“Birini kandırmak, onu kandırıldığına
inandırmaktan daha kolaydır.”[1]
Bilmem izlediniz mi; ‘Last Note/ Son Not’ filmini. Pantelis Voulgaris’in yönettiği, Nazi işgali altındaki Yunanistan’da, Haidari toplama kampındaki 200 partizan tutsağın bir Alman generaline düzenlenen suikasta misilleme olarak 1 Mayıs 1944’de kurşuna dizilmesini işleyen muhteşem bir yapım… Bence en çarpıcı iki sahne, infazdan bir gece önce tutsakların gece boyu şarkı söyleyip dans etmesi… Ve infaz timi karşısında dimdik duran komünistlerden birinin, namlular üzerine doğrultulmuşken cebinden tarağını çıkartıp saçlarını taraması… Bunlar dramaturji değil, tarihte kayıtlı vakalar. Yönetmen yalnızca olanları olanca çıplaklığıyla belgelemiş...
Bu, tek örnek değil. Tarih komünistlerin, devrimcilerin, partizanların kahramanlığına dair kayıtlarla geçen sayısız örnek barındırıyor. Birkaç örnek sıralayalım mı? Çoğu temel bir askeri eğitimden dahi geçmemiş, Kazak komutan Momiş-Uli komutasındaki 316. Piyade Alayı askerlerinin tepeden tırnağa donanımlı Alman ordusunu 1941 Ekim-Kasım ayında Moskova önlerinde durdurduğu Volokolamsk Şosesi direnişi…
“Madrid’e ölmeye geldim!” sözleriyle Franco falanjistlerine karşı direnen İspanyol Cumhuriyetçilere desteğe koşan Uluslararası Tugayların militanları…
Alman işgalcilerin işkencelerinin ardından idam edilirken işgalcilerin yüzüne “Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız. Vakit varken teslim olun. Zafer bizim olacak!” diye haykıran 18 yaşındaki Sovyet partizan kız Zoya Kosmodemyanskaya, nam-ı diğer Tanya…
Önce Fransız, ardından da ABD emperyalizmine karşı, kazdıkları yeraltı tünelleri ve cangıl yollarında amansız bir halk savaşı yürüten Vietnamlılar…
“Bir gün tarih sözünü söyleyecek ama bu, Brüksel’de, Paris’te, Washington’da veya Birleşmiş Milletler’de öğretilen tarih olmayacak. Emperyalizmden ve onun kuklalarından kurtulmuş ülkelerde öğretilecek tarih olacak,” sözleriyle tarihe kayıt düşen, Belçika birlikleri ve CIA destekli ayrılıkçılar tarafından kurşuna dizilip bedeni asit kuyusunda eritilen Kongo’nun antiemperyalist devlet başkanı Patrice Lumumba…
ABD-CIA destekli darbeyle devrilen ve faşist Pinochet güçlerinin kuşattığı başkanlık sarayında, elinde silah, son nefesine dek direnen Şili’nin sosyalist devlet başkanı Salvadore Allende…
İdam sehpasında tabureyi tekmelemeden önce son sözleri “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!” olan Deniz Gezmiş…
“Kahramanlar Çağı” mı? Belki… Bugün örneklerine giderek daha az rastlanan…
Neden daha az? Günümüzün katışıksız pragmatizmi “feda eylemleri”ne, “kahramanlık destanları”na ve diğer “romantik budalalıklar”a dudak bükmeyi belletti insanlara. Mücadele, sınıf kini, fedakârlık, diğerkâmlık, yoldaşlık, gibi kavramlar giderek daha az telaffuz edilir oldu. Bunların yerine “diyalog”, “müzakere”, “mutabakat”,”win-win”, demokratik çözüm”, “sivil toplum” gibi kavramlar/ yaklaşımlar ön plana çıktı. Herkesin kazançlı çıkacağı, ama “biraz” hedef küçültmesi, maksimalist taleplerden vazgeçerek “gerçekçi” çözümlere yakın durması gerektiğini va’zeden bir iklim…
Pekiyi, nereden çıktı, nasıl biçimlendi bu iklim?
Hiç kuşku yok ki sosyalist sistemin 1990’larda uğradığı dağılmanın, sosyalist yönetimlerin zaaflarının açığa çıkmasının yarattığı moral çöküntünün payı var bunda.
Ama yalnız bu değil. Kökleri çok daha geriye, II. Paylaşım Savaşı ertesi, Soğuk Savaş’a dayanan bir “operasyon” en olgun meyvelerini 1990’larda verecekti.
CIA’nin “Kültür Savaşı” ve Kültürel Özgürlük Kongresi
Yukarıda örneklerini verdiğim “duruş” gözlerini korkutmuştu, besbelli. ABD hükümetleri, “komünizm tehdidi”ni engellemek için gizli servisleri eliyle sola yönelen ülkelere müdahale kotarma, faşist milisleri, kontraları besleme, okullar açıp darbeci subayları eğitmenin dışında, “akılları ve yürekleri de kazanma”nın önemini çabuk kavradı. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmin yenilgiye uğratılmasında Sovyetler Birliği’nin rolü, halkların ve entelijensiyanın kalbini çelmişti. Sosyalist/ komünist fikirler yalnızca kapitalist Avrupa’da değil, Üçüncü Dünya’da da büyük hızla yayılıyor, işçi hareketi ve anti-kolonyal mücadeleleri besliyordu. Zorun yetmediği momentler…
Ve ABD yönetimi CIA’ye “yeni” bir misyon yükledi: “beyinleri ve kalpleri kazanmak…” Bu ancak entelijensiyayı, kanaat önderlerini tarafına çekerek gerçekleştirilebilecek bir misyondu. Özellikle büyük bir hızla Marksist fikirlerin etkisi altına giren Batılı entelijensiyayı… Nazi ordularının işgal ettiği Avrupa ülkelerinde örgütlenen partizan/ direniş hareketlerinde komünistlerin başı çekmesi, KP’lere savaş-sonrası siyasal yaşamda inkâr edilmez bir meşruluk ve prestij sağlamış, onları işçi hareketleri için olduğu kadar, aydınlar, bilim insanları, sanatçılar için bir çekim merkezi kılmıştı.
