12 Mart askeri darbesiyle başlayan karşı-devrim süreci, devrimci hareketi bastırırken aynı anda yeni bir ideolojik hegemonya inşa etti: anti-komünist devlet stratejisinin parçası olarak siyasal İslamın sistem içinde büyütülmesi.
Kontrgerilla mekanizmaları, Türk-İslam sentezi ideolojisi ve neoliberal yeniden yapılanma süreçleri bu stratejinin farklı tarihsel evreleri olarak birbirine bağlandı. Bugün Türkiye'de siyasal İslamın iktidarı, bu uzun karşı-devrim zincirinin güncel halkasından başka bir şey değildir.
12 Mart 1971 darbesi, yalnızca devrimci hareketi fiziksel olarak tasfiye eden bir askerî müdahale değildir; aynı zamanda devletin ideolojik aygıtlarını yeniden düzenleyen ve toplumsal alanı uzun vadeli olarak kontrol etmeyi amaçlayan kapsamlı bir karşı-devrim stratejisinin başlangıcıdır. Bu strateji, kontrgerilla ve özel harp mekanizmaları aracılığıyla devrimci örgütleri bastırırken, aynı anda toplumsal bilinç ve değerleri yeniden şekillendirmeyi hedefledi. Anti-komünizm, yalnızca güvenlik politikalarının bir parçası olmaktan çıkarılmış; eğitim, medya, dini kurumlar ve siyasal İslam gibi ideolojik araçlarla pekiştirilmiş bir hegemonya projesine dönüştürülmüştür.
Bu tarihsel moment, 12 Eylül sonrası Türk-İslam sentezi ile devlet politikası hâline gelen ideolojik mühendislik sürecinin de önünü açtı. Aynı zamanda 2001 ekonomik krizinden sonra uygulanan neoliberal yeniden yapılanma, devletin ekonomik ve siyasal kapasitesini yeniden biçimlendirerek bu karşı-devrimci hattın sürekliliğini sağladı. Böylece bugün Türkiye'de siyasal İslamın ve yürütme merkezli devlet mimarisinin yükselişi, geçmişin güvenlik, ideolojik ve ekonomik stratejilerinin kesişiminde anlaşılabilir bir bütünlük kazanır.
Türkiye'de askerî müdahaleleri yalnızca "ordu–siyaset ilişkisi" düzeyinde ele almak, devletin sınıfsal karakterini ve emperyalist sistemle kurduğu tarihsel bağı görünmez kılar. Oysa tarihsel materyalist perspektif açısından askerî darbeler, devlet aygıtı içindeki teknik bir iktidar değişiminden çok daha fazlasını ifade eder. Darbeler, egemen sınıfların birikmiş siyasal krizlere verdikleri zor yanıtlarıdır. Devlet, toplumsal çelişkilerin belirli bir eşiği aşması durumunda parlamenter kabuğunu parçalayarak çıplak sınıf egemenliğinin araçlarına başvurur.
Bu açıdan 12 Mart darbesi, Türkiye'de yükselen devrimci dalgayı bastırmayı ve kapitalist düzeni yeniden tahkim etmeyi amaçlayan açık bir karşı-devrim müdahalesidir. Müdahale, devlet içindeki bir klik çatışmasının ürünü değil; yükselen sınıf mücadelesine karşı egemen sınıfların ortak refleksidir.
1960'ların sonuna gelindiğinde Türkiye'de toplumsal mücadele yeni bir evreye girmişti. İşçi sınıfı hareketi sendikal sınırları zorlayan bir dinamizm kazanmış, grevler yaygınlaşmış, fabrikalarda kitle inisiyatifi güçlenmişti. Köylü hareketleri yer yer toprak mücadelelerine dönüşüyor, üniversiteler devrimci düşüncenin üretildiği ve örgütlendiği merkezler hâline geliyordu. Anti-emperyalist mücadele yalnızca teorik bir slogan olmaktan çıkmış; sokakta, üniversitede ve fabrikada karşılığı olan somut bir siyasal hattın parçası hâline gelmişti.
Bu gelişmeler Türkiye burjuvazisi açısından yalnızca ekonomik ve siyasal bir sorun değildi. Aynı zamanda devletin kuruluşundan beri sürdürülen sınıfsal ve ideolojik dengeyi tehdit eden tarihsel bir kırılma ihtimalini barındırıyordu. Çünkü yükselen hareket yalnızca reform talep etmiyor; bağımlı kapitalist yapının kendisini sorgulayan bir anti-emperyalist perspektif geliştiriyordu.
Türkiye kapitalizminin emperyalist sistemle kurduğu bağımlılık ilişkisi düşünüldüğünde, bu gelişmeler yalnızca yerli egemen sınıfları değil, Türkiye'yi Soğuk Savaş'ın ileri karakollarından biri olarak konumlandıran emperyalist merkezleri de doğrudan ilgilendiriyordu. Türkiye, NATO'nun güney kanadında yer alan stratejik bir ülkeydi. Sovyetler Birliği'ni çevreleme politikasında jeopolitik bir köprü işlevi görüyordu. Dolayısıyla Türkiye'de devrimci bir kopuş ihtimali yalnızca iç siyasal dengeleri değil, emperyalist sistemin bölgesel güvenlik mimarisini de sarsabilecek bir gelişme olarak görülüyordu.
