu “evreka” diye bağırıyor. Buluşunun sarhoşluğu içinde çıplak olduğunun farkına bile varmayan Arşimet kadar kendilerinden eminler. “Küreselleşme karşıtı” cephede kafalar net, politikalar açıkça ortaya konulurken “küreselleşmeci” cephenin aynı berraklığa sahip olduğunu söylemek zor görünüyor. Bir yandan, 30 yıldır işçi sınıfının dizginsiz sömürüsünü arkasına gizledikleri “uluslararası hukuk”, “demokrasi”, “insan hakları”, “refah ve özgürlük” gibi ideolojik perde lime lime dökülürken, diğer yandan artık sürdürülemez olan kapitalist ekonomik modelin yerine ne konulacağı konusunda hemen hiçbir “tutarlı” öneri ortaya konulmuş değil. Bu bocalamayı ve açmazı belki de en iyi yansıtan konuşma Davos başkan yardımcısı ve dünyanın en büyük gayrimenkul şirketi BlackRock’un CEO’su olan Larry Fink’in konuşmasıydı.
Oldukça “özeleştirel” bir konuşma yapan Fink özetle şöyle diyor:
-
Kapitalizm Soğuk Savaş’tan bu yana tarihin en büyük sınavıyla karşı karşıya ve korkarım sınıfta kalacak.
-
Berlin Duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ama bu para yalnızca küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılımı hiçbir toplum kaldıramaz, sonunda sistem çatırdar.
-
Küreselleşme mavi yakayı yuttu, yapay zekâ da beyaz yakayı yutabilir. Yapay zekânın beyaz yaka üzerindeki etkisiyle hemen yüzleşmek zorundayız.
-
Halkı büyümenin ortağı hâline getirmeliyiz.
-
Dünya bize dünyayı daha iyi bir yer yapacağımız konusunda eskisi gibi inanmıyor. Dünyanın güvenini yeniden kazanmalıyız.
-
Kapitalizm, insanların sadece olup biteni izleyen seyirciler olmaktan çıkarılıp büyümenin sahiplerine dönüşmelerini sağlayacak şekilde evrimleşebilir.
-
Bu türden bir değişim gerçekten zordur, özellikle de sistemin nasıl işlemesi gerektiğine dair rekabet eden ideolojiler ve varsayımların olduğu bir dünyada…
-
Herkesin aynı fikirde olmadığı gerçek diyaloglara ihtiyacımız var. Bazı açık anlaşmazlıklar olabilir ama bu sayede derinleşebiliriz. Birbiriyle normalde konuşmayan insanlarla daha fazla iyi niyetli sohbete ihtiyacımız var.
Başını mevcut ABD yönetiminin çektiği, sorunu sermayenin dışarıya “kaçmasında” gören, bir yandan ülkeye büyük miktarda sermaye çekerken diğer yandan emek gücünü ülkeden kovmaya çalışan, ülkeye çağırdığı sermayenin ihtiyacı olan hammadde kaynaklarını ve meta dolaşım yollarını açık zor ile kontrol altına alabileceğini sanan “açık beyinli” avanakların özgüveni ile kıyaslandığında, diğer cephede sorunun derinliğini daha iyi kavrayan ama çıkış yolu olarak birkaç muğlak öneri dışında hiçbir şey üretemeyen çaresizlik ayan beyan görünüyor.
Kapitalizmin hem ekonomik olarak hem de ideolojik olarak artık sürdürülemez olduğu gerçeği kabul edilirken, alternatif olarak nasıl olacağı konusunda hiçbir veri sunulmayan bir “evrimleşmiş kapitalizm” öneriliyor.
AB’nin durumunu, açmazlarını ve olası alternatiflerini en iyi özetleyen konuşma ise AMB Başkanı Lagarde’nin konuşmasıydı. Lagarde konuşmasında özetle şunları söyledi:
-
AB’nin artık bağımsızlığını ilan etme vakti gelmiştir. Buna hem fırsat var hem de zorunluyuz.
-
Bu ihtiyaç ne yeni ne de son olaylara reaksiyon niteliğindedir. Bu, çok daha önceden oluşmuş yapısal bir zorunluluktu.
-
Zaman kazanmak, işlerin yakında normale döneceğini ummak, sahip olduğumuz yapısal bağımlılıkları düzeltmeyecektir. AB kalıcı olarak değişmelidir.
Lagarde esasen AB devlet yöneticilerini hedef aldığı konuşmada, AB’nin artık ABD’nin gölgesinde yaşayamayacağını, dünya pazarıyla ilişki biçimini bağımsız olarak belirlemesi ve yeniden şekillendirmesi gerektiğini, bu zorunluluğun aslında yeni ortaya çıkmadığını ama AB yöneticilerinin bu gerçeği son ana kadar görmek istemediklerini açık bir dille vurguladı. AB ile Latin Amerika ülkeleri arasında Paraguay’da imzalanan serbest ticaret anlaşması örneğini vererek (ki bu anlaşma dünya pazarının %20’sini kapsıyor) bu sürecin fiilen başladığının mesajını da verdi.
Lagarde konuşmasını, dünya pazarındaki rekabette ABD ve Çin’in gerisinde kalan ve bunun faturasını ekonomik alanda güç kaybı, doğal olarak siyasal alanda ve askerî alanda ABD ve Rusya tarafından aşağılanma şeklinde ödeyen AB’ye “titreyin ve kendinize dönün” mealinde sözlerle tamamladı.
Dünya ekonomisinde merkezin krizi ve bu krizin yarattığı dünya pazarının yeniden şekillenmesi en büyük bunalımı orta ölçekli kapitalist devletler üzerinde yaratmış görünüyor. Ya merkez tarafından yutulma ya da merkeze karşı alternatif dengeleyici bir güç yaratma seçenekleri arasındaki büyük sıkışmayı en iyi vurgulayan konuşma sanırım Kanada Başbakanı Mark Carney’in konuşmasıydı. Carney özetle şunları söyledi:
-
“Kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılan yapı içinde refaha ulaştık.
-
Kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının kısmen gerçek dışı olduğunu biliyorduk. …uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak işletildiğini biliyorduk. Ama bu kurgu kullanışlıydı… o nedenle gerçekleri uzun süre görmezden geldik. Ancak bu anlaşma artık geçerli değil.
-
Açık konuşayım; bir geçiş sürecinde değil, bir kopuşun ortasındayız.
-
Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah olarak kullanmaya, gümrük tarifelerini baskı aracı hâline getirmeye, tedarik zincirlerini ise istismar edilecek zayıf noktalar olarak görmeye başladılar. Entegrasyon sizin boyun eğdirilmenizin kaynağı hâline geldiğinde, bunun karşılıklı fayda sağladığı yalanı içinde yaşamaya devam edemezsiniz.
-
Kurallar sizi artık korumuyorsa, kendi kendinizi korumak zorundasınız. Ancak bu yolun bizi nereye götürdüğü konusunda açık olalım: kalelerle çevrili bir dünyaya, daha yoksul bir dünyaya…
-
Bir başka gerçek daha var: …hegemonlar ilişkilerini sürekli olarak ranta dönüştüremezler. Müttefikler belirsizliğe karşı kendilerini güvenceye almak için çeşitlenmeye gidecek, seçeneklerini artırarak egemenliklerini yeniden inşa etmeye çalışacaklardır.
-
Kanada gibi orta ölçekli güçler için soru yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlayamayacağımız değildir, buna mecburuz. Asıl soru bu uyumu yalnızca daha yüksek duvarlar örerek mi sağlayacağız yoksa daha iddialı bir şey yapabilir miyiz?
-
Kanada stratejik duruşunu kökten değiştiriyor. …eski ve konforlu varsayım artık geçerli değil. Yeni strateji “değerlere dayalı realizm”. Hem ilkesel hem de pragmatik olmayı hedefliyoruz.
-
Artık sadece değerlerin gücüne değil, gücümüzün değerine de güveniyoruz.
-
Yapay zekâ konusunda benzer düşünen ülkelerle iş birliği yaparak, hegemonlar ile hiper ölçekli şirketler arasında bir tercih yapmak zorunda kalmamayı hedefliyoruz.
-
Bizim bakış açımıza göre orta ölçekli güçler birlikte hareket etmek zorundadır. Masada değilseniz menüdesinizdir. …bir hegemonla ikili müzakere yürüttüğümüzde zayıf bir konumda pazarlık ederiz. Sunulanı kabul eder, en uyumlusu olmak için birbirimizle rekabet ederiz. Bu egemenlik değildir. Orta ölçekli ülkeler, kalelerle çevrili bir dünyada kaybedecek en çok şeye ve gerçek iş birliğinden kazanacak en fazla şeye sahip olan ülkelerdir.
Davos’tan çıkan ekonomi politik sonuçlara dair kısa notlar:
1- ABD gerilemeye devam edecektir. Birincil hegemon güç olma konumunu elbette henüz korumaktadır. Ancak bu gücü uzak olmayan bir gelecekte kaybedeceğini anlayarak süreci geciktirecek hamlelere başlamıştır. Bu politika sadece mevcut yönetimin bir tercihi değil, kalıcı ve ABD için yapısal bir zorunluluktur.
2- ABD sermayenin genel yasalarına aykırı bir hareket içerisindedir. Bu durum ABD’de bir darbe olasılığını güçlendirmektedir. Sermayenin ülke dışına göçü bir tercih değil, sermayenin yasasıdır. Sermaye kendini değerlendirmek isteyen değer olarak daima sömürü oranının en yüksek olduğu alanlara akar. Bunu yasalarla ve ekonomi dışı zorla tersine çevirmek kalıcı bir politika olamaz.
3- Bir yandan ülkeye büyük miktarda sermaye çekerken öte yandan ülkeden emek gücünü kovmaya çalışmak yine sermayenin genel hareket yasalarına aykırıdır. Bu politika ABD sermayesi arasında büyük bir çatışma konusu olacaktır. Elbette yüksek teknoloji ve yapay zekâ kullanımıyla emek gücü ihtiyacının fazla olmayacağını öngörüyor olabilirler. Sonuçta bu çatışmanın şiddetini gelen sermayenin büyüklüğü ve emek gücünü soğurma oranı belirleyecektir.
4- Dünya pazarı daha parçalı hâle gelecek ve bu herkes için kayıp demektir, bu savaş demektir. Küreselleşme ideolojisinin ekonomik temeli olan “en uygun koşullarda-maliyetle üret, en uygun pazarda-en yüksek kârla-sat” prensibinin yerini “ulusal pazarda üret, yükselen maliyeti zor yoluyla başkasına ödet” prensibi almış görünüyor. Bu, kapitalist üretim biçiminin temeli olan “değer yasasının” ilga edilmesidir. Bu kaçınılmaz olarak savaş demektir.
5- Yapay zekâ teknolojisi ile beyaz yakanın emek sürecinin dışına atılması sınıf mücadelesine yeni bir dinamik kazandırabilir. Beyaz yakanın kısmi ayrıcalıkları ve kazanımı üzerinden-orta sınıf masalı- ayakta duran kapitalizm için tehlike çanları çalmaktadır. Toplumun en eğitimli kesiminin emek sürecinin dışına atılması sınıf mücadelesinde yeni bir ivme yaratacaktır. Burjuvazi, krizden çıkışı mümkün kılacak büyük bir devrim olarak gördüğü yapay zekâ teknolojisinin daha şimdiden önüne koyduğu toplumsal problemleri nasıl aşacağı konusunda son derece kaygılıdır.
6- Burjuva demokrasilerinin gerilediği bir döneme girilmiştir. Herkes sınıf mücadelesinin aygıtlarını bu gerçeklik üzerinden yeniden yapılandırmalıdır. Burjuva demokrasisi emekçi sınıfların rızasını üretmede ve sömürüyü kalıcılaştırmada sermaye için elbette en uygun araçtır ama bu araç onun için hiçbir şekilde kutsal değildir. Burjuvazi özünde faşisttir. Önümüzdeki yıllarda “en ileri demokrasilerde” bile bu faşist karakteri açıkça göreceğiz.
7- Sermayenin emperyalist merkezlere geri çağrılması emek gücünün göçünü şiddetlendirecektir. Bu durum emek gücü içindeki çatışmaları ve milliyetçilik dalgasını daha da şiddetlendirecektir.
8- Ekolojik saldırı şiddetlenecektir. Çevrecilik sermayenin önünde engel olarak tanımlanmaktadır. Önümüzdeki dönem çevre mücadelesi sınıf mücadelesinin önemli bir parçası olarak şekillendirilmeli, sadece çevreci aktivistlerin bir uğraşı olarak görülmemelidir.
9- Bizzat sahiplerinin de açık yüreklilikle itiraf ettikleri gibi kapitalist sistem çatırdamakta, hızla meşruiyetini yitirmektedir. 21. yüzyılda Gazze’de yaşanan açık soykırım “uluslararası hukuk”, “demokrasi”, “insan hakları” vb. gibi burjuva değerlerin söz konusu ekonomik çıkarlar olunca nasıl utanmazca bir riyakârlıkla bir kenara atıldığını ortaya koyarken, Epstein belgeleri bu asalak sınıfın nasıl bir ahlaki çürüme içinde olduğunu gösteriyor. Servet dağılımında tarihin gördüğü en büyük eşitsizlikle karşı karşıyayız. Hemen hiçbir şey üretmeyenler hemen her şeye el koyarken, hemen her şeyi yaratanlar hemen hiçbir şeyin sahibi değiller. Büyük insanlığın buna son vermesi sadece bir görev değil, tarihsel bir zorunluluktur.