Soğuk Savaş’ın ayrılmaz bir parçası olarak komünizme karşı “kültürel savaş” ABD için zorunlu hâle gelmişti... Bu “savaş”ı yürütmekle görevlendirilen CIA, “cenk meydanı” olarak doğusunu büyük ölçüde sosyalizme kaptırmış olan Avrupa’yı seçti kendine. Belirlenen taktik, kendi varlığını duyumsatmadan, daha önce sosyalist/komünist fikirlerle ilişkilenmiş, ancak Sovyet sisteminde aradığını bulamamış aydın-yazar-sanatçıları sözlerini söylemeye teşvik etmek, bu konuda onlara alan açmaktı:
“CIA tarafından finanse edilen kişi ve kurumların, geniş kapsamlı bir ikna kampanyasının -yani ‘herhangi bir grubun düşünce ve eylemlerini etkilemek amacıyla tasarlanmış haberler, özel argümanlar veya çağrılar yoluyla bilgi ya da belirli bir doktrini yaymaya yönelik her türlü örgütlü çaba veya hareket’ olarak tanımlanan bir propaganda savaşının- parçası olarak faaliyet göstermeleri bekleniyordu. Bu çabanın hayati bir bileşeni, ‘psikolojik savaş’tı; bu kavram ise ‘bir ulusun, ulusal hedeflere ulaşılmasını destekleyecek biçimde yabancı grupların kanaatlerini, tutumlarını, duygularını ve davranışlarını etkilemeyi amaçlayan fikir ve bilgileri ileten -muharebe dışındaki- propaganda ve faaliyetleri planlı bir şekilde kullanması’ olarak tanımlanıyordu. Dahası, ‘en etkili propaganda türü’, ‘muhatabın, kendisine ait olduğuna inandığı gerekçelerle sizin arzu ettiğiniz yönde hareket ettiği’ tür olarak tanımlanmaktaydı.”[2]
Böylelikle Soğuk Savaş boyunca ABD ve Batı Avrupa’dan çok sayıda aydın, yazar, sanatçı bilerek ya da bilmeyerek CIA tarafından finanse ve “lanse” edilecekti. Kimler yoktur ki bu listede? “…Kurum, (ABD’li gazeteciler) Irving Kristol ve Melvin Lasky, (İngiliz felsefeci) Isaiah Berlin, (İngiliz şair) Stephen Spender, (ABD’li felsefeci) Sidney Hook, (ABD’li sosyolog) Daniel Bell, (ABD’li felsefeci, yazar) Dwight MacDonald, (ABD’li şair) Robert Lowell, (Alman asıllı ABD’li tarihçi-filozof) Hannah Arendt, (ABD’li yazar) Mary McCarthy. (…) Avrupa’da CIA özellikle “Demokratik Sol”[3] ve (İtalyan yazar) Ignacio Silone, (Macar asıllı yazar) Arthur Koestler, (Fransız sosyolog) Raymond Aron, İngiliz politikacı ve yazar) Anthony Crosland ve (İngiliz romancı ve eleştirmen) George Orwell gibi eski solcularla ilgiliydi ve onları destekliyordu.[4]
Bu destek, “iliştirilmiş” yayınevleri aracılığıyla seçilmiş yazarların seçilmiş kitaplarının yayınlanıp geniş bir dağıtım ağı içerisinde dağıtılması biçimini almaktaydı çoğu kez. Almanya’daki ABD işgal hükümeti, örneğin, “Amerikan yaşam tarzının, Amerikan kültürünün propaganda aracı olarak ABD’li yazarların kitaplarını (çocuk edebiyatı dahil) çevirtip yayınlatıyordu. Böylelikle Alman (ve Avrupalı) okurlar Louisa May Alcott, Pearl Buck, Jacques Barzun, James Burnham, Willa Gather, Norman Cousins, William Faulkner, Ellen Glasgow, Ernest Hemingway, F. O. Matthiessen, Reinhold Niebuhr, Carl Sandburg, James Thurber, Edith Wharton ve Thomas Wolfe gibi yazarlarla tanışma olanağı bulabildi. Bu listeye, “Sovyet dış politikasına ve bir yönetim biçimi olarak Komünizme yönelik, nesnel, ikna edici bir dille kaleme alınmış ve zamanlaması yerinde bulduğumuz her türlü eleştiri”[5] olarak tanımlanan kritere uygun olmak kaydıyla Avrupalı yazarlar da dahil ediliyordu: André Gide’in Rusya’daki düş kırıklığını anlatan ‘Return from the Soviet Union/ SSCB’nden Dönüş’ü, Arthur Koestler’in[6] ‘Darkness at Noon/ Gün Ortasında Karanlık’u ve ‘The Yogi and the Commissar/ Yogi ve Komiser’ı, Ignazio Silone’nin Bread and Wine/ Ekmek ve Şarap’ı… [7]
CIA’nin “kültürel soğuk savaş”ının aracı ise, kötü şöhretli ‘Congress for Cultural Freedom/ Kültürel Özgürlük Kongresi’ydi.
Fikir babası ve kurucusu, Bir Amerikan mağaza zincirinin Avrupa’daki satın alma sorumlusu olarak çalışması sayesinde Amerikan vatandaşlığına kavuşan Estonyalı bir mülteci olan Michael Josselson idi. Josselson üniversiteyi yarıda bırakıp 1943’te ABD Ordusu’na katılmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın büyük bölümünü savaş esirlerini sorgulayarak geçirmişti.
Aralık 1949’da; Soğuk Savaş’ın en önemli CIA operasyonlarından birinin doğuşunu sağlayacak bir örgütün temelini atacak olan bir muhtırayı kaleme alacaktı.
