AGHET

Lütfen gözlerinizi kapatın ve „nisan“ deyin. Aklınıza ne geldi? Ben gözlerimi kapatıp nisan dediğimde aklıma ilk gelen bir ağaç, ağacın dalında beyaz tomurcuklanmış çiçekler, yeni filizlenmiş yapraklar var. Taze yeşili bilir misiniz? Tam da o renk işte…!!

Bi de düşünün ki nisan'ın sonu gelmiş, mayıs yaklaşmakta… Köyde yaşayanlar bilirler, koyunlar o tarihlerde kuzular. Yeni doğmuş kuzuların kokusu mis gibi taze havaya karışır. Nisan sonu, mayıs başı doğa nasıl da canlanır değil mi? Toprak, bulut, yağmur… Hepsi güneşin çocukları sanki. Aslında biz de… Yani insan da güneşin çocuğu sayılır. Öyle değil mi? Kuşlar, koyunlar, oğlaklar, kuzular, kurtlar, yılanlar, çıyanlar, börtü-böcek-kelebek, çiçekler, ağaçtaki tomurcuklar, yapraklar, güldeki dikenler, çalılar ve daha sayamayacağımız bir sürü şey gibi… İnsan da güneşin öz bi çocuğu sayılır aslında…

Peki insan güneşin öz bi çocuğuyken başka bi kardeşi tarafından zorla yuvasından çıkarılıp apar topar ölüme yollanırsa ne olur? Diyelim ki 24 Nisan 1915…

„Babam derdi ki; bizim köyde kesim, koyunlar kuzulamıştı o zaman başladı.“ diyor röportaj yaptığım Manuk Usta. Kesim dediğinin doğayla ilgisi bu şekilde. Nedir kesim?

Aghet!!!! Aghet!!!! Aghet!!!! Aghet!!!! Aghet!!!! Aghet!!! Aghet!!!

Afet-Felaket

Aghet Ermenice afet-felaket demek. Afet-felaket dediğin doğadan gelir. Deprem, sel, fırtına, yanardağ patlaması, toprak kayması…vb. gibi. Ama 24 Nisan 1915 ve sonrasında Ermeniler´in başına gelen doğadan gelmedi. Hayır, Allah'tan da gelmedi. Şimdi şu 24 Nisan sabahı şu kelimeyi yazarken yeniden okuduklarımı, dinlediklerimi, yazdıklarımı, izlediklerimi gözden geçirip anlamaya çalışıyorum. Kafamda dönüp duran bir soruya cevap arıyorum;

Ermeniler yaşadıkları katliama neden Aghet dediler?

Aghet adlı belgesel bir film 2010´da „Deutscher Fernsehpreis“ 2011´de ise Grimme-Preis alma hakkını kazandı. Sidneyli rejisör Eric Friedler tarafından çekilmiş bir film bu. Filmde tamamen birinci el kaynaklara dayanan raporlarla İttihat ve Terakki iktidarı döneminde yaşanan katliam anlatılıyor. Güvenilirliği ispatlanmış kaynaklara göre 24 Nisan 1915´te İstanbul´da toplam 235 Ermeni aydın, yazar ve sanatçı tutuklanarak ölüme gönderilmiş. Tabi 24 Nisan bir başlangıç. O günü takip eden günlerde 2345 aydın, yazar ve sanatçı daha tutuklanmış. Ardından sadece İstanbul değil, Anadolu´nun hemen her bölgesinde Ermeniler´e yönelik bir kırım, sürgün ve katliam politikası başlamış. Korku. Hayatta kalabilme telaşı. Emeğiyle geçinen sıradan insanlar, evlerini, köylerini, işlerini, şehirlerini, mallarını, mülklerini bırakıp yollara düşmek zorunda kalmışlar. Adı ister sürgün, ister tehcir, ister soykırım olsun, sonuçta iki milyona yakın insan, başka bir grup insan kardeşi tarafından sürülmüş, eziyet görmüş, yok edilmiş. Beklemediği halde, durup dururken, sırf Ermeni oldukları için kapıları çalınmış ve yüzyıllardan beri yaşadıkları köylerini terketmeleri istenmiş.

Kapıyı kimler çalıyor?

