"İnsan doğru bildiğini,
aksi ispat edilinceye kadar
her zaman ve her yerde savunmalıdır."[1]
"Türk akademisi ve düşünce dünyası içerisinde İsmail Beşikçi'nin yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?" diye soruyor, yurtdışında Beşikçi Hoca üzerine doktora tezi yazan bir genç arkadaş.
Ne yanıt vereyim? İsmail Beşikçi'nin "Türk akademisi" içinde yeri yok ki! Bu da hiç yüksünülecek bir şey değil. Gerçekten de, neredeyse bütün tarihi boyunca "devletinin yanında durmayı" en büyük vazife bellemiş, pozisyonunu her seferinde yön değiştiren siyaset rüzgârına bakarak saptamış, kâh ırkçı/ Turancılığın, kâh Kemalist laikliğin, kâh cemaat/ tarikatların sultasına girmiş, en değerli unsurlarını "yukarıdan gelen buyruk" üzerine bir gecede bünyesinden atıp, mahkeme kapılarında sürünmelerini ihbarcılıkla desteklemiş, en vasat/ mediyokratik, en "evet efendim"ci elemanları her daim baş tacı etmiş, bünyesindeki cinsel taciz, intihâl gibi etik suçlara karşı gıkını çıkarmayan bir kurumun "içerisinde" olmak, matah bir şey mi?
Ya "Türk düşünce dünyası"ndaki yeri? ... "Düşünce insanı" ya da daha doğru bir deyişle "aydın" olmayı her zaman sınırları içinde doğduğu ve yurttaşlık bağlarıyla bağlı olduğu "devletin/ulusun sınırlarını aşan bir ufka sahip olmakla özdeş görürüm oldum olası... Bu nedenledir ki, Beşikçi'yi "Türk düşünce dünyası"nın içinde de görmüyorum. "Bir Türk mütefekkiri olarak İsmail Beşikçi" gibi bir etiketin ne denli absürd olacağını düşünebiliyor musunuz?
Ama hemen belirteyim, tam da bu "dışında olma" hâli nedeniyle Beşikçi bir aydındır, hem de iyi bir aydın. O, Kürtlerin dışında hiç kimsenin "Kürt" sözcüğünü telaffuz etmeye cesaret edemediği, ya da böyle bir kendiliğin varlığından haberdar dahi olmadığı netameli yıllarda, "Kürtler vardır; onlar Türklerden farklı bir kimlik, ayrı bir ulustur ve Türk devletinin kasıtlı ihmali, ayırımcılığı, ırkçılığı nedeniyle ezilmekte, sömürülmektedirler," diyebilmiş ve bunun bedelini yaşamının 17 yılını hapishanelerde geçirmekle ödemesine karşın duruşundan bir adım geri atmamış, katışıksız bir aydındır.
Kuşku yok ki "aydın"ın adının önüne illa ki bir akademik titr, ne bileyim, Prof. Dr., Doç. Dr. (daha da kötüsü "Ord. Prof. Dr.") unvanı takılı olması gerekmez. Bu coğrafyada aydınların Akademia ile barışık olmadığını vurgulamıştım... Çünkü Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin tarihini göz önünde bulundurduğunuzda [yalnızca AKP iktidarı süresince 132 (kamu ve vakıf) üniversitenin kurulduğu unutulmamalı] belki oldukça sınırlı bir özerkliğin hayata geçirilebildiği 60'lı yıllar parantezi dışında üniversite neredeyse anti-entelektüel bir mekân! İsmail Beşikçi'nin, Fikret Başkaya'nın, Haluk Gerger'in, ya da "resmi görüş"e meydan okuyan, ters düşen, aykırı görüşler öne süren herhangi bir aydının Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin herhangi birinde, örneğin emekliliğini alacak kadar uzun bir süre barınması mümkün gözükmüyor. Bunun kanıtı, 1971 darbesi zemininde gerçekleşen "Balyoz Harekatı"yla üniversiteyle ilişkisi kesilen, tutuklanan akademisyenler, 1980 darbesinin 1402'likleri, AKP iktidarının "Barış Akademisyenleri"...