“O sıralar, Sovyetler Birliği’ne karşı her türlü gizli eylemi kapsayan bir faaliyet alanına sahip, CIA’in gizli bir kolu olan Politika Koordinasyon Ofisi’ne henüz katılmıştı. Batı Berlin’in Tempelhof semtindeki ikinci katta bulunan ofisinden Josselson; Sovyetler Birliği’nin, dünyanın en önde gelen sanatçılarını, yazarlarını, filozoflarını ve bilim insanlarını kendi safına çekmeye yönelik kapsamlı çabalarına karşı koymayı amaçlayan bir öneri hazırladı. Josselson’ın tasarladığı şekliyle kongre, Batı’nın kültürel ve siyasi ideallerini savunacak, totalitarizmi her biçimiyle kınayacak ve Batılı entelektüellerden oluşan kritik bir kitlenin Sovyet sistemine kesin bir dille karşı çıktığını gösterecek olan, önde gelen Komünist olmayan entelektüelleri bir araya getirecekti.”[8]
Josselson’un önerisi, Ulusal Sanat, Bilim ve Meslekler Konseyi’nin Mart 1949’da New York’daki Waldorf Astoria Oteli’nde düzenlediği ve Lilian Hellman, Clifford Odets, Leonard Bernstein ve Dashiel Hammet gibi ABD’li solcu sanatçılarla, besteci Dimitri Shostokovich’in de dahil olduğu bir Sovyet yazar-sanatçılar heyetinin katıldığı kongreye “misilleme” olarak Haziran 1950’de Berlin’de düzenlenen ve eski komünistlerin, anti-Stalinist ABD ve Avrupalı aydınların katıldığı; sonuç bildirgesinde Rusya ve diğer sosyalist ülkelerdeki muhalefete destek veren, CIA’nin (örtük) sponsorluğundaki Berlin Konferansı’nda nihai biçimini alacaktı.[9]
Berlin Konferansı’nda kabul edilen “Kültürel Özgürlük Kongresi” CIA kurucularından, Josselson’un “şef”i, “örtülü operasyonlar” uzmanı Frank Wisner tarafından onaylanarak, örgüt tarafından finanse edilen kalıcı bir kurumsal bünyeye kavuştu. Finansmanı CIA’ye bağlı kaynaklarca sağlanacak, örgüt başta Batı Avrupa olmak üzere ulaşabildiği her yerde, “sol” görünümlü ama Sovyet sistemini kıyasıya eleştiren, “özgürlükler”i savunan, ABD’ye karşı “hayırhah” bir tutum izleyen dergiler, kitaplar yayınlayacak, “Amerikan yaşam tarzı”nın sanıldığı gibi “budalalaştırılmış bir tüketim toplumu” olmadığını kanıtlamak üzere ABD’li sanatçıların, düşünürlerin, yazarların yapıtlarını dış dünyaya tanıtmak amacıyla sergiler, konferanslar, konserler düzenleyecektir. Tüm bu etkinliklerinde “kaba bir antikomünizm” görüntüsü vermekten uzak duracak, CIA bağlantısının (bir çekim merkezi oluşturduğu yazar ve sanatçıların çoğu için dahi) açığa çıkmaması konusunda özen gösterecektir. Komünizmin panzehiri olarak milliyetçi, dinci, ırkçı vb. ideolojilerdense, “ılımlı-liberal sol”u tercih ettiği, açıktır. “Ajansın (CIA) dosyaları Berlin Konferansı’nın hakiki kökenlerini ortaya koyuyor,” diyor Warner. “Kongre’yi harekete geçirmenin yanısıra, 1950’deki Berlin Konferansı CIA’nin, biçimlenmekte olan, komünist-olmayan solu destekleme yolundaki stratejisinin ete kemiğe bürünmesini sağladı. Bu strateji kısa süre içinde Ajans’ın ileriki yirmi yıl içerisinde Komünizme karşı siyasal operasyonlarının kuramsal temeli olacaktı.”[10]
Kültürel Özgürlük Kongresi’nin merkezi kuruluşundan kısa bir süre sonra Paris’e taşındı. 35 ülkede faaliyet gösteriyor, çeşitli dillerde 20’nin üzerinde dergi yayınlıyordu: Der Monat (Kur.: 1948, Almanca), Preuves (kur.: 1951, Paris, Fransızca), Encounter (kur.: 1953, Londra, İngilizce), Cuadernos (1953-1965, İspanyolca), Perspektiv (kur: 1953, Danimarka), Sasanggye (kur.: 1953, Güney Kore), Forum (kur.: 1954, Avusturya), Kulturkontakt (kur.: 1954, İsveç), Survey (kur.: 1955, Sovyet araştırmaları), Quest (kur.: 1955, Hindistan), Tempo Presente (kur.: 1956, İtalya), Quadrant (kur.: 1957, Sydney), Black Orpheus (kur. 1957, Nijerya), Examen (kur.: 1958, Meksika), Cadernos Brasilieros (kur.: 1959, Brezilya), Jiyu (kur.: 1960, Japonya), The China Quarterly (kur.: 1960, İngiltere, Çin araştırmaları), Solidarity (1960’lar, Filipinler), Transition (kur.: 1961, Uganda), Hiwar (kur.: 1962, Lübnan, Arapça edebiyat dergisi), Minerva (kur.: 1962, İngiltere), Survey (kur.: 1955, Sovyet araştırmaları), Censorship (1964-67, İngiltere)…
Kongre 1950-66 arasında çok sayıda konferans örgütledi; yalnız Batı Avrupa ülkelerinde değil, aynı zamanda Rangoon, Mexico City, Tokyo, Ibadan (Nijerya), Güney Vietnam’da da.
Kongre’nin ilgisi düşün ve edebiyat dünyasıyla da sınırlı değildi. Güzel sanatların, özellikle de soyut resmin özellikle de Sosyalist Blok’ta yaygınlaşması için var gücüyle çalışıyor, Amerikalı müzisyenlere konser turneleri düzenliyordu.
Bu kültürel salvonun şahikası, hiç kuşku yok ki, Kongre’nin “ağır topları”ndan Rus asıllı besteci Nikolas Nabokov’un önerisiyle 1952 yılında Paris’e yapılan “kültürel çıkarma” idi. Nabokov yazışmalarında önerdiği “Kültür Festivali”nin amacını “Avrupa’daki önde gelen Amerikan sanat kuruluşları ile Avrupalı kuruluşlar arasında ilk kez sıkı bir işbirliği tesis etmek ve aynı zamanda Amerikan sanat üretimini, Avrupalı sanat üretimiyle tam bir eşitlik zeminine oturtmak” olarak açıklıyordu.[11] (O tarihlerde Batı Avrupa entelijensiyasında ABD’nin “kültürel iddiaları” karşısında küçümseyici bir tutum hâkimdi.)
Çok sayıda senfoni orkestrasını, sergileri vb. Avrupa’ya taşımayı içeren bu iddialı proje CIA tarafından önce kuşkuyla karşılansa da, 15 Mayıs 1951’de, Kültürel Özgürlük Kongresi Yürütme Komitesi, Uluslararası Sekreterlik Genel Sekreteri sıfatıyla Nabokov’a planı ilerletmesi talimatını verdi. Nabokov gecikmeksizin bir ABD turnesine çıkıp, müzik dünyasından G. Kaliforniya’ya yerleşmiş Rus besteci Igor Stravinsky, aktör Jose Ferrer, opera sanatçısı Leontyne Price, besteci Aaron Copland, Virgil Thomson ve Samuel Barber gibi isimleri; New York City Balesi, Boston Senfoni Orkestrası’nı, New York Modern Sanat Müzesi’ni, romancı James T. Farrell, şair W. H. Auden, yazar Gertrude Stein, şair Allen Tate ve Glenway Westcott’ı projesine dahil edebildi. Avrupa’ya döndüğünde ise Jean Cocteau, Claude Debussy, William Walton, Laurence Olivier, Benjamin Britten, Viyana Operası, Covent Garden Operası, Balanchine topluluğu, Czeslaw Milosz, Ignazio Silone, Denis de Rougemont, Andre Malraux, Salvador de Madariaga ve Guido Piovene’nin de programda yer aldığını duyurdu.
Nabokov’un bizzat bir besteci olması göz önüne alındığında, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, festivalin en önemli bölümü müzik kısmı olarak öne çıkmaya başladı. Nabokov burada, sanat alanındaki Stalinizme besteci olarak karşılık vermeyi amaçlıyordu. Hazırladığı teklifte, “Festivalin ve programının siyasi, kültürel ve ahlâki anlamı göze sokulmamalıdır,” deniliyordu. “Kaçınılmaz mantıksal çıkarımları yapma işi kamuoyuna bırakılmalıdır. İcrası planlanan eserlerin neredeyse tamamı -Rus bestecilerin (Prokofiyev, Şostakoviç, Skriyabin ve Stravinski) yapıtları da dahil olmak üzere- Stalinistler ve Sovyet estetikçiler tarafından ‘biçimci, yozlaşmış ve çürümüş’ olarak damgalanmış eserler kategorisine girmektedir.”