Krikor Ceyhan Ermeni bir yazar. Babasının yaşadığı o günleri „Kapıyı Kimler Çalıyor?“ adlı kitabında roman tekniğiyle kaleme almış. Burada bir ailenin başka ailelerle birlikte düştüğü sürgün yollarında hayatta kalabilme mücadelesi anlatılıyor. Bu kitabı okurken satır aralarında insan-mekan-toprak-doğa kimlik ilişkisini anlamaya çalıştım. Dağlar, taşlar, ağaçlar, yani doğanın her parçası insana bir tür sığınak gibi geldi. Eli silahlı insan kardeşinin zulmüne karşılık Ermeniler doğadaki her imkanı kullanıp hayatta kalmaya çalışmışlar. Ama büyük çoğunluğu(1,5 Milyon insan) yollarda ölmüş, ölüme terkedilmiş ya da öldürülmüş.

Peki nerede olmuş bu katliam?

-„Gavur“ denilerek ayrıma uğrayan Ermeniler´in yüzyıllardan beri yaşadığı köylerde, şehirlerde, mahallelerde.

Gavur Mahallesi

Çok ilginç, ama yine Ermeni yazar Mıgırdic Margosyan´ın „Gavur Mahallesi“ adlı kitabında da insan ve doğa ilişkisine rastlıyoruz. Aynı adı taşıyan belgesel film, Margosyan´ın çocukken babasından dinlediği leylek hikayesiyle başlıyor mesela. Bu hikayede leylek yuvasına yaklaşan çocuğun alnında iz bırakarak, ona unutamayacağı bir ders veriyor. Yani leylek leylekken yuvasına el uzatıldığında yavrularını savunuyor, savunma hakkına sahip. Oysa leyleğin yuvasına yaklaşan çocuğun kendi yuvası yok. Yuvası öteki insan kardeşleri tarafından yıkılmış. Bilmediği yerlerde, anasız-babasız, yabancı insanların insafına kalmış bir halde gezip duran küçük bir Ermeni yetimi bu. Mıgırdic Margosyan'ın babası Sıke. Sıke de hayatta kalan diğer Ermeni yetimleri gibi her taşın altına bir hatıra saklayarak büyümüş. Tabi sünnet edilip müslümanlaşmak şartıyla.

Her taşın altında bir hatıra...“

„Her taşın altında bir hatıra...“ benim 2014´te yayınlanan kitabım. Bu kitabı yazarken, bana babası ve dedesinin 1915´te nasıl hayatta kalmayı başardığını anlatan Manuk Usta´ya şunu sormuştum. „Peki haftalarca dağlarda-ormanlarda ölümden kaçan bu insanlar ne yemişler ne içmişler?“ diye… Manuk Usta hiç düşünmeden cevap vermişti. „Köylü adam dağın-ormanın içinde hiç kendini aç bırakır mı? Yiyecek ne bulduysa yemişler işte… Yeter ki eli silahlı jandarmaya ya da kendini ihbar edecek vicdansız bir köylüye rastlamasın“ Bu cevap beni ister istemez ürpertmişti. Bir grup insanın başka bir grup insandan kaçtığını düşünün. İnsan avı… „İnsan avı tabiatımızda mı , yoksa bizi tabiatımızdan uzaklaştıran başka bir şey mi?

İnsanın Tabiatı

Lütfen gözlerinizi yeniden kapatın ve en başta nisan deyince gözünüzde canlanan bahar resmini hatırlayın. Şimdi o resme bir de türkü söyleyerek kapıda kızının saçlarını tarayan bir anne ekleyin. Sonra minicik ayaklarıyla düşe-kalka neşe içinde tavukların peşinden koşan bir bebeği düşünün… Ne güzel değil mi? Ne kadar doğal bir harmoni… Bu harmonide artık sizin için kadının türküyü hangi dilde söylediğinin bir önemi var mı? Ya da bebeğin ayak izlerine bakıp, „Bu Türk'ün ayak izi değil!“ diye itiraz etmeniz mümkün mü? İnsan etnik kimliği ya da inandığı dini ne olursa olsun yine de insan değil mi?

„Ölen ben, öldüren benden...“ diyor Ruhi Su bir türküsünde. Sözlerin manasına baktığımızda doğal harmonideki dengenin bozulduğunu görüyoruz. İşte bu noktada bana öyle geliyor ki, Ermeniler soykırıma Afet-feleket demekte haklılar. İnsanın insana zulmü doğadaki dengeyi sarsan - öleni değil, ama, - öldüreni kendine yabancılaştıran korkunç bir AGHET. Doğa felaketi. Ama doğal değil.

Not: Bu yazı Ermeniler'e yönelik soykırımı kabul etmeyen, yaşanan tarihsel katliamı meşru gören ve göstermeye çalışan okurlara hitaben yazılmıştır.

24 Nisan 2015