Tabii, sözünü ettiğim "Akademi"den dışlanmayı, bir "düşkünlük"tense bir onur payesi olarak görmek gerek... Bu bağlamda Beşikçi'ninki, hiç kuşku yok ki bir "entelektüel direniş pratiği"dir: yalnızca Akademi'ye karşı değil, aynı zamanda ve daha çok, Devlet'e ve "Resmi İdeoloji"ye karşı...
Çünkü Türkiye'de sosyal bilimler, kabul etmek gerekir ki daha ilk adımlarında bir "ulusal kuruluş" fikrine tabidir. Bu durum sosyal bilimlerin Le Play/ Durkheim paradigmalarının yörüngesine girdiği 19. yüzyıl sonlarından beri, böyledir: Osmanlı "çokulusluluğu"ndan, Türkçülüğe geçiş evresine denk düşer sosyal bilimlerin bu coğrafyaya girişi. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ise kendini homojen bir kendilik olarak "Türk ulusunun biçimlendirilmesi"ne adayacaktır. Üniversite özerklikten (ve dolayısıyla da bilimin "olmazsa olmaz"ı olan düşünce özgürlüğünden) o denli uzaktır ki, Darülfünun çıkartılan bir yasayla bir gecede kapatılır, ciddi bir tasfiyenin ardından yerine (dikkat: Maarif Vekaleti'ne tabi) İstanbul Üniversitesi açılır!
Böylesi koşullarda, "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle" söylemi, ancak üniversitelerde göreli bir özerkleşmenin yaşandığı ve sosyal bilimlerin "planlı kalkınma" hedefine koşulduğu 1960'lı yıllarda aşınmaya başlayacaktır: ama bu aşınma "sınıfların varlığının kabulü"nün ötesine geçemez. "Türk" kavramı bir tabudur, ancak ve ancak yüceltilmek, güzellenmek için telaffuz edilir, üzerinde düşünmek, yani "ulusun farklı ve müecanis olmayan unsurlardan meydana gelmiş olabileceğini düşünmek dahi yasaktır. "Ne mutlu Türküm diyene" dictum'unun mefhumu muhalifini "Veyl Türküm demeyene" olarak okumak gerekir - ki tüm bir üniversite camiası ve bir avuç sosyalistin dışında tüm okur-yazarlar taifesi bu okumayı yapmaktadır.
Beşikçi'nin önemi, gencecik bir araştırmacı olarak aralarına katıldığı Alikan aşireti mensuplarının farklı bir dilde konuştuğu, farklı kültürel örüntüler sergilediğine ilişkin gözlemlerini mantıksal sonucuna vardırması ve bunu dillendirmekten çekinmemesindedir. O zamanki adlandırılışıyla "Doğu Sorunu"nun -ki bu "sorun" bir geri kalmışlık/ geri bıraktırılmışlık, feodal kalıntılardan kurtulamamak olarak algılanmaktaydı- gerçekte bir "Kürt sorunu" olduğunu, T.C. devletinin Kürtlerde "ulusal uyanış"ın önüne geçmek üzere onları ayırımcılığa tabi tuttuğunu, bastırdığını ve feodalite koşullarına mahkûm kıldığını dile getirmekten çekinmemiştir. Araştırmasında vardığı sonuç budur, ve bilimsel ahlâkı, sonuçları nereye varırsa varsın, bunu yüksek sesle ifade etmekle yükümlendirmektedir onu... Bir başka deyişle, bu ülkede sosyal bilimler alanında "Kürt" sözcüğünü arkaik ya da folklorik bir öge olarak değil, ulusal bir realite olarak ilk dile getiren, O olmuştur.