1 Nisan 1952’de Paris’te, ‘Yirminci Yüzyılın Başyapıtları/ Oeuvres du Vingtième Siècle’ festivali, Boston Senfoni Orkestrası’nın Bahar Ayini icrasıyla açıldı. İzleyen otuz gün boyunca yirminci yüzyılın yetmişten fazla bestecisine ait yüzlerce senfoni, konçerto, opera ve bale Paris izleyicisiyle buluştu. Festivalde Boston Senfoni Orkestrası, Viyana Filarmoni, Batı Berlin RIAS Orkestrası, Cenevre Suisse Romande, Roma Santa Cecilia Orkestrası ve ‘Fransız Ulusal Radyo Orkestrası/ National Radiodiffusion Française’ dahil olmak üzere dokuz orkestra sahne aldı.
Festivalde ABD’nin ırkçılığına dair eleştirileri karşılamak üzere siyahi sanatçılara da yer verilmişti: “Döneminin büyük sopranolarından biri olan Leontyne Price, -en azından sponsorları açısından- siyah olmanın getirdiği ilave bir avantaja sahipti. 15 Kasım 1951’de, Amerikan Komitesi’nde Festival Sekreteri sıfatıyla aniden ortaya çıkan (…) Albert Donnelly Jr., Julius Fleischmann’a şöyle yazıyordu: ‘Burada, ilgili dostlar arasında, sanırım Bay Nabokov’un himayesindeki bir Zenci şarkıcıdan, Leontine Price’tan bahsediliyor. Kendisinin mükemmel olduğu söyleniyor. Four Saints için onu getirmeyi deneyip denemememiz gerektiği konusunda Bay Nabokov’un fikrini alabilir misiniz? Konuyu henüz Virgil Thomson ile görüşmedim. Ayrıca, psikolojik nedenlerle Four Saints’in tüm oyuncu kadrosunun Amerikalı Zencilerden oluşması gerektiğine dair güçlü bir kanaat hâkim: Bu, ‘baskı altındaki ırk’ propagandasına karşı koymak ve kendi Zencilerimizin yurt dışına çıkmasına izin vermediğimiz için yabancı Zencileri kullanmak zorunda kaldığımız yönündeki eleştirilerin önünü kesmek amacıyla yapılmalı.”
Sanat ve heykel sergisinde Amerikan koleksiyonlarından seçilen Matisse, Derain, Cézanne, Seurat, Chagall, Kandinsky ve yirminci yüzyıl başı modernist sanatçıların eserleri yer alıyordu. Sweeney’nin basın bülteninde serginin propaganda değeri hiç gizlenmiyordu: Sergide, “totaliter rejimler” tarafından ne yaratılmasına ne de sergilenmesine izin verilmeyecek başyapıtlar yer almıştı! Modern/ soyut sanat SSCB’nde revaçta olan sosyalist realizme alternatif olarak görüldüğü için Kültürel Özgürlük Kongresi/ CIA tarafından özellikle desteklenmekteydi…
Festival programında edebi tartışma toplantıları da yer alıyordu: Roger Caillois, Eugenio Montale, Guido Piovene, James T. Farrell, Glenway Westcott, William Faulkner, W. H. Auden, Czeslaw Milosz, Ignazio Silone, Denis de Rougemont, Andre Malraux, Salvador de Madariaga ve Stephen Spender kürsülerde bolca boy gösterdiler…[12]
Saunders’in festival sonrası Fransız basınından derlediği izlenimler, kamuoyunda bu “kültürel çıkarma”nın ABD kültürel etkisini yayma, ulusal kültüre karşı bir Amerikan hegemonyası kurma girişimi olarak alımlandığını ortaya koyuyor. CIA aşısı pek tutmamıştı - en azından şimdilik… (Bunun tanığı, anti-emperyalist 1968’dir.)
Tutmamıştır, çünkü CIA’nin kendini ve ABD’yi “şirin gösterme” çabaları ne olursa olsun, konserler, sergiler düzenlediği, entelektüel dergiler yayınladığı yıllarda aynı zamanda İran’da Başbakan Musaddık’ın devrilmesi (1953), Guatemala’da Başkan Arbenz’in (1954) devrilmesi, Küba’ya Domuzlar Körfezi Çıkarması (1961), Endonezya’da Başkan Sukarno’ya karşı düzenlenen darbe (1965), ABD’nin Vietnam’da yürüttüğü kirli savaş (Phoenix Programı) gibi kanlı operasyonlara da imza atıyordu.
Bu nedenledir ki, Nisan 1966’da The New York Times’da yayınlanmaya başlayan CIA’nin faaliyetleri üzerine bir yazı dizisinde Ajans’ın Kültürel Özgürlük Kongresi ile ilişkileri açığa çıktığında, entelektüel çevrelerde kızılca kıyamet koptu. Sicili dünya kamuoyu nezdinde bozuk bir CIA’den “nemalanan” anlı şanlı filozoflar, romancılar, şairler, ressamlar, müzisyenler görüntüsü, ABD (ve genelde Batı) entelijensiyası için en hafifinden bir mahcubiyet” kaynağıydı.
Bu ortamda Kongre 1967’de sessiz sedasız adını ‘Uluslararası Kültürel Özgürlük Derneği’ olarak değiştirdi - finansmanını bundan böyle Ford Vakfı sağlayacaktı. Dernek Kongre’den artakalan dergi ve şubeleri devralarak yayın ve diğer etkinlikleri sürdürmeye çabaladı. Ancak artık açık anti-Sovyet pozisyondan vaz geçilmişti. 1968’den sonra dergiler birer birer kapanmaya başladı. 1977’de Paris bürosu kapandı ve dernek kendini lağvetme kararı aldı.
Ancak asıl tepki, Avrupa dışından gelecekti; Uganda’da Başkan Milton Obote ‘Transition’ dergisi editörü Rajat Neogy’yi hapse attırdı.
Kültürel Özgürlük Kongresi’nin bir şubesi olarak faaliyete başlayan Orta Avrupa’lı aydınlara destek amaçlı Avrupa Aydınları Yardımlaşma Fonu ise 1991’de George Soros’un Açık Toplum Vakfı’yla birleşecekti.[13]
Ve “Batı Marksizmi”…
Ancak CIA, bütün yumurtaları aynı sepete koymayacak kadar ihtiyatlı bir kurumdur. Batı dünyasının sol entelektüelleriyle tek ilişki kanalı, ‘Kültürel Özgürlük Kongresi’ değildi. Gerek ABD’de gerekse Avrupa ülkelerinde Kongre’nin açık “Amerikan Yaşam Tarzı” propagandistliğine angaje olmayacak kadar ihtiyatlı, kendini “show business”ın dışında tutmaya özen gösterecek kadar alçakgönüllü, SSCB’ne eleştirel yaklaşmakla birlikte Malraux, Silone gibi deklare antikomünist olmayan bir sol entelijensiya vardı -bunlar “Kültürel Özgürlük” katarından uzak durmaya çalıştılar. Katışıksız bir “Hür Dünya” savunuculuğunu üstlenmediler- tersine, Batı dünyasının değerlerine karşı, sıkça dile getirmekten kaçınmadıkları ciddi ve ağır eleştirileri vardı. Ama ABD istihbaratı onlara da (b)ulaşmazlık etmedi, edemedi. Sovyetik olmayan bir sol, ihtilalci ruhundan soyunmuş bir Marksizm, Lenin’den “arındırılmış” bir Marx… ya da Gabriel Rockhill’in teşhisiyle “Batı Marksizmi”… “Sovyet sistemine karşı nihai bir zafer”, belki de “kaleyi içeriden çökertmek”, dahası “Marksizmi kapitalizmin hizmetine koşmak” için elverişli bir silah olarak gözüküyordu.
