Avrupa'da sağın yükselişi: Kapitalizmin krizi, sınıf mücadelesi ve ideolojik dönüşüm

Avrupa'da sağın yükselişi, yalnızca seçim sandıklarında ortaya çıkan bir oy değişimi olarak ele alındığında, yaşanan toplumsal dönüşümün yalnızca görünen yüzü kavranabilir. Son yıllarda farklı Avrupa ülkelerinde milliyetçi, muhafazakâr, göç karşıtı ve radikal sağ partilerin güç kazanması, kapitalist toplumun derinlerinde biriken çelişkilerin siyasal alana yansımasıdır. Fakat bu yansıma doğrudan ve kendiliğinden gerçekleşmemektedir. Ekonomik kriz toplumsal hoşnutsuzluğu büyütür; ancak bu hoşnutsuzluğun hangi sınıfa, hangi kuruma, hangi toplumsal kesime ya da hangi siyasal hedefe yöneltileceğini ekonomik kriz tek başına belirlemez. Burada belirleyici olan sınıf mücadelesinin ideolojik ve siyasal alanıdır.

Avrupa kapitalizmi uzun bir tarih boyunca yalnızca kendi içindeki üretim ilişkileri üzerinden şekillenmedi. Sömürgecilik, emperyalizm, dünya pazarının kuruluşu ve uluslararası işbölümü Avrupa sermayesinin birikim süreçlerinin önemli dayanaklarını oluşturdu. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte Avrupa'nın dünya ekonomisindeki üstünlüğü yalnızca teknolojik ve üretimsel kapasitesinden kaynaklanmadı; dünya ölçeğinde kurulmuş eşitsiz ekonomik ve siyasal ilişkiler de bu üstünlüğün maddi zeminini oluşturdu. Bu tarihsel birikim, Avrupa işçi sınıfının gelişimini de etkiledi. Avrupa'nın merkez ülkelerinde işçi sınıfının belirli kesimleri, dünya kapitalizminin eşitsiz yapısı içerisinde başka ülkelerdeki emekçilere kıyasla daha yüksek ücretlere, daha güçlü sosyal haklara ve daha örgütlü çalışma koşullarına ulaşabildi.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo bu tarihsel koşullar üzerinde yükseldi. Savaşın yıkımından çıkan Avrupa'da kapitalist üretimin yeniden örgütlenmesi, yüksek büyüme oranları, sanayileşmenin genişlemesi ve güçlü işçi hareketleri, sermaye ile emek arasındaki ilişkileri belirli bir uzlaşma zemini üzerinde yeniden biçimlendirdi. Sosyal güvenlik, kamusal sağlık ve eğitim, toplu sözleşme, sendikal haklar, iş güvencesi ve sosyal devlet uygulamaları işçi sınıfının uzun mücadelelerinin kazanımlarıydı. Bunlar sermayenin kendiliğinden verdiği tavizler değildi. Avrupa işçi sınıfının örgütlü gücü, sosyalist ve komünist hareketlerin varlığı, savaş sonrası siyasal dengeler ve kapitalizmin yüksek büyüme döneminin sağladığı ekonomik olanaklar bu düzenin oluşmasında birlikte rol oynadı.

Bu dönem aynı zamanda Avrupa kapitalizminin kendisini yeniden üretme biçiminin de bir parçasıydı. İşçi sınıfına verilen ekonomik ve sosyal tavizler, üretim sürecindeki sömürünün ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, kapitalist üretim ilişkileri varlığını sürdürürken, elde edilen artı değerin bir bölümü ücretler, sosyal haklar ve kamusal hizmetler aracılığıyla toplumun daha geniş kesimlerine aktarılıyordu. Sermaye birikimi devam ediyor, fakat sınıf mücadelesinin basıncı kapitalist düzenin işleyişine belirli sınırlar getiriyordu.

1970'lerden itibaren bu dengenin maddi temelleri aşınmaya başladı. Kâr oranlarındaki baskı, üretim maliyetleri, uluslararası rekabet, petrol krizleri, yeni teknolojiler ve dünya pazarının giderek bütünleşmesi sermayeyi üretimin yeniden yapılandırılmasına yöneltti. Sermaye açısından sorun yalnızca daha fazla üretmek değildi; üretimi daha düşük maliyetle gerçekleştirmek, emeğin pazarlık gücünü azaltmak ve sermayenin hareket alanını genişletmek giderek daha önemli hale geldi. Neoliberalizm tam da bu koşullar içerisinde şekillendi.