Ondan sonrası... Ondan sonrası kıyamet... Israrı, direngenliği, tevazu ve sükûnetini hiç bozmayan inatçı vaz geçmezliği ile Beşikçi, devlet indinde önce bir "nefret nesnesi" olarak görülmüş, akademik çevrelerdeyse uzun bir süre inatla görmezden gelinmiştir. Üniversiteden kovulma, birbiri ardı sıra tutuklanmalar, baskılar, işkenceler... "Anne bak, kral çıplak" demekten alakoyamaz onu.. Ve bizatihi o ısrar, o direnç, o vaz geçmeyiş, sonunda Devleti "pes" ettirecek ve sekiz kez girip çıktığı, ömrünün toplam 17 yılını geçirdiği cezaevinden 1999'da tahliye edilecektir. Görüşlerinden ne polis ifadesinde ne de duruşmalar sırasında bir dirhem taviz vermeden... Mahpusa düşmeden önce ne söylüyorsa, içerideyken de, dışarı çıktıktan sonra da aynı şeyleri tekrar etmekten bir adım geri durmadan. Üstelik de bu sürenin büyük bölümünde yalnızdır... Adı (Kürt yurtsever çevreler dışında) pek telaffuz edilmez...
İsmail Beşikçi'ye sol çevrelerde daha yaygın bir şekilde sahip çıkılması, Kürt hareketinin 1990'lardaki yükselişiyle olanaklı hâle gelecektir. Bu hareket, aynı zamanda Kemalizm'in sol içerisinde daha yaygın bir biçimde sorgulanmasının kapısını açmıştır. Tabii bu gelişmede "Sınıf" paradigmasının hızla gerilediği postmodern dönemecin bu coğrafyada Kürt, kadın, İslâm, Alevî vb. kimlik eksenli vurguları düşünsel evrende öne çıkarmasının etkisini de göz ardı etmemek gerek. Özetle, Beşikçi'nin vazgeçmez, ödün vermez duruşu bir yandan Kemalizm'in sorgulanmasını tetiklerken, bir yandan da "zamanın ruhu" İsmail Beşikçi'ye yönelik daha "tahammüllü" bir ortamı sağlamıştır, diyebiliriz...
Geriye bakınca insan şunu düşünmeden edemiyor... Kuşkusuz ki İsmail Hoca bir sosyologdan ibaret değil. Onu Beşikçi yapan, sosyolojik araştırmalarından çok, ödün vermeyen etik pozisyonu ve entelektüel sorumluluğu... Resmi söylem "Kart-kurt-kürt"ten "Kürt kardeşlerimiz"e evrilmişse, bunu önemli ölçüde o pozisyon ve o sorumluluğa borçluyuz...
Bu bağlamda "Sarı Hoca"dan alınacak en önemli ders, bir araştırmacının, bir bilim insanının (ya da ne bileyim, bir sanatçının, bir gazetecinin vb.) "resmi ya da egemen ideoloji"nin (bu ikisinin farklı şeyler olabildiğini Türkiye deneyimi göstermektedir), devletin ve/veya hâkim sınıfların, ya da güç odaklarının empoze ettiklerinin dışında düşünebilme yetisine sahip çıkması gerektiğidir. Duruşuyla, ısrarıyla, gerektiğinde savunduklarına karşı da durabilmesiyle, Beşikçi bu dersi bu coğrafyada en iyi vermiş kişidir. Gördüklerimizi, araştırma evrenimize dahil ettiklerimizi resmi ve/ veya egemen ideolojinin, hatta daha genel bir dil kullanayım, "birilerinin" görmemizi istedikleriyle sınırlarsak, "elmalar düşer" vargısını tekrar etmekle sınırlı kalırız, sadece; "yerçekimi yasası"na asla ulaşamayız. Bu da vasatın içinde boğulmaktır. Beşikçi, olanca berraklığı, saydamlığı, yalınlığı ve o korkunç kararlılığıyla bizi vasatın dışına çağırıyor!
Muğla, 10 Şubat 2026.
N O T L A R
[1] İsmail Beşikçi, Bir Aydın Bir Örgüt ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap Yay., 1993.