Tam da bu nedenle 12 Mart müdahalesi, yalnızca bir askerî darbe değildir. Bu müdahale, Türkiye kapitalizminin emperyalist sistem içindeki bağımlı konumunu korumayı amaçlayan uluslararası bir karşı-devrim stratejisinin yerel tezahürüdür. Devlet, yükselen sınıf mücadelesine parlamenter mekanizmalarla yanıt veremediği noktada, zor aygıtlarını doğrudan devreye sokmuş; siyasal alanı yeniden düzenlemek üzere askerî müdahaleye başvurmuştur.
Bu müdahale yalnızca devrimci hareketin bastırılmasıyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda Türkiye'de güvenlik devleti modelinin ve anti-komünist ideolojik hattın kurumsallaşmasının önünü açmıştır. Kontrgerilla yapılanmalarının güçlenmesi, siyasal alanın askerî-bürokratik denetim altına alınması ve devrimci hareketin sistematik biçimde tasfiye edilmesi bu sürecin somut sonuçları olmuştur.
Ancak 12 Mart'ın tarihsel anlamı yalnızca baskı politikalarında değil, aynı zamanda devletin ideolojik stratejisinde ortaya çıkar. Devrimci hareketin bastırılmasıyla oluşan siyasal boşluk, ilerleyen yıllarda milliyetçi-muhafazakâr ideolojik hegemonya ile doldurulacak; siyasal İslam anti-komünist mücadelede sistem içi bir denge unsuru olarak giderek daha fazla önem kazanacaktır. Bu süreç, 12 Mart'tan 12 Eylül'e ve oradan 2000'li yıllarda ortaya çıkan siyasal İslamcı iktidar formuna uzanan uzun bir tarihsel sürecin başlangıcını oluşturur.
Dolayısıyla 12 Mart, Türkiye'de yalnızca bir askerî müdahale değil; karşı-devrimci devlet stratejisinin kurucu momentlerinden biridir. Bu moment, hem güvenlik devleti mimarisinin hem de siyasal İslamın sistem içi bir ideolojik araç olarak geliştirilmesinin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle 12 Mart rejimini yalnızca askerî bir müdahale olarak değil; devletin zor aygıtlarını yeniden yapılandıran ve görünmez güvenlik mimarisini kurumsallaştıran tarihsel bir kırılma olarak okumak gerekir
Kontrgerilla ve Özel Harp Mekanizması
Soğuk Savaş yılları, yalnızca iki blok arasındaki askerî ve diplomatik rekabetin değil; aynı zamanda dünya ölçeğinde yürütülen kapsamlı bir karşı-devrim stratejisinin de dönemiydi. Kapitalist sistem, sosyalist hareketlerin yükselişine yalnızca ekonomik ve ideolojik araçlarla değil; doğrudan doğruya gizli savaş mekanizmalarıyla yanıt verdi. Bu çerçevede NATO bünyesinde oluşturulan "stay-behind" yapılanmaları, olası bir Sovyet ilerleyişine karşı gerilla savaşı yürütmek amacıyla kurulmuş görünse de, pratikte içerde yükselen devrimci hareketlere karşı kullanılan bir kontr-devrim aygıtı hâline geldi.
Türkiye'de bu yapılanma, Genelkurmay bünyesinde kurulan Özel Harp Dairesi içinde örgütlendi. Kamuoyunda daha sonra "kontrgerilla" olarak anılacak olan bu mekanizma, klasik devlet aygıtının dışında fakat onunla organik bağlar içinde çalışan gizli bir savaş örgütlenmesiydi. Kontrgerilla yalnızca askerî bir birim değildi; istihbarat servisleri, sivil faşist milisler, paramiliter yapılar ve psikolojik harp aygıtlarıyla iç içe geçmiş çok katmanlı bir karşı-devrim mekanizmasıydı.
Bu mekanizmanın varlığı, Türkiye'de devletin zor aygıtlarının yalnızca görünür kurumlardan ibaret olmadığını gösterir. Devlet, toplumsal muhalefetin belirli bir düzeye ulaşması durumunda, hukuk ve parlamenter mekanizmaların ötesine geçen gizli bir savaş aygıtını devreye sokabilecek biçimde örgütlenmiştir.
Kontrgerilla yapılanmasının teorik arka planı, Amerikan askerî doktrininde "düşük yoğunluklu savaş" olarak adlandırılan stratejiye dayanıyordu. Bu strateji, doğrudan askerî işgal yerine toplumun siyasal dokusunu içeriden denetlemeyi hedefleyen bir güvenlik anlayışını esas alır. Psikolojik harp, provokasyon, paramiliter şiddet ve gizli operasyonlar bu stratejinin temel araçlarıdır. Amaç yalnızca devrimci örgütleri bastırmak değil; aynı zamanda toplumu sürekli bir güvenlik tehdidi algısı içinde tutarak siyasal alanı daraltmaktır.