Özelleştirme, finansallaşma, sendikaların güç kaybetmesi, kamu hizmetlerinin piyasa ilişkilerine açılması, çalışma biçimlerinin esnekleştirilmesi ve sermayenin uluslararası hareketliliğinin önündeki engellerin kaldırılması birbirinden kopuk politikalar değildi. Bunların tümü kapitalist birikimin yeniden örgütlenmesinin parçalarıydı. Sermaye, savaş sonrası dönemin sınıfsal kazanımlarını kendi birikim ihtiyaçları açısından giderek daha fazla yük olarak görmeye başladı. Avrupa'da sosyal devletin gerilemesi bu nedenle yalnızca hükümetlerin ideolojik tercihleriyle açıklanamaz. Arkasında sermaye birikiminin yeniden yapılandırılması ve sınıf ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi vardı.

Bu dönüşüm Avrupa işçi sınıfının toplumsal yapısını da değiştirdi. Büyük fabrikalar küçüldü veya kapandı. Üretim farklı ülkelere taşındı. Sanayi bölgelerinin bir bölümü hizmet sektörüne dönüştü. Daimi istihdamın yerini geçici, taşeron, yarı zamanlı ve güvencesiz çalışma biçimleri aldı. Dijitalleşme ve otomasyon bazı işlerin ortadan kalkmasına, yeni işlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Platform ekonomisiyle birlikte işçi, çoğu zaman işçi olarak değil, bağımsız hizmet sağlayıcısı ya da bireysel girişimci olarak tanımlanmaya başladı.

Burada yalnızca istihdam biçimi değişmedi. İşçi sınıfının kendisini sınıf olarak deneyimlediği toplumsal çevre de parçalandı. Eski sanayi kentlerinde fabrika, yalnızca üretimin yapıldığı yer değildi. Fabrika çevresindeki mahalleler, sendikalar, işçi kulüpleri, dernekler, dayanışma ağları ve siyasal örgütlenmeler birbirini tamamlayan bir toplumsal hayat oluşturuyordu. İşçinin sınıfsal kimliği yalnızca ücret bordrosunda değil, günlük yaşamın bütününde yeniden üretiliyordu.

Fabrikanın kapanması bu nedenle yalnızca bir işyerinin kapanması değildi. Bir sınıf kültürünün, bir dayanışma biçiminin ve kolektif mücadele deneyiminin de çözülmesi anlamına geliyordu. İşsiz kalan ya da güvencesiz çalışan işçi yalnızca gelir kaybı yaşamıyordu; geleceğe ilişkin güven duygusunu, toplumsal statüsünü ve örgütlü bir bütünün parçası olma deneyimini de kaybediyordu. Sınıf ortadan kalkmadı; sınıfın kendisini sınıf olarak algılamasını sağlayan maddi ve örgütsel ilişkiler zayıfladı.

Bu ayrım belirleyicidir. İşçi sınıfının nesnel olarak var olması ile sınıf bilincinin gelişmesi aynı şey değildir. Kapitalizm altında emek gücünü satarak yaşayan insanların sayısı artabilir, hatta dünya ölçeğinde çok daha büyük bir işçi kitlesi ortaya çıkabilir. Buna rağmen bu kitlenin ortak çıkarlarının bilincine varması ve bu çıkarlar doğrultusunda örgütlenmesi kendiliğinden gerçekleşmez. Kapitalist toplum insanları üretim ilişkileri içerisinde birbirleriyle rekabete sokar. Her işçi işini korumaya, ücretini yükseltmeye, kendisini diğer işçilerden ayırmaya ve kendi bireysel geleceğini güvence altına almaya zorlanır. Sermayenin toplumsal gücü karşısında emekçilerin parçalı bireyler haline gelmesi, kapitalizmin gündelik işleyişinin kendisinden doğar.