Rockhill’in üç cilt olarak tasarladığı dizinin ilk kitabı ‘The Intellectual World War, Who Paid The Pipers of Western Marxism?[14]/ Entelektüel Dünya Savaşı, Batı Marksizmi’nin Kavalcılarını Kim Finanse Etti?’yi kaleme alış nedenlerine dair ilginç -ve yolu Academia’ya düşenler için oldukça tanış- bir öyküsü var. Aktarıyorum…
“2001 sonbaharında Fransa’nın başkenti Paris’te felsefe eğitimi alıyordum. Luce Irigaray ile çalıştıktan sonra Jacques Derrida’nın danışmanlığında yüksek lisansımı tamamlamış ve Alain Badiou ile doktora çalışmalarıma başlamıştım. Fransız teorisinin önde gelen isimleriyle çalışma fırsatı bularak “Amerikan rüyamı” yaşıyor, entelektüel dünyanın zirvesinde olduğumu düşünüyordum. 11 Eylül saldırıları gerçekleştiğinde, ders verdiğim kurumlardan birinde yapacağım halka açık bir konuşmada bu olayları anlamlandırmam istendi.
Bu konuda yetersiz donanıma sahip olduğumu söylemek bile iyimser bir yaklaşım olurdu. Az önce yaşananlar hakkında gerçekten ne söyleyebilirdim ki? Aldığım eğitimden yola çıkarak; o dönemde henüz tam olarak kavrayamadığım bu olayları, belki de “ifade rejimleri” arasındaki uzlaşmaz bir ‘differend’ (çözümsüz uyuşmazlık) ya da ‘Büyük Öteki’ ile bir yüzleşme çerçevesinde ele alabilirdim? Belki de gezegen ayaklarımızın altından kayıp giderek yersiz yurtsuzlaşıyor ya da Lacancı ‘Gerçek’in çölüne adım atıyorduk? Şayet başka bir açıklama bulamazsam, her daim muğlak olan ‘différance’ kavramına -yani tüm düşünce ve söylemlerin hem mümkünlük hem de imkansızlık koşuluna- sığınabilir; böylece gerçeklikle hiçbir bağı olması mümkün olmayan, ağır ve soyut metafizik iddialar öne sürebilirdim.
Düşüncelerimi toparlayıp bunları somut bir tarihsel olaya uyarlamaya çalışırken, tüm bu kavramsal zırvaların kulağa sanki ‘hayal âleminde’ -yani o koca Ötekilerin, büyük mistik ayrımların, yerinden oynayan kumların ve kişileştirilmiş manzaraların hüküm sürdüğü düşsel bir dünyada- yaşıyormuşuz gibi tınladığını hissetmekten kendimi alamadım. Dünyayı bütünüyle anlamsız bir oyuncakmış gibi gösteren bu gerçeküstü kavramsal manzaraya, neden bir de ‘jelatin çiçekler’ ve ‘marmelat gökyüzü’ eklemeyeyim ki? Bunu düşünmek bile midemi bulandırıyordu; gerçeklik duygusunu yeniden kazanmak, söyleyecek somut ve anlamlı bir şeyler bulabilmek için o aynanın içinden geçip geriye dönmeyi deli gibi istiyordum. Ne var ki artık çok geçti; emperyal merkezin o seçkin eğitiminden süzülenlerle yapabildiğim tek şey, gerçekliği modayı belirleyen eleştirel teorinin merceğinden açıklama yönünde, baştan başarısızlığa mahkûm bir çabayı alelacele bir araya getirmekten ibaretti.
Neyse ki, ortada en azından bir önemli ders vardı. Dönüştüğüm kişinin -tamamen işe yaramaz bir entelektüel- suretini karşımda görmeye mecbur kalmıştım. Daha da kötüsü, kendimi bunun tam tersi bir şekilde, yani insanlığın teorik avangardının bir parçası olarak görmeye şartlandırılmıştım. Dünya tersine dönmüştü.
Bu, çok daha karmaşık bir seyir içindeki -ve benim kasıtlı olarak basitleştirdiğim- bir netleşme anıydı; ancak beni, yapmam gerektiği hiç öğretilmeyen bir şeye zorladı: kendi teorik pratiğim üzerine öz-eleştirel bir biçimde düşünmeye. Paris’teki seçkin kurumlarda yıllar süren yoğun çalışmaların ardından geldiğim nokta şuydu: Emperyalizmden ve içinde yaşadığım jeopolitik dünyadan bihaberdim. İnanılmaz derecede önemsiz şeyler hakkında çok şey biliyor; buna karşılık dünyada asıl önem taşıyan, insanlığın büyük çoğunluğu ve biyosfer için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm-kalım meselesi olan konular hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Tüm sınavları üstün başarıyla geçmiş ve mümkün olan en yüksek akademik dereceleri almıştım; peki, gerçekte ne öğrenmiştim? Temelde aldığım eğitim, emperyal bir cehalet eğitimiydi…”[15]
Rockhill ABD’nin “komünizme karşı yürüttüğü ideolojik savaş”ın temel yaklaşımının, 1951’de “Psikolojik harekâttan sorumlu birim ve kuruluşlara rehberlik etmek üzere genel ulusal psikolojik hedeflerin, politikaların ve programların oluşturulup yayımlanması ile ulusal psikolojik faaliyetlerin koordine edilmesi ve değerlendirilmesi” misyonuyla Ulusal Güvenlik Konseyi’ne başlı olarak kurulan “ABD Psikolojik Strateji Kurulu” (PSB) tarafından formüle edildiğini belirtip ekliyor: “ABD’nin doktrinel programına ilişkin 29 Haziran 1953 tarihli raporunda, PSB’nin amacının ‘kalıcı nitelikte yayınlar’ sağlamak ve ‘akademisyenler ile kanaat oluşturucu gruplar da dahil olmak üzere entelektüellere hitap edecek uzun vadeli düşünsel hareketleri’ teşvik etmek olduğu açıklanıyordu. Rapor, doktrinel savaşın hedef kitlesinin profesyonel aydınlar olduğunu açıkça kabul ediyordu.”[16]