Türkiye'de kontrgerilla mekanizması tam da bu işlevi yerine getirdi. 1960'ların sonundan itibaren yükselen işçi hareketi, öğrenci eylemleri ve devrimci örgütlenmeler karşısında devlet, yalnızca polis ve ordu gücüne dayanmadı; aynı zamanda görünmeyen bir güvenlik mimarisi kurarak siyasal alanı kontrol altına almaya yöneldi. Provokasyonlar, faili meçhul cinayetler, sivil faşist örgütlenmeler ve psikolojik harp faaliyetleri bu dönemde sistematik biçimde devreye sokuldu.
Bu durum, devletin sınıfsal karakterini bütün açıklığıyla ortaya koyar. Burjuva devleti, toplumsal mücadele belirli bir yoğunluğa ulaştığında hukukun sınırlarını aşarak doğrudan doğruya karşı-devrimci şiddet mekanizmalarını işletir. Kontrgerilla, bu açıdan yalnızca bir güvenlik aygıtı değil; kapitalist devletin kriz anlarında başvurduğu siyasal yönetim biçimlerinden biridir.
12 Mart darbesi, bu gizli savaş mimarisinin siyasal rejim düzeyinde görünür hâle geldiği momenttir. Darbe sonrasında kurulan rejim, bir yandan parlamenter alanı daraltırken diğer yandan güvenlik aygıtlarını genişletti. Böylece devletin zor kapasitesi hem resmî kurumlar hem de gizli operasyon ağları aracılığıyla büyütüldü. Türkiye'de daha sonra gelişecek olan güvenlik devleti modelinin kurumsal temelleri büyük ölçüde bu dönemde atıldı.
Ancak kontrgerilla mekanizmasının tarihsel rolü yalnızca devrimci hareketin bastırılmasıyla sınırlı değildir. Bu yapı aynı zamanda devletin ideolojik stratejileriyle de iç içe çalışmıştır. Anti-komünizm, yalnızca bir dış politika tercihi değil; toplumun bütün siyasal alanını belirleyen bir ideolojik çerçeve hâline getirilmiştir. Bu ideolojik hat içinde milliyetçilik ve dini muhafazakârlık özellikle teşvik edilmiş; devrimci hareketlere karşı toplumsal bir denge unsuru olarak güçlendirilmiştir.
Bu noktada kontrgerilla yalnızca fiziksel şiddetin değil; aynı zamanda ideolojik mühendisliğin de aracı hâline gelmiştir. Toplum, bir yandan güvenlik tehdidi söylemiyle disipline edilirken, diğer yandan anti-komünist ideolojik hat üzerinden yeniden şekillendirilmiştir.
Tam da bu nedenle 12 Mart sonrasında gelişen süreç, yalnızca bir baskı dönemi olarak değil; devletin toplumsal yapıyı yeniden düzenleme girişimi olarak değerlendirilmelidir. Devrimci hareketin bastırılmasıyla oluşan siyasal boşluk, ilerleyen yıllarda milliyetçi-muhafazakâr ideolojik hegemonya ile doldurulacak; siyasal İslam bu anti-komünist strateji içinde giderek daha fazla önem kazanacaktır.
Dolayısıyla kontrgerilla mekanizması, Türkiye'de yalnızca bir güvenlik aygıtı değil; aynı zamanda karşı-devrimci devlet stratejisinin sürekliliğini sağlayan tarihsel bir yapı olarak görülmelidir. Bu yapı, 12 Mart'tan 12 Eylül'e ve oradan günümüz güvenlik devleti modeline uzanan hattın temel taşlarından birini oluşturur.
Devrimci Hareket ve Karşı-Devrimin Şiddeti
12 Mart rejimi, yalnızca bir askerî müdahale değil; Türkiye'de yükselen devrimci dalgayı kırmayı hedefleyen kapsamlı bir karşı-devrim operasyonu olarak şekillendi. 1960'ların sonundan itibaren işçi sınıfı hareketinin, öğrenci gençliğin ve devrimci örgütlerin yarattığı siyasal dinamizm, devlet açısından artık yalnızca bir muhalefet sorunu değil, doğrudan doğruya egemen sınıf düzenini tehdit eden bir kopuş ihtimali olarak görülüyordu. Bu nedenle 12 Mart müdahalesi, parlamenter mekanizmaların sınırlarını aşan bir bastırma stratejisini devreye soktu.
Bu süreçte devletin zor aygıtları olağanüstü ölçüde genişletildi. Sıkıyönetim mahkemeleri kuruldu, geniş çaplı tutuklama dalgaları başlatıldı ve işkence sistematik bir sorgulama yöntemi hâline getirildi. Devrimci örgütlenmeler yalnızca hukuki yollarla değil; istihbarat operasyonları, provokasyonlar ve kontrgerilla ağlarıyla parçalanmaya çalışıldı. Böylece devlet, siyasal alanı kontrol altına almak için hem açık hem de gizli şiddet biçimlerini eş zamanlı olarak kullanan bir strateji izledi.