Sağın yükselişi bu parçalanmışlığın üzerine oturuyor. Sağ, işçilerin yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunları ortadan kaldırmıyor; bu sorunların nedenlerini ve hedeflerini yeniden tanımlıyor. Ücretlerin düşmesi, konut maliyetlerinin yükselmesi, güvencesizlik, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, sanayinin gerilemesi ve geleceğe ilişkin belirsizlik gerçek sorunlardır. Fakat bu sorunların kaynağı sermaye ile emek arasındaki ilişki olmaktan çıkarıldığında, öfkenin yönü de değişir. Sermaye görünmez hale gelirken göçmen görünür hale gelir. Sınıfsal eşitsizliğin yerini kültürel farklılık alır. Sömürünün yerini rekabet alır. Eşitsizliğin yerini aidiyet fikri doldurur.

Böylece aynı maddi sorun farklı bir ideolojik çerçevede anlamlandırılır. İşçi "neden ücretim düşüyor?" sorusuna sermayenin üretim ve bölüşüm politikaları üzerinden değil, "neden başkaları benim işime geliyor?" üzerinden cevap vermeye başladığında sınıfsal çelişki yatay bir rekabete dönüştürülmüş olur. Sermaye ile emek arasındaki dikey ilişki görünmezleşir; emekçilerin kendi aralarındaki rekabet öne çıkar.

Göç meselesi bu noktada özel bir önem kazanıyor. Göçmen işçiler de kapitalist emek piyasasının parçasıdır ve çoğu zaman daha düşük ücretlere, daha güvencesiz çalışma koşullarına ve daha zayıf sosyal haklara sahip kesimler arasında yer alırlar. Sermaye açısından bu durum, emeğin daha düşük maliyetle kullanılabilmesi anlamına gelebilir. Yerli işçi açısından ise ücretlerin ve çalışma koşullarının baskılanması gerçek bir maddi sorun olarak yaşanabilir. Bu çelişkiyi yalnızca "ırkçılık" ya da "yabancı düşmanlığı" kavramlarıyla açıklamak yetersiz kalır. Çünkü ortada sermayenin emek piyasasını düzenleme biçiminden kaynaklanan somut bir sınıfsal ilişki vardır.

Fakat sağ ideoloji tam da bu maddi çelişkiyi farklı bir yere taşır. Yerli işçi ile göçmen işçiyi aynı kapitalist emek piyasasının iki farklı unsuru olarak görmek yerine onları birbirlerinin rakibi haline getirir. Böylece sermayenin emek üzerindeki pazarlık gücü görünmezleşir. Bölünmüş emek, pazarlık gücünü kaybeder. Kapitalist açısından bu bölünme ekonomik bir avantaj sağlarken, sağ siyaset bunu ulusal kimlik ve güvenlik söylemi üzerinden siyasal bir programa dönüştürür.

Burada küçük burjuvazinin konumunu da gözden kaçırmamak gerekir. Küçük işletme sahipleri, esnaf, bağımsız çalışanlar, küçük çiftçiler ve kendi emeğiyle ayakta kalmaya çalışan kesimler kapitalist yoğunlaşmadan doğrudan etkilenmektedir. Büyük sermaye karşısında ekonomik olarak zayıflarken aynı zamanda proletaryalaşma korkusu taşırlar. Bir taraftan sermayenin baskısını hissederken diğer taraftan işçi sınıfının bir parçası haline gelmek istemezler. Bu ikili konum, milliyetçi ve muhafazakâr ideolojilere açık bir toplumsal zemin yaratabilir. Sağ, bu kesimlere yalnızca ekonomik bir program değil, statülerini koruyabilecekleri bir toplumsal kimlik de sunar.

Avrupa'daki dönüşümün bir başka önemli boyutu sosyal demokrasinin geçirdiği değişimdir. Savaş sonrası dönemde işçi sınıfının örgütlü gücüyle yakın bağlar kurmuş olan sosyal demokrat partiler, neoliberal dönüşüm karşısında giderek piyasa mekanizmalarıyla daha fazla uyumlu hale geldiler. Özelleştirmeler, esnek çalışma, mali disiplin ve rekabet politikaları farklı ölçülerde sosyal demokrat hükümetlerin de uyguladığı politikalar haline geldi. İşçi sınıfının bir bölümü için bu süreç, sağ ile merkez sol arasındaki ekonomik farkların daraldığı duygusunu güçlendirdi.