Öyle gözüküyor ki, PSB bu “doktrin savaşı”nın asli araçlarından birini Marksizm’in “light” bir versiyonu olarak saptamıştı: “PSB Marksizm ve komünizmle ilişkili her şeye sistematik bir şekilde saldırmak yerine, en azından belirli durumlarda, hem komünizmi eleştirmek hem de sözde ‘Hür Dünya’yı savunmak için bir araç işlevi görebilecek bir Marksizm türünün gelişimini desteklemenin daha yeğlenebilir olduğunu fark etmişti. Bu nedenle, ideolojik savaşa dair bir PSB muhtırası, ABD hükümetinin her alanda kaba bir komünizm karşıtlığı sergilediğini varsayanlara şaşırtıcı gelebilecek iki görevi açıkça öneriyordu: ‘Marksist terimlerle geliştirilen, komünist ideolojiye yönelik saldırılar’ ve ‘Marksist terimlerle Batı toplumunun savunulması.’ Her iki durumda da amaç, komünizme saldırmak ve kapitalist dünyayı savunmak için Marksizm’i harekete geçirmekti. Marksizm’in kendisi doktrin savaşının hizmetine sunularak, Marksist teoriye ikna olmuş entelektüeller; bir yandan Marksizm’in sözde otantik bir versiyonuna bağlı kalmaya, diğer yandan da bu versiyonu pratikteki Marksizm’i kötülemek ve -en azından- kapitalizmle uzlaşmak için kullanmaya teşvik ediliyorlardı.”[17]
Bu stratejiye daha bir “hevesle” omuz veren aydınlar da oldu, daha “utangaç” davrananlar da… Rockhill örneğin “liberal feminist” Gloria Steinem’ın en az dört yıl CIA ajanı olarak çalıştığını ve bu açığa çıktığında kendini “ajans çalışanlarının aydınlanmış, liberal, partizan-olmayan kişiler olduğu, aynı şeyi bir daha yapmakta tereddüt etmeyeceğini” söyleyerek savunduğunu”;[18] siyaset bilimci James C. Scott’ın Burma’da araştırmalarını yürütürken düzenli olarak CIA’ye rapor yazdığını itiraf ettiğini;[19] Immanuel Wallerstein’ın 1951-53 yıllarında ABD ordusunda Kore Savaşı’na katıldığını, ardından da komünist-olmayan uluslararası öğrenci örgütlerinin yönetiminde yer aldığını;[20] antropolog Margaret Mead’in ABD Dışişleri Bakanlığı’na danışmanlık yaptığını, bir Sovyet Kültürü projesi için Hava Kuvvetleri’nin think-tank’i Rand Corporation’dan finansman sağladığını;[21] Ernesto Laclau’nun Ford Vakfı’nın, işçi sınıfının işini yitirip marjinalleşen kesimlerine ne olacağını araştıran “Marjinallik Projesi”nde yer aldığını[22] aktarıyor.
Rockhill, “CIA gibi istihbarat örgütleriyle ile irtibatlı olmaksızın, doğrudan antikomünist kampanyalara katılan” entelektüellerden de söz ediyor: Jacques Derrida, Michel Foucault, Slavoj Žižek, Hannah Arendt[23]… Ya da ‘Psikolojik Strateji Kurulu’nun, Dışişleri Bakanlığı’ndaki Dünya Komünizmi Komitesi muhtırasını en önemli malumat kaynağı olarak kullandığı Herbert Marcuse gibileri[24]…
Rockhill’in çalışmasında Frankfurt Okulu, ayrıcalıklı bir yer tutmaktadır; çünkü “Frankfurt Okulu eleştirel kuramı -Fransız kuramıyla birlikte- küresel kuram sanayiinin en sıcak metalarından biridir. Bu ikisi birlikte, post-kolonyal ve dekolonyal kuramdan kuir kurama, Afro-pesimizmden ötesine, hâl-i hazırda kapitalist dünyadaki akademik piyasaya hükmeden çok sayıda trend-oluşturucu kuramsal eleştirinin ortak kaynağını oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki Frankfurt Okulu’nun siyasal yöneliminin küreselleşmiş Batılı entelijensiya üzerinde kurucu bir etkisi olmuştur.”[25]
Frankfurt Okulu’nun ABD yönetimiyle ilişkisi, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü kurucularının Alman Nazizmi’nden kaçarak ABD’ye yerleştiği 1930’lu yıllarda başlar. Enstitü’nün ABD’deki tavrı, katı bir apolitizmdir; Adorno ve Horkheimer Enstitü’nün faaliyetleri için almaya çalıştıkları devlet ve şirket desteği için ödemek zorunda kaldıkları bir bedeldir bu. Aynı yıllarda ABD’ye göçmüş olan Bertolt Brecht’in Frankfurt Okulu kurucularını “Amerika sürgünleri sırasında vakıf desteği arayışında kendilerini pazarlayan, baskıcı ABD toplumunun egemen ideolojisini desteklemek uğruna becerilerini ve görüşlerini birer meta olarak satan fahişeler,”[26] olarak tanımlamasının bir dayanağı olmalı…
Frankfurt Okulu temsilcilerinin “Komünizmden uzak durma” çabası o denli vurguludur ki bu, Okul’un en soldaki unsuru Walter Benjamin’in hayatına mal olmuştur: Naziler tarafından deşifre edilen, takip altındaki, Brecht’in yakın dostu (ve bu nedenle de Theodor Adorno tarafından sert bir dille eleştirilen) Benjamin, ‘Sosyal Araştırma Enstitüsü’nden kendisini ABD’ye götürecek geminin biletini umutsuzca beklemektedir. Sonunda tüm umudunu yitirir ve 26 Eylül 1940 günü Fransa-İspanya sınırında intihar eder. 200 dolarlık bilet ücretini kendisine göndermeyen Horkheimer, “elinin kolunun bağlı” olduğundan yakınacaktır yıllar sonra. Oysa Benjamin’in intiharından bir ay kadar önce, hesabına cömert bir 50.000 dolar yatırılmıştır (2022’nin 1 milyon dolarına denk!). 8 ay içerisinde ikinci dilim… Yani eksik olan para değil, istektir…
Ancak tüm çabalarına ve “iyi niyet” gösterilerine karşın, Enstitü’nün kendisi de, “komünist cepheye hizmet etme” kuşkusuyla 10 yıl boyunca FBI’ın gözetiminden kurtulamayacaktır. Büro’nun başvurduğu “muhbir”ler arasında Karl Wittfogel gibi Enstitü’ye yakın isimler, akademisyenler, hatta konu-komşu vardır. Ancak Enstitü 10 yıllık bir takibin ardından, “temize çıkar”. Enstitü içine sızdırılmış ajanlar, Ajans’a eleştirel kuramcıların “Amaç ve taktikler bakımından Hitler ile Stalin arasında bir fark görmedikleri”ni fısıldamıştır![27]