Bu karşı-devrim stratejisinin en görünür ve simgesel anlarından biri, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilmesiydi. İdamlar, yalnızca üç devrimcinin cezalandırılması anlamına gelmiyordu; devlet, bu kararla devrimci hareketin toplumsal meşruiyetini kırmayı ve geniş kitlelere "devrimci kopuşun bedelinin ölüm olduğu" mesajını vermeyi amaçladı. Bu nedenle idamlar, hukuki bir karar olmanın ötesinde, sınıf mücadelesinin en sert biçimde ifade edildiği siyasal bir gösteriye dönüştürüldü.
Ancak 12 Mart rejiminin devrimci hareketi tasfiye etme stratejisi yalnızca mahkeme kararlarıyla sınırlı değildi. Karşı-devrimci şiddetin en çıplak biçimde ortaya çıktığı olay, Kızıldere Katliamı oldu. Mahir Çayan ve yoldaşlarının kuşatılarak öldürülmesi, devletin devrimci örgütlenmeleri yalnızca bastırmak değil, fiziksel olarak ortadan kaldırmak yönündeki kararlılığını gösteriyordu.
Kızıldere'de yaşananlar, klasik bir güvenlik operasyonundan çok daha fazlasını ifade eder. Bu olay, devletin askeri güç, istihbarat ağı ve psikolojik harp araçlarını birleştirdiği bütünlüklü bir karşı-devrim stratejisinin doruk noktasıydı. Operasyonun ardından yaratılan propaganda atmosferi, yalnızca devrimci hareketi kriminalize etmeyi değil; aynı zamanda toplumun geniş kesimlerini güvenlik söylemi etrafında konsolide etmeyi hedefliyordu.
Bu yönüyle Kızıldere, Türkiye'de devlet şiddetinin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ideolojik bir işlev taşıdığını da gösterir. Katliam, devrimci hareketin yenilgisini ilan etmek için kullanılan sembolik bir moment hâline getirildi. Devlet, bu olay üzerinden hem devrimci örgütlere hem de topluma açık bir mesaj verdi: siyasal düzenin sınırlarını zorlayan her hareket, en sert biçimde bastırılacaktır.
Ne var ki tarihsel açıdan bakıldığında, bu şiddet politikası devrimci hareketi tamamen ortadan kaldırmak yerine onun siyasal mirasını daha geniş bir tarihsel bağlama taşıdı. İdamlar ve katliamlar, kısa vadede örgütsel yapıları zayıflatmış olsa da, uzun vadede Türkiye solunun kolektif hafızasında devrimci kararlılığın direnişin sembolleri ve hâline geldi. Bu nedenle 12 Mart'ın karşı-devrimci şiddeti, yalnızca bir bastırma süreci değil; aynı zamanda devrimci hareket ile devlet arasındaki tarihsel çatışmanın keskinleştiği bir moment olarak da değerlendirilmelidir.
Ancak devrimci hareketin bu şekilde bastırılması, devlet açısından yalnızca güvenlik meselesi değildi. Siyasal alanın yeniden düzenlenmesi ve toplumsal dengelerin yeniden kurulması gerekiyordu. Devrimci solun tasfiyesiyle oluşan boşluk, egemen sınıflar tarafından yeni ideolojik araçlarla doldurulmaya yöneldi
Siyasal İslamın Anti-Komünist Bir Araç Olarak Yükselişi
12 Mart rejiminin en kritik ve uzun vadeli sonucu, Türkiye'de siyasal alanın ideolojik olarak yeniden düzenlenmesidir. Devrimci solun fiziksel olarak bastırılması tek başına yeterli görülmemiş; aynı zamanda toplumsal zeminde anti-komünist bir ideolojik hegemonya kurulması hedeflenmiştir. Bu noktada devletin ve emperyalist sistemin tercih ettiği stratejik araçlardan biri, siyasal İslamın kontrollü biçimde güçlendirilmesi olmuştur.
Soğuk Savaş bağlamında bu tercih tesadüfi değildir. ABD'nin Sovyetler Birliği'ne karşı geliştirdiği küresel stratejilerden biri, İslam dünyasında sosyalist hareketlerin etkisini kırmak amacıyla dini-muhafazakâr ideolojileri desteklemekti. Literatürde "Yeşil Kuşak" olarak anılan bu strateji, Sovyet coğrafyasını çevreleyen ülkelerde siyasal İslamın anti-komünist bir ideolojik bariyer olarak kullanılmasını öngörüyordu. Türkiye gibi NATO'nun kritik bir üyesi için bu politika daha da merkezi bir önem taşıyordu. Böylece anti-komünizm yalnızca askeri ve güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda ve ideolojik kültürel araçlarla da tahkim edilmeye başlandı.