Bu durum sağın önünü yalnızca seçim aritmetiği açısından açmadı. Daha derin bir siyasal sonuç doğurdu. İşçi sınıfının önemli bir bölümü kendisini temsil ettiğini söyleyen geleneksel sol partilerin artık kendi yaşam koşullarını değiştirecek bir programa sahip olmadığı düşüncesine yöneldi. Solun sistem içerisindeki konumu güçlendikçe, işçinin gözünde sistem karşıtı söylemin başka bir adresi ortaya çıktı. Sağ partiler böylece geçmişte sermayenin temsilcisi olarak görülmüş olmalarına rağmen, kendilerini "düzen karşıtı", "elitlere karşı", "Brüksel'e karşı", "bürokrasiye karşı" veya "halkın sesi" olarak sunabildiler.

Bu söylemin çelişkisi açıktır. Kapitalist mülkiyet ilişkileri korunurken kapitalizmin yarattığı toplumsal sorunlara kapitalizmin kendisi dışında sorumlular bulunur. Fakat ideolojinin gücü zaten burada ortaya çıkar. İdeoloji gerçek sorunları ortadan kaldırmak zorunda değildir. Gerçek sorunları koruyup onların nedenlerini değiştirebilir. İşsizliği ortadan kaldırmadan işsizliğin sorumlusunu göçmen ilan edebilir. Konut krizini çözmeden sorunu yabancılara bağlayabilir. Sağlık hizmetlerindeki bozulmayı tersine çevirmeden bunu kamu kaynaklarının "başkalarına" aktarılması şeklinde sunabilir. Ücretlerin baskılanmasını sermaye birikimiyle ilişkilendirmek yerine işçileri birbirleriyle rekabete sokabilir.

Bu nedenle Avrupa'da işçi sınıfının belirli kesimlerinin sağa yönelmesi, işçilerin bir anda sermaye yanlısı hale gelmesi biçiminde açıklanamaz. İşçi kendi yaşamındaki somut kayıplara bir açıklama arıyor. Kendisine sunulan açıklama sınıfsal değilse, başka bir ideolojik açıklama boşluğu dolduruyor. Sağ bu boşluğu çoğu zaman ulus, sınır, göç, güvenlik, aile, kültür ve gelenek üzerinden dolduruyor. İşçinin yaşadığı güvencesizlik gerçek kalıyor; fakat güvencesizliğin toplumsal kaynağı değiştiriliyor.

2008 kapitalist krizi bu süreci daha da görünür hale getirdi. Finansal sistemin çöküşüyle başlayan kriz, geniş emekçi kitlelerin yaşam koşullarını etkiledi. Bankalar ve büyük şirketler kurtarılırken krizin maliyetinin toplumun geniş kesimlerine yüklenmesi, kapitalist sistemin adaletine ilişkin sorgulamaları büyüttü. Ancak ekonomik kriz otomatik olarak sol bir bilinç yaratmadı. Çünkü kriz, kendiliğinden bir siyasal yön üretmez. Krizin yarattığı öfkenin hangi sınıf perspektifiyle açıklanacağı, hangi örgütler tarafından örgütleneceği ve hangi siyasal hedeflere yöneltileceği sınıf mücadelesinin sonucudur.

Avrupa'da sağın önemli bir başarısı, bu öfkeye hazır bir siyasal dil sunabilmesidir. İşçinin karşısına karmaşık ekonomik ilişkilerin bütününü açıklayan bir sınıf çözümlemesiyle değil, anlaşılması kolay düşman imgeleriyle çıkılır. Göçmen, Brüksel bürokratı, küreselci elit, liberal kültür, "yabancı", siyasi sınıf veya ulusal egemenliği tehdit ettiği ileri sürülen dış güçler bu dilin farklı unsurları haline gelir. Kapitalizmin soyut ve karmaşık ilişkileri karşısında somut bir düşman gösterilir. Böylece ekonomik öfke siyasal olarak daha kolay örgütlenebilir hale gelir.

Burada "popülizm" kavramını yalnızca bir söylem tekniği olarak görmek de yeterli değildir. "Halk" ile "elit" arasındaki karşıtlık, sınıf karşıtlığının yerini alabilecek bir siyasal çerçeve oluşturabilir. Kapitalist toplumdaki sınıfsal ayrımlar tek bir "halk" kategorisi içerisinde eritilir. İşçi ile sermayedar aynı ulusal topluluğun üyeleri olarak gösterilirken, gerçek sınıfsal karşıtlık kültürel ve siyasal bir dış düşmana aktarılır. Böylece işçinin sermayeyle olan ilişkisi geri plana itilir.

Avrupa Birliği de bu çerçevede sağ siyasetin önemli hedeflerinden biri haline geldi. Avrupa bütünleşmesi sermaye hareketlerinin ve ortak pazarın gelişmesine hizmet eden ekonomik ve siyasal bir yapı oluştururken, aynı zamanda ulusal devletlerin bazı ekonomik ve siyasal araçlarını sınırlayan bir kurumsal çerçeve yarattı. Bunun sonuçları ülkeler ve sınıflar açısından eşit olmadı. Sermayenin farklı kesimleri, ulusal devletler ve emekçiler bu süreçten farklı biçimlerde etkilendi. Sağ ise bu karmaşık sınıfsal ve ekonomik ilişkileri çoğu zaman "ulusal egemenliğin Brüksel tarafından gasp edilmesi" biçiminde sadeleştirerek siyasal bir karşıtlık kurdu.

Son yıllarda Avrupa kapitalizminin karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca neoliberalizmin iç çelişkileriyle de sınırlı değil. Çin'in ekonomik yükselişi, ABD ile Avrupa arasındaki ekonomik ve stratejik ilişkiler, Rusya ile yaşanan çatışma, enerji güvenliği, tedarik zincirleri, savunma harcamaları ve teknolojik rekabet Avrupa devletlerini yeniden stratejik müdahalelere yöneltiyor. Devletin ekonomik alandan tamamen çekileceği yönündeki neoliberal vaatlerin yerini, stratejik sektörleri koruyan, üretim kapasitesini yeniden kurmaya çalışan ve ekonomik güvenliği ulusal güvenlikle birleştiren politikalar alıyor.

Bu gelişme sağın yükselişine yeni bir ideolojik alan açıyor. "Ulusal ekonomi", "yerli üretim", "stratejik bağımsızlık", "sınır güvenliği" ve "ekonomik güvenlik" gibi kavramlar artık yalnızca geleneksel muhafazakâr çevrelerin değil, daha geniş siyasal kesimlerin gündemine giriyor. Ancak devletin ekonomiye yeniden müdahale etmesi kendi başına sermaye karşıtı bir dönüşüm anlamına gelmez. Devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin dışında duran tarafsız bir güç değildir. Sermaye birikiminin kriz dönemlerinde düzenlenmesi, stratejik sektörlerin korunması, işgücünün yeniden üretiminin sağlanması ve toplumsal çatışmaların denetlenmesi devletin kapitalist toplumdaki işlevleri arasındadır.

Bu nedenle Avrupa'da sağın yükselişini yalnızca kültürel muhafazakârlığın geri dönüşü olarak değerlendirmek eksik kalır. Kültürel çatışmalar gerçektir; ancak bunların hangi toplumsal zeminde güç kazandığını görmek gerekir. Ekonomik güvencesizlik, toplumsal hareketliliğin azalması, statü kaybı, bölgesel eşitsizlikler, kuşaklar arasındaki farklılıklar ve siyasal temsil krizleri kültürel çatışmalarla iç içe geçmektedir. Ekonomik ve kültürel olan birbirinden kopuk iki alan değildir. Kapitalist toplumdaki sınıfsal ilişkiler, insanların kendilerini toplum içerisinde nasıl konumlandırdıklarını ve geleceği nasıl algıladıklarını da belirler.

Bu noktada Avrupa işçi sınıfının sağa yönelişini yalnızca "yanlış bilinç" kavramıyla açıklamak da yeterli değildir. Böyle bir açıklama, işçinin neden öfkelendiğini anlamadan yalnızca neden yanlış yere baktığını söylemiş olur. Oysa işçinin yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunlar gerçektir. Fabrikanın kapanması, ücretin düşmesi, kiraların yükselmesi, sosyal hizmetlerin gerilemesi, güvencesiz çalışma, geleceksizlik ve toplumsal statü kaybı soyut ideolojik yanılsamalar değildir. Bunlar kapitalist dönüşümün gerçek sonuçlarıdır.

Sorun, bu gerçekliğin hangi bütünlük içerisinde anlamlandırıldığıdır. İşçi kendi yaşamındaki bozulmayı kapitalist üretim ilişkileriyle ilişkilendirebildiğinde sınıfsal bir bilinç zemini ortaya çıkar. Aynı bozulma göçmene, başka bölgeden gelen işçiye, farklı kültüre, Avrupa Birliği'ne veya başka bir toplumsal kesime bağlandığında ise sınıf ilişkisi görünmezleşir. Sağ ideoloji burada yalnızca bir propaganda faaliyeti yürütmez; kapitalist toplumun gündelik deneyimlerinden hareket ederek farklı bir toplumsal bilinç biçimi üretir.

Kapitalizmin önemli bir ideolojik başarısı, insanları kendi toplumsal ilişkilerinin nedenlerini çoğu zaman bu ilişkilerin yüzeyinde aramaya yöneltmesidir. İşçi işverenle karşı karşıya olduğunda ortada somut bir sınıfsal ilişki vardır. Fakat işçi işini başka bir işçiyle paylaşmak zorunda kaldığında rekabet doğrudan görünür hale gelir. Üretimin arkasındaki sermaye ilişkisi soyutlaşırken, aynı işi isteyen iki insan arasındaki rekabet somutlaşır. Sağ ideoloji bu somutluğu kullanır. Sermayenin soyut gücü karşısında işçiye somut bir rakip gösterir.

Böylece sınıf mücadelesinin konusu değişmiş olur. İşçi ile sermaye arasındaki mücadele yerine yerli ile yabancı, merkez ile çevre, geleneksel ile modern, ulusal ile küresel, "biz" ile "onlar" arasındaki karşıtlıklar öne çıkar. Bu karşıtlıkların bazıları toplumdaki gerçek farklılıklara dayanabilir. Fakat bunların sınıfsal çelişkinin yerine geçirilmesi, kapitalist düzenin temel ilişkilerini görünmezleştirir.

Avrupa'daki sağın yükselişi bu nedenle yalnızca sağ partilerin başarısı olarak değil, kapitalizmin yarattığı sınıfsal çelişkilerin nasıl ideolojik olarak yeniden düzenlendiği üzerinden okunmalıdır. İşçi sınıfı ortadan kalkmamıştır. Kapitalist üretim ilişkileri de ortadan kalkmamıştır. Artı değer üretimi, ücretli emek, sermaye birikimi ve emek gücünün metalaşması kapitalist toplumun temel ilişkileri olmaya devam etmektedir. Değişen, bu ilişkilerin toplumsal bilinçte nasıl göründüğü ve siyasal olarak nasıl ifade edildiğidir.

Bugün Avrupa'nın birçok bölgesinde işçi sınıfının önemli bir bölümü kendisini geçmişte olduğu gibi büyük sanayi merkezlerinin kolektif gücü içerisinde görmüyor. İşçi daha yalnız, daha güvencesiz ve daha rekabetçi bir çalışma düzeninin içine itilmiş durumda. Bu yalnızlaşma siyasal alanda da karşılığını buluyor. Kolektif örgütlenmenin zayıfladığı yerde bireysel kurtuluş arayışları güçleniyor. Bireysel kurtuluşun sınırları kapitalizm tarafından belirlendiği halde, siyasal söylem çoğu zaman bunu bireysel başarı veya başarısızlık meselesi olarak sunuyor. Sağ ise bu bireysel güvensizliği ulusal aidiyet üzerinden kolektif bir kimliğe dönüştürüyor.

Bu nedenle sağın yükselişi, yalnızca sağın gücünden değil, sınıf mücadelesindeki boşluklardan da besleniyor. İşçi sınıfının örgütlü gücü gerilediğinde onun toplumsal öfkesini başka siyasal güçlerin örgütlemesi şaşırtıcı değildir. Siyasal boşluk uzun süre boş kalmaz. Bir sınıf kendi çıkarlarını örgütlü ve bilinçli biçimde ifade edemediğinde, onun içinde bulunduğu toplumsal çelişkiler başka sınıfların ve siyasal hareketlerin ideolojik müdahalesine açık hale gelir.

Avrupa'da sağın yükselişinin bugün kazandığı anlam burada ortaya çıkıyor. Kapitalizmin krizleri derinleşirken toplumsal öfke büyüyor. Fakat öfkenin büyümesi tek başına sınıfsal bir yönelim yaratmıyor. Öfkenin hangi toplumsal ilişkiyi hedef alacağı, hangi örgütlenme biçimine dönüşeceği ve hangi siyasal programla birleşeceği belirleyici hale geliyor. Sağ, bu öfkeye milliyetçi, muhafazakâr, güvenlikçi ve dışlayıcı bir dil kazandırıyor. Sermaye ile emek arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmadan onu başka karşıtlıkların içerisinde eritiyor.

Buradan çıkan sonuç, Avrupa işçi sınıfının neden sağa yöneldiğini yalnızca seçim sonuçlarına bakarak açıklamanın mümkün olmadığıdır. Bu yöneliş, onlarca yıl içerisinde biriken ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin ürünüdür. Sanayisizleşme, neoliberal yeniden yapılanma, sendikal gücün gerilemesi, sosyal demokrasinin dönüşümü, göçmen emeğiyle kurulan rekabet ilişkileri, küçük burjuvazinin sıkışması, 2008 krizinin yarattığı güvensizlik ve kapitalist dünyanın yeniden emperyalist rekabet koşullarına sürüklenmesi aynı tarihsel sürecin farklı görünümleridir.

Bu tablo içerisinde işçi sınıfının sağa yönelmesi kaçınılmaz bir tarihsel sonuç olarak da görülemez. Kapitalist toplumdaki çelişkiler herhangi bir siyasal yönü kendiliğinden üretmez. Aynı ekonomik kriz, farklı dönemlerde ve farklı ülkelerde farklı sınıfsal hareketlerin gelişmesine yol açabilir. Belirleyici olan, toplumsal çelişkilerin hangi siyasal örgütlenme ve ideolojik mücadele içerisinde anlamlandırıldığıdır.

Bugün Avrupa'daki temel çatışma alanlarından biri de tam burada kuruluyor. Sermayenin yarattığı krizin bedelini kimin ödeyeceği ve bu krizin öfkesinin kime yöneltileceği üzerine bir mücadele yaşanıyor. Sağ, emekçilerin gerçek kayıplarını inkâr ederek değil, bu kayıplara başka nedenler göstererek güç kazanıyor. İşçi sınıfının yeniden sınıfsal bir özne haline gelmesi ise yalnızca ekonomik taleplerin sıralanmasına değil, bu taleplerin arkasındaki üretim ve mülkiyet ilişkilerinin görünür hale getirilmesine bağlı.

Kapitalizmin ürettiği öfke kendiliğinden devrimci değildir. Fakat kendiliğinden gerici de değildir. Öfkenin hangi sınıfsal bilinç biçimine dönüşeceğini belirleyen, toplumsal mücadele içerisinde ortaya çıkan siyasal güçlerdir. Avrupa'da sağın yükselişini anlamak, bu nedenle sağın propaganda yöntemlerinden daha fazlasını anlamayı gerektiriyor. Kapitalizmin kendi çelişkilerini nasıl ürettiğini, işçi sınıfını nasıl parçaladığını, eski örgütlenme biçimlerini nasıl aşındırdığını ve ortaya çıkan boşluğu hangi ideolojilerin doldurduğunu görmek gerekiyor.

Sınıf ortadan kalkmadı. Sermaye ile emek arasındaki karşıtlık da ortadan kalkmadı. Değişen, bu karşıtlığın toplumsal yaşamda görünme ve siyasal alanda ifade edilme biçimidir. Avrupa'da sağın yükselişi, bu nedenle kapitalizmin sınıfsızlaşmasının değil, sınıf çelişkilerinin başka ideolojik biçimler altında yeniden düzenlenmesinin göstergesidir. İşçi sınıfının geleceği de bu çelişkilerin varlığından çok, onları hangi bilinç, hangi örgütlenme ve hangi mücadele biçiminin kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda yeniden kuracağıyla belirlenecektir.