Savaşın bitiminde Enstitü yeniden (Batı) Almanya’ya taşınacaktır-tabii ABD hükümetinin 103 695 dolarlık (2022’in 1 195 926 dolarına denk), ABD’nin Almanya Yüksek Komiseri John McCloy tarafından tevdi edilen cömert desteğiyle…
Savaş bitmiş, kapitalist sistemin “Komünist tehdit”e karşı “Nazilerle barışma” dönemi başlamıştır. Bu bağlamda pek çok Nazi bilim insanı, teknisyen, istihbaratçı, hatta subay ABD’ye taşınarak hükümet görevlerinde yer almıştır. Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Almanya’da bu eğilimin dışında kalamaz: 1954’te, Anti-Bolşevik Liga’nın kurucu üyesi, Nazi Partisi finansörü, Yönetim Kurulu Başkanı Wilhelm Zangen Üçüncü Reich’ın Savaş Ekonomisi lideri olan Mannesmann Şirketi ile, işçilerin görüşleri üzerine bir araştırma projesini imzalayacaktır.[28]
Öte yandan, Adorno-Horkheimer ikilisinin, intisap etmemekle birlikte, o yıllarda Almanya’da (ve Avrupa ülkelerinde) etkin olan Kültürel Özgürlük Kongresi’yle irtibatlandıkları biliniyor. Horkheimer Kongre’nin Hamburg’a düzenlediği gezilerden birine katılmış, Adorno ise örgütün CIA destekli dergileri Der Monat, Encounter ve Tempo presente’de yazılar yayınlamıştı. Kongre’nin CIA bağlantılarının ifşa olduğu 1966’dan sonra dahi, Adorno’nun örgütle irtibatı sürdürdüğü anlaşılıyor.[29]
Belki de artık antikomünizmlerini gizlemeye gerek duymadıklarından…
Gerçekten de, “Refah ve adalet açısından bakıldığında, Avrupa ve Amerika’nın tarihin bugüne dek ortaya koyduğu muhtemelen en iyi medeniyetler olduğuna inanıyorum. Şu anki kilit nokta, bu kazanımların korunmasını sağlamaktır,”[30] diyordu örneğin Max Horkheimer bir makalesinde. Adorno ise Sovyetler’e yönelik Nazi saldırısını, “Bolşeviklerin Batı uygarlığı için bir tehdit oluşturduğu” gerekçesiyle meşru gösterecek kerteye vardırmıştı “Batı Uygarlığı” hayranlığını: “Doğu’nun Batı Avrupa’nın eteklerini yutma tehdidi apaçık ortada,” diyordu. “Buna karşı çıkmayan herkes, kelimenin tam anlamıyla Chamberlain’in yatıştırma politikasını tekrarlama suçunu işlemiş olur.”[31]
Ve yeryüzü 68 olaylarıyla sarsılır, tüm dünya ABD’nin Vietnam’daki kirli savaşını lanetlerken, aynı Adorno, öğrenci eylemlerini “sol faşizm” olarak nitelemeye utanmıyor, Herbert Marcuse’ü “öğrenci ve savaş karşıtı harekete verdiği yolunu şaşırmış destek” nedeniyle eleştiriyordu.[32]
* * *
Sonra… Sonra bildiğiniz gibi olaylar zincirinden boşandı. Frankfurt Okulu’nun açtığı yoldan bir dizi “post-” önekli düşünce akımı önce Akademia’yı, ardından da Sosyalist Blok’un çöküşünün yol açtığı şaşkınlık ve düşkırıklığı içindeki sol cenahı sardı… “Sınıf, sınıf mücadelesi” kavramları belleklerden hızla yitip giderken kendi maduniyetlerinin en acınası, kendi taleplerinin en önemlisi olduğunu öne süren yüzlerce “kimlik” iddiası çıktı piyasaya. “Antiemperyalizm”, “sosyalizm”, “komünizm” sözcükleri telaffuz edilmez oldu…
“Kahramanlık Çağı” sona ermiş, kapitalizme meydan okuma cüretinden vazgeçmiş, müzakereci/ pazarlıkçı “simsarlar çağı” başlamıştı. Hiç kuşkusuz o esnada, yıllar yılı böylesi bir sonucu düşlemiş, bu sahneyi görmek için ömrünün yarısını vermeye hazır CIA’nin “kültürel savaş” kurtları zaferlerini kutlamak için şampanyalar patlatıyordu…
* * *
Bunları neden mi yazdım? Geçtiğimiz günlerde, Türkiye hummalı bir biçimde NATO zirvesine hazırlanırken, ‘Evrensel’de şöyle bir haber yer aldı:
“İngiltere merkezli Guardian gazetesinin özel haberine göre, NATO, ABD’nin Los Angeles kenti, Belçika’nın başkenti Brüksel ve Fransa’nın başkenti Paris’te film ve televizyon profesyonelleriyle üç toplantı düzenledi. Ayrıca önümüzdeki ay Londra’da, Birleşik Krallık’taki profesyonel yazarları temsil eden Büyük Britanya Yazarlar Birliği (WGGB) üyesi senaristlerle bir araya gelerek ‘samimi görüşmeler dizisini’ sürdürmeyi planlıyor. Londra’da planlanan toplantı, davetliler arasında endişe yarattı. Habere göre davetliler, kendilerinden ‘NATO propagandasına katkıda bulunmaları’ istendiğini düşünüyorlar. (…)
Guardian’a konuşan Bir NATO yetkilisi şu açıklamayı yaptı: ‘Söz konusu girişim, eğlence sektöründeki kurgu yazarları için düzenlenen bir dizi oturumun dördüncüsüdür. Bu girişim, sektör mensuplarının NATO’nun ne olduğu ve nasıl işlediği hakkında daha fazla bilgi edinme isteğinden doğmuştur. Bu etkinlikler, NATO temsilcileri, sivil toplum ve düşünce kuruluşları ile etkileşimi içermektedir.’ (…)
2026 İrlanda Film ve Televizyon Ödülleri’nde en iyi film ödülünü kazanan Christy filminin yazarı Alan O’Gorman, planlanan toplantıyı ‘skandal’ ve ‘açıkça propaganda’ olarak nitelendirdi. O’Gorman, ‘Bunu bir tür olumlu fırsat olarak sunmanın duyarsız ve çılgınca olduğunu düşünüyorum. Ben de dahil olmak üzere pek çok insanın, arkadaşları, aileleri ya da kendileri, NATO üyesi olmayan, NATO’nun katıldığı ve yaydığı savaşlar altında acı çeken ülkelerden geliyor’ diye konuştu.