Bu süreçte devlet, bir yandan devrimci hareketi bastırırken diğer yandan toplumsal alanı yeniden şekillendirecek ideolojik kanalları güçlendirdi. Din eğitiminin genişletilmesi, imam-hatip okullarının yaygınlaştırılması ve dini söylemin siyasal meşruiyet alanına taşınması bu stratejinin parçalarıydı. Böylece siyasal İslam, yalnızca toplumsal bir akım olarak değil; devletin anti-komünist ideolojik mimarisinin bir bileşeni hâline gelmeye başladı.
Bu ideolojik yönelim kısa süre içinde siyasal alanda da karşılığını buldu. Necmettin Erbakan liderliğinde kurulan Milli Nizam Partisi ve onun kapatılmasının ardından ortaya çıkan Milli Selamet Partisi, siyasal İslamın kurumsal temsilcileri olarak sahneye çıktı. İlk bakışta sistem karşıtı bir söylem geliştiren bu hareketler, pratikte anti-komünist ideolojik hattın içinde konumlanarak devletle örtük bir uyum geliştirdiler. Özellikle sol hareketlerin yükseldiği dönemde bu partilerin söylemi, sosyalizme karşı dini referanslarla kurulan güçlü bir ideolojik karşı-hegemonya üretmeye yöneldi.
Burada belirleyici olan nokta, siyasal İslamın devlet tarafından sıfırdan yaratılmış bir ideoloji olması değildir. Belirleyici olan, bu ideolojik akımın devletin sınıfsal ihtiyaçlarıyla uyumlu biçimde teşvik edilmesi ve anti-komünist stratejinin işlevsel bir bileşeni hâline getirilmesidir. Başka bir ifadeyle siyasal İslam, egemen blokun kriz momentlerinde başvurduğu ideolojik araçlardan biri hâline gelmiştir. Devrimci hareketin toplumsal etkisinin kırılması için dinin siyasallaştırılması, anti-komünist propagandanın en etkili biçimlerinden biri olarak kullanılmıştır.
Bu nedenle Türkiye'de siyasal İslamın yükselişi yalnızca kültürel veya toplumsal bir dönüşüm olarak açıklanamaz. Bu yükseliş, devletin güvenlik stratejileri, emperyalist sistemin Soğuk Savaş politikaları ve burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının kesişiminde şekillenen politik bir mühendislik süreci olarak değerlendirilmelidir. Devrimci solun bastırıldığı bir dönemde siyasal İslamın geniş bir siyasal alan kazanması, bu tarihsel bağlamdan bağımsız değildir.
Nitekim bu ideolojik yönelim sonraki askerî müdahalelerle daha da kurumsallaştırılacaktır. 12 Mart'ta atılan adımlar, devletin ideolojik aygıtlarının yeniden yapılandırılması sürecinin yalnızca başlangıcıydı. Siyasal İslamın anti-komünist bir denge unsuru olarak kullanılmasının en sistematik biçimi ise bir sonraki askerî müdahale döneminde ortaya çıkacaktır
12 Mart'tan 12 Eylül'e: Türk-İslam Sentezinin Devlet Politikası Hâline Gelmesi
12 Mart darbesi, devrimci hareketi bastırmayı hedefleyen bir karşı-devrim momenti olmakla birlikte, devletin ideolojik aygıtlarını yeniden düzenleyen daha uzun erimli bir sürecin de başlangıcını oluşturdu. Ancak bu sürecin asıl kurumsallaşması, 1980 darbesiyle gerçekleşti. 12 Eylül Darbesi, yalnızca siyasal iktidarın askeri zorla ele geçirilmesi değildi; aynı zamanda Türkiye'de egemen sınıfların ideolojik hegemonya krizine verdikleri kapsamlı bir yeniden yapılanma yanıtıydı.
1960'ların sonu ve 1970'lerin başında yükselen devrimci dalga, 12 Mart rejimiyle ağır bir darbe almış olsa da bütünüyle tasfiye edilememişti. İşçi sınıfı hareketi, sendikal örgütlenmeler ve devrimci gençlik farklı biçimlerde varlığını sürdürüyordu. Bu nedenle egemen blok açısından sorun yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülecek bir mesele değildi. Toplumsal alanda kalıcı bir ideolojik hegemonya kurulmadan devrimci hareketin yeniden ortaya çıkma ihtimali ortadan kaldırılamazdı. İşte 12 Eylül rejimi bu ihtiyaca yanıt veren kapsamlı bir karşı-devrim programı olarak şekillendi.
Bu programın merkezinde yer alan ideolojik çerçeve ise "Türk-İslam sentezi" olarak adlandırılan doktrindi. Bu yaklaşım, milliyetçilik ile Sünni İslamı birbirini tamamlayan ideolojik unsurlar olarak yeniden tanımlıyor; böylece hem devlet otoritesini güçlendirmeyi hem de toplumsal muhalefeti denetim altına almayı hedefliyordu. Türk-İslam sentezi, yalnızca kültürel bir yönelim değil; devletin eğitim politikalarından güvenlik stratejilerine kadar uzanan sistemli bir ideolojik mühendislik projesi olarak işlev gördü.
12 Eylül rejimi bu çerçevede eğitim sistemini baştan aşağı yeniden düzenledi. Zorunlu din derslerinin müfredata eklenmesi, imam-hatip okullarının yaygınlaştırılması ve dini söylemin milliyetçi devlet ideolojisiyle bütünleştirilmesi bu politikanın somut adımlarıydı. Böylece din, yalnızca bireysel bir inanç alanı olmaktan çıkarılarak devletin ideolojik aygıtlarından biri hâline getirildi. Amaç, devrimci fikirlerin toplumsal taban bulmasını engelleyecek muhafazakâr ve anti-komünist bir toplumsal bilinç üretmekti.
Bu ideolojik yeniden yapılanma, siyasal alanda da yeni bir denge oluşturdu. 12 Mart döneminde sınırlı biçimde siyasal alan açılan İslamcı hareketler, 12 Eylül sonrasında çok daha geniş bir meşruiyet alanı kazandı. Devlet, bir yandan sol hareketi tasfiye ederken diğer yandan siyasal İslamı sistem içi bir aktör olarak denetimli biçimde büyüten bir strateji izledi. Bu durum, siyasal İslamın zamanla yalnızca ideolojik bir akım olmaktan çıkıp devletin yeniden üretim mekanizmalarından biri hâline gelmesine yol açtı.
Dolayısıyla 12 Mart ile 12 Eylül arasında yalnızca iki askerî darbe arasındaki kronolojik bir ilişki değil, karşı-devrimci bir süreklilik vardır. 12 Mart devrimci hareketin bastırılmasının başlangıç momentini temsil ederken, 12 Eylül bu bastırmayı kalıcı hâle getirecek ideolojik ve kurumsal düzenlemeleri gerçekleştirmiştir. Türk-İslam sentezi bu bağlamda, devletin sınıfsal çıkarlarını korumaya yönelik ideolojik aygıtların merkezine yerleştirilmiştir.
Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye'de siyasal İslamın güçlenmesi yalnızca toplumsal muhafazakârlığın doğal sonucu değildir. Bu yükseliş, askerî darbelerle şekillenen karşı-devrimci devlet stratejisinin ve Soğuk Savaş koşullarında geliştirilen anti-komünist ideolojik mühendisliğin tarihsel bir ürünüdür.
2001 Krizi, Kemal Derviş ve Neo Düyun-u Umumiye
Türkiye kapitalizminin yapısal bağımlılığı, 2001 ekonomik kriziyle bir kez daha bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bu kriz yalnızca finansal bir çöküş değildi; aynı zamanda 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanmanın ulaştığı sınırların bir göstergesiydi. Bankacılık sisteminin çöküşü, sermaye kaçışı ve devlet maliyesinin iflasın eşiğine gelmesi, Türkiye kapitalizminin emperyalist finans kapital karşısındaki kırılganlığını açığa çıkardı.
Krizin çözümü ise halkçı bir kalkınma programı ya da üretim odaklı bir yeniden yapılanma olmadı. Aksine çözüm, uluslararası finans kapitalin doğrudan müdahalesiyle şekillendi. Bu müdahalenin siyasal temsilcisi olarak sahneye çıkan isim Kemal Derviş oldu. Dünya Bankası bürokrasisinden gelen Derviş, krizin çözümü adına IMF ve Dünya Bankası tarafından hazırlanan kapsamlı bir yeniden yapılandırma programını Türkiye'ye taşıdı.
Uygulanan programın özü açıktı: Türkiye ekonomisinin finans kapitalin ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden düzenlenmesi. Bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması, Merkez Bankası'nın "bağımsızlaştırılması", kamu maliyesinde sıkı disiplin ve özelleştirmelerin hızlandırılması bu programın temel ayaklarıydı. Bu adımlar teknik reformlar olarak sunuldu; oysa gerçekte yapılan şey, ekonomik egemenliğin uluslararası finans kapital lehine yeniden tanımlanmasıydı.
Bu nedenle birçok Marksist iktisatçı söz konusu dönemi "neo Düyun-u Umumiye" olarak tanımlar. Osmanlı İmparatorluğu'nda borçların tahsili için kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi nasıl mali egemenliği alacaklı devletlerin denetimine bırakmışsa, 2001 sonrası kurulan ekonomik düzen de Türkiye ekonomisini uluslararası finans kurumlarının doğrudan denetimine açtı. Fark yalnızca biçimseldi: artık doğrudan bir yabancı idare yoktu, fakat ekonomik karar alma mekanizmaları IMF programlarının çizdiği sınırlar içinde hareket ediyordu.
Bu süreçte kurulan bağımsız düzenleyici kurumlar —BDDK, EPDK ve benzeri yapılar— çoğu zaman teknik kurumlar olarak sunuldu. Oysa bunlar siyasal denetimden arındırılmış, piyasa mekanizmasını uluslararası sermaye için güvenli hâle getirmeyi amaçlayan yapısal araçlardı. Böylece devlet, ekonominin doğrudan yöneticisi olmaktan çekilirken, sermaye birikiminin güvenliğini sağlayan bir düzenleyici aygıt hâline dönüştürüldü.
Ancak burada kritik olan nokta şudur: bu neoliberal yeniden yapılanma yalnızca ekonomik bir dönüşüm değildi; aynı zamanda yeni bir siyasal iktidar biçiminin önünü açıyordu. 1990'lar boyunca koalisyon krizleriyle parçalanan burjuva siyasal alanı, 2001 kriziyle birlikte meşruiyetini büyük ölçüde yitirmişti. Mevcut siyasal partiler, krizin sorumlusu olarak görülüyor ve geniş toplumsal kesimler nezdinde güven kaybediyordu.
Tam da bu momentte siyasal İslamın temsil ettiği yeni bir siyasal form sahneye çıktı. 1980 sonrasında devletin ideolojik aygıtları içinde güç kazanan muhafazakâr-İslami toplumsal ağlar, neoliberal dönüşümle uyumlu bir siyasal aktör olarak yeniden konumlandı. Böylece siyasal İslam, yalnızca ideolojik bir akım olmaktan çıkıp neoliberal kapitalizmin Türkiye'deki siyasal taşıyıcısı hâline geldi.
Bu sürecin somut sonucu ise Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı oldu. AKP'nin yükselişi, yalnızca toplumsal muhafazakârlığın ya da seçim matematiğinin ürünü değildir. Bu yükselişin arkasında üç tarihsel dinamik iç içe geçmiştir:
- Soğuk Savaş döneminde ve özellikle 12 Mart darbesiyle birlikte devlet tarafından teşvik edilen anti-komünist ideolojik mühendislik,
- 12 Eylül sonrasında kurumsallaşan Türk-İslam sentezi,
- 2001 krizi sonrası uygulanan neoliberal yeniden yapılanma programı.
Dolayısıyla AKP iktidarı, Türkiye'de siyasal İslamın "sisteme karşı yükselişi" değil; aksine devletin uzun yıllar boyunca inşa ettiği ideolojik ve kurumsal zeminin üzerinde şekillenen yeni bir hegemonya biçimidir. Siyasal İslam, bu noktada yalnızca bir ideolojik yönelim değil; neoliberal kapitalizmin Türkiye'deki siyasal yönetim formuna dönüşmüştür.
Bu dönüşüm yalnızca ideolojik ve ekonomik bir yeniden yapılanma yaratmadı; aynı zamanda devletin siyasal biçimini de köklü biçimde değiştiren yeni bir yönetim mimarisinin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bu yeni mimari, özellikle 2001 krizi sonrasında kurulan neoliberal düzen içinde belirginleşti. Ekonomik yeniden yapılanma yalnızca piyasa ilişkilerini değil; devletin kurumsal yapısını ve siyasal iktidarın örgütlenme biçimini de dönüştürdü. 2017'de yürürlüğe giren Türkiye Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte yürütme gücü tarihsel ölçekte görülmemiş bir merkezileşme kazandı. Böylece 12 Mart'ın güvenlik devleti, 12 Eylül'ün ideolojik mühendisliği ve 2001 sonrası neoliberal kurumsallaşma, tek elde yoğunlaşan bir yürütme aygıtında birleşti. Güçler ayrılığının zayıflaması, devletin karşı-devrimci reflekslerini hızlandıran ve siyasal alanı daraltan yeni bir yönetim mimarisi yarattı; kriz koşullarında burjuva devletinin karar alma kapasitesi merkezîleştirilerek tahkim edildi.
Bu nedenle Türkiye'de son yıllarda ortaya çıkan yürütme merkezli yönetim biçimi yalnızca kurumsal bir anayasa değişikliğinin sonucu değildir. Bu durum, kapitalist devletin kriz koşullarında yürütme gücünü merkezileştirerek siyasal alanı denetim altına aldığı Bonapartist yönetim eğilimlerinin güçlendiğini gösterir. Bonapartizm, burjuva toplumunun derin siyasal ve sınıfsal kriz dönemlerinde ortaya çıkan, yürütme gücünün görece özerkleşerek devlet aygıtını merkezileştirdiği bir yönetim biçimini ifade eder. Karl Marx'ın Louis Bonaparte üzerine yaptığı çözümlemede gösterdiği gibi, bu tür rejimlerde devlet aygıtı görünüşte sınıflar üstü bir konum kazanır; ancak gerçekte sınıf mücadelelerinin keskinleştiği koşullarda burjuva düzenini korumanın özel bir biçimi olarak işlev görür. Parlamenter kurumlar zayıflatılır, siyasal temsil mekanizmaları daraltılır ve yürütme gücü devlet aygıtının merkezinde yoğunlaşır.
Bonapartist rejimlerin temel özelliği, devletin farklı egemen sınıf fraksiyonları arasındaki gerilimleri dengeleyen ve aynı zamanda toplumsal muhalefeti bastıran bir "hakem" konumunda görünmesidir. Ancak bu görünüş aldatıcıdır. Devlet aygıtı belirli bir özerklik kazanıyor gibi görünse de, bu özerklik gerçekte kapitalist düzenin sürekliliğini sağlamak için kullanılan bir kriz yönetim biçimidir. Burjuva siyasal temsil mekanizmaları zayıfladığında, parlamenter sistem egemen sınıfların ihtiyaç duyduğu istikrarı sağlayamadığında, yürütme gücü merkezileşir ve devlet aygıtı doğrudan doğruya düzenin korunmasının aracı hâline gelir.
Türkiye'de son yıllarda şekillenen yürütme merkezli devlet mimarisi de bu anlamda Bonapartist eğilimlerin güçlenmesine işaret eder. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte yürütme gücü tarihsel ölçekte görülmemiş bir merkezîleşme kazanmış; yasama ve yargı organları yürütmenin siyasal ağırlığı karşısında giderek ikincil hâle gelmiştir. Bu durum yalnızca kurumsal bir yönetim tercihi değil; kapitalist devletin kriz koşullarında karar alma süreçlerini hızlandırma ve toplumsal muhalefeti daha etkin biçimde denetim altına alma ihtiyacının siyasal ifadesidir.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye'de burjuva siyasal alanının yaşadığı yapısal krizin de göstergesidir. 1990'lar boyunca parçalanan ve meşruiyetini yitiren parlamenter sistem, 2001 krizinin ardından kurulan neoliberal düzen içinde yeni bir istikrar üretememiştir. Bu kriz koşullarında yürütme gücünün merkezileşmesi, devletin farklı sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimleri denetleyen ve aynı zamanda toplumsal muhalefeti bastıran bir Bonapartist yönetim biçimine doğru evrilmesine yol açmıştır.
Böylece Türkiye'de devlet biçimi, tarihsel olarak birbirini tamamlayan üç farklı momentin birleştiği yeni bir siyasal mimariye doğru evrilmiştir: 12 Mart'ın güvenlik devleti ve kontrgerilla temelli zor aygıtı, 12 Eylül'ün Türk-İslam sentezi üzerinden kurduğu ideolojik hegemonya ve 2001 krizi sonrasında neoliberal kurumsallaşma ile derinleşen ekonomik bağımlılık. Bugün yürütmenin olağanüstü ölçüde merkezileştiği yönetim biçimi, bu üç tarihsel sürecin birleştiği bir Bonapartist devlet formu olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet, görünüşte siyasal istikrar ve yönetilebilirlik adına merkezîleştirilirken, gerçekte sermaye birikiminin ve karşı-devrimci düzenin sürekliliğini garanti altına alan bir kriz yönetim mekanizması olarak işlev görmektedir
AKP–CHP Diyalektiği ve Oligarşik Devlet: Karşıtlık İçinde Süreklilik
Türkiye'de son yıllarda siyasal tartışmanın merkezine yerleşen temel karşıtlık, AKP ile CHP arasındaki mücadele olarak sunulmaktadır. Bu karşıtlık çoğu zaman iki ayrı siyasal yönelim, iki farklı devlet projesi ya da iki ayrı rejim perspektifi varmış gibi ele alınır. Ancak tarihsel materyalist bir perspektiften bakıldığında bu ayrımın esas olarak devlet biçiminin özüyle değil, aynı oligarşik düzenin farklı yönetim teknikleriyle ilgili olduğu görülür. AKP ile CHP arasındaki gerilim, devletin sınıfsal karakteri konusunda bir kopuşu değil; bu karakterin hangi siyasal biçim altında sürdürüleceği konusunda ortaya çıkan bir yönetim tartışmasını ifade eder.
AKP iktidarı, özellikle 2010'lu yıllardan itibaren yürütme gücünün merkezileştiği, güvenlik devletinin kurumsallaştığı ve siyasal alanın daraltıldığı bir yönetim biçimini temsil etmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte yürütme organı devlet aygıtının merkezinde yoğunlaşmış, yasama ve yargı organları bu merkezî yapının etrafında ikincil konumlara itilmiştir. Bu model, kapitalist devletin kriz koşullarında başvurduğu Bonapartist eğilimlerin güçlenmesiyle uyumludur: siyasal karar alma süreçlerinin hızlandırılması, toplumsal muhalefetin güvenlik paradigması içinde bastırılması ve devlet aygıtının merkezîleşmesi.
CHP'nin temsil ettiği siyasal çizgi ise bu modele karşı parlamenter sistemin yeniden kurulmasını ve "kurumsal normalleşme"yi savunan bir restorasyon perspektifi geliştirmektedir. Bu perspektif ilk bakışta demokratikleşme ve hukuk devleti söylemiyle ifade edilse de, gerçekte devletin sınıfsal karakterini dönüştürmeyi değil; kriz içindeki yönetim biçimini daha istikrarlı ve uluslararası sermaye açısından daha öngörülebilir hâle getirmeyi hedefler. "Güçlendirilmiş parlamenter sistem", "hukukun üstünlüğü" ve "kurumsal denge" gibi kavramlar bu bağlamda devlet zorunun ortadan kaldırılmasını değil, daha kurumsal ve daha meşru biçimlerde yeniden örgütlenmesini ifade eder.
Bu nedenle AKP ile CHP arasındaki karşıtlