Cem Özdemir’i ilk kez 90’lı yılların başında tanımıştım. Yeşiller Partisi içinde göçmenlerin girişimiyle kurulan ve Özdemir’in de kurucuları arasında yer aldığı “Immi-Grün” (Göçmen Yeşiller) grubunun Bonn’da 1992 yılında yapılan bir toplantısında karşılaşmıştık. O günlerde Almanya’da göçmenlerin siyasette görünürlüğü bugünkü kadar yaygın değildi. Bu nedenle genç bir göçmen kökenli siyasetçinin politikada aktif rol alması dikkat çekiciydi.
1994 yılında Baden-Württemberg Yeşiller listesinde Federal Parlamento’ya seçilmesi, Cem Özdemir’i Almanya’da parlamentoya giren ilk göçmen kökenli siyasetçilerden biri haline getirdi. Bu gelişme, o dönemde hem Alman toplumunda hem de göçmen çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Bir yandan entegrasyon ve göç politikaları açısından umut verici bir örnek olarak görülürken, diğer yandan ırkçı ve milliyetçi çevrelerin de hedefi oldu.
1990’lı yılların sonundan itibaren göçmen örgütlerinin toplantı ve konferanslarında zaman zaman yeniden bir araya geldik. 1998 yılında yeniden Federal Parlamento’ya seçilmesi, Özdemir’in Yeşiller Partisi içinde göç politikasının önemli bir yüzü ve sesi haline gelmesini sağladı. Bu süreçte hem Alman kamuoyunda hem de Türkiye kökenli göçmenler arasında sıkça tartışılan bir siyasetçi oldu.
Ancak Cem Özdemir’i yalnızca göç ve göçmen politikalarıyla sınırlamak haksızlık olur. Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu ve Ermeni Kıyımı’nın yüzüncü yılında Federal Almanya Parlamentosu’nda tanınması gibi konularda da aktif rol aldı. İnsan hakları ihlalleri, cezaevlerindeki insan onuruna aykırı uygulamalar ve Dersim Soykırımı anmaları gibi meselelerde açık ve eleştirel bir tutum sergiledi. Alevi örgütlerinin dışlanmasına karşı gösterdiği tavır da dikkat çekiciydi. Bu duruşu, onu Türkiye’deki milliyetçi çevrelerin de hedefi haline getirdi.
Göçmen bir ailenin çocuğu olarak çok kültürlü bir kimlikle siyasette birçok “ilk”e imza attı. Federal Parlamento’ya seçilen ilk göçmen kökenli siyasetçilerden biri oldu, Yeşiller Partisi’nin eş başkanlığını yürüttü ve daha sonra federal hükümette bakanlık görevini üstlendi. Bu başarılar, özellikle göçmen kökenli gençler için önemli bir rol modeli oluşturdu. Ancak aynı zamanda hem Alman aşırı sağ çevrelerinin hem de Türkiye kökenli milliyetçi kesimlerin eleştirilerinin ve saldırılarının hedefi olmaktan da kurtulamadı.
Elbette Cem Özdemir’i değerlendirirken Yeşiller Partisi’nin özellikle Baden-Württemberg eyaletinde zaman zaman daha muhafazakâr çizgide değerlendirilen politikalarındaki rolünü de göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu kısa yazıda onun özellikle göçmen örgütleriyle kurduğu ilişkilere, insan hakları konularındaki duyarlılığına ve demokratik duruşuna değinmek istedim.
Bugün gelinen noktada Cem Özdemir’i yalnızca “göçmen kökenli bir siyasetçi” olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bundan sonra onu Almanya’nın güçlü ekonomiye ve milyonlarca nüfusa sahip bir eyaletinin başbakanı olarak değerlendirmek gerekir. Arrtık onun göçmenlikten gelen kimliği değil siyasi performansı konuşulacaktır. Bu da Almanya’daki göçmenlerin siyasal temsilinde yeni bir dönemin işareti olabilir.