Yazar, bu toplantıların NATO’nun “mesajlarını sinema ve televizyon aracılığıyla yayma” girişimi olduğunu belirterek, “Şu anda Avrupa genelinde savunma sistemlerimizin zayıfladığına dair bir korku yayılmaya çalışılıyor. Bunu İrlanda bağlamında görüyorum; burada bazı medya kuruluşları ve hükümet, NATO’yu olumlu bir ışıkta sunmak ve kendimizi onlarla daha yakından uyumlu hâle getirmek için baskı yapıyor. Bence İrlandalılar, çoğunlukla, yabancı topraklardaki savaşlarla hiçbir ilgisi olmak istemiyor” yorumunda bulundu…”[33]
Özetle… “Büyük Birader” “Akılları ve yürekleri kazanma” savaşını sürdürüyor. İhtiyatlı olmakta fayda var!
28 Temmuz 2026 19:03:34, Muğla.
N O T L A R
[*] Kaldıraç Dergisi, No: 301, Ağustos 2026…
[1] Mark Twain’e atfedilir.
[2] Frances Stonor Sounders, he Cultural Cold War, The CIA and the World of Arts and Letters, The New Press, New York, 2000, s.3.
[3] “İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Batı Avrupa’da (faşistlerle olan bağları ve zayıf kapitalist sistem nedeniyle itibar kaybeden) eski sağın gözden düşmesiyle birlikte CIA, NATO karşıtı sendikacıları ve aydınları zayıflatmak amacıyla ideolojik mücadele yürütecek bir ‘Demokratik Sol’ bulması (ya da yaratması) gerektiğini fark etti. Kongre’deki sağ kanadın itirazlarını aşmak için CIA bünyesinde özel bir birim oluşturuldu. Demokratik Sol, esasen radikal solla mücadele etmek ve ABD’nin Avrupa’daki hegemonyasına ideolojik bir meşruiyet kılıfı sağlamak amacıyla kullanıldı. Demokratik solun ideolojik savunucuları, hiçbir aşamada ABD’nin stratejik politikalarını ve çıkarlarını şekillendirebilecek bir konumda olmadılar. Onların görevi sorgulamak ya da talepte bulunmak değil, ‘Batılı demokratik değerler’ adına imparatorluğa hizmet etmekti.” (James Petras, “The CIA and the Cultural Cold War Revisited”, Monthly Review, c. 51, sayı 6, Kasım 1999, https://monthlyreview.org/articles/the-cia-and-the-cultural-cold-war-revisited/)
[4] James Petras, ay.
[5] Akt.: Frances Stonor Sounders, s.13.
[6] Arthur Koestler yalnızca CIA tarafından “devşirilmiş” değildi. Aynı zamanda, Britanya hükümetince, “komünizme saldırmak” amacıyla Dışişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulmuş olan IRD (Information Research Department-Enformasyon Araştırma Departmanı)’ın danışmanlığını yürütüyordu. Tabii bu “misyon”u karşılıksız değildi. Departman Koestler’in Gün Ortasında Karanlık’ını bastırıp 50 bin adet satın alarak dağıtmıştı. (Saunders, ss.36-37).
[7] Saunders, s.14.
[8] Sarah Miller Harris, The CIA and the Congress for Cultural Freedom in the Early Cold War. The limits of making common cause. Routledge, 2016, s.1.
[9] Konferansın katılımcıları arasında ABD’den James T. Farrell, Tennessee Williams, aktör Robert Montgomery, Amerikan Atom Enerjisi Komisyonu başkanı David Lilienthal, New Leader editörü Sol Levitas,
Carson McCullers, Pittsburgh Courier’nin siyahi editörü George Schuyler, siyahi gazeteci Max Yergan ve Nobel ödüllü genetik bilimci Herman Muller bulunuyordu. İngiltere heyeti Hugh Trevor-Roper, Julian Amery, A. J. Ayer, Herbert Read, Harold Davis, Christopher Hollis, Peter de Mendelsshon’dan oluşmaktaydı. Fransız heyetinde, Raymond Aron, David Rousset, Remy Roure, Andre Philip, Claude Mauriac, Andre Malraux, Jules Romains, Georges Altman vardı. İtalyan antikomünizmini de Guido Piovene, Altiero Spinelli, Franco
Lombardi, Muzzio Mazzochi, ve Bonaventura Tecchi temsil etmekteydi. Konferansın organizasyonunda ise, siyaset kuramcısı James Burnham, besteci Nicolas Nabokov, Michael Josselson, gazeteci Melvin Lasky, Arthur Koestler, sendikacı Irving Brown ve Ignazio Silone vardı. (Saunders, s.46).
[10] Michael Warner, “Origins of the Congress for Cultural Freedom, 1949-1959” (https://www.cia.gov/resources/csi/static/origins-congress-cultural-freedom.pdf)
[11] Saunders, s.70.
[12] Bkz. Saunders, ss.70-73.
[13] Wikipedia, “Congress for Cultural Freedom”, https://en.wikipedia.org/wiki/Congress_for_Cultural_Freedom
[14] Gabriel Rockhill, The Intellectual World War, Who Paid The Pipers of Western Marxism, Monthly Review Press, 2025.
[15] Rockhill, ss.48-49.
[16] Rockhill, s.42.
[17] Rockhill, ss.43-44.
[18] Rockhill, ss.35-36
[19] Rockhill, s.36.
[20] Rockhill, s.36.
[21] Rockhill, s.39
[22] Rockhill, s.40.
[23] Rockhill, s.40.
[24] Rockhill, s.44.
[25] Gabriel Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anticommunism”, https://thephilosophicalsalon.com/the-cia-the-frankfurt-schools-anti-c...
[26] Akt.: Marie-Josée Levallée, “October and the Prospects for Revolution: The Views of Arendt, Adorno, and Marcuse,” The Russian Revolution as Ideal and Practice: Failures, Legacies, and the Future of Revolution, der. Thomas Telios vd. (Cham, Switzerland: Palgrave Macmillan, 2020: 173.)
[27] FBI’ın Adorno dosyası, https://vault.fbi.gov/theodor-adorno/theodor-adorno-part-01-of-01/view (https://vault.fbi.gov/theodor-adorno/theodor-adorno-part-01-of-01/view)
[28] Gabriel Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anticommunism”
[29] Gabriel Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anticommunism”
[30] Max Horkheimer, “The Authoritarian State,” Telos 15 (Bahar 1973): 16.
[31] Theodor Adorno, Critical Models: Interventions and Catchwords, New York: Columbia University Press, 2005: 94.
[32] “Bence Vietnam ya da Biafra’da olup bitenler yüzünden, öğrenci eylemlerine katılmadan hayatına devam edemeyeceğini düşünerek kendini aldatıyorsun. Eğer gerçekten de tepkin buysa, o zaman yalnızca napalm bombalarının dehşetini protesto etmekle kalmamalı, aynı zamanda Vietkongların sürdüregeldiği tarifi zor Çin-tipi işkenceler hakkında da bir şeyler söylemelisin.” (Adorno ve Marcuse, “Correspondance on the German Student Movement, New Left Review, sayı 299, Ocak-Şubat 1999.)
[33] “NATO, Televizyon ve Sinema Yapımcılarıyla Gizli Toplantılar Yapıyor,” Evrensel, 4 Mayıs 2026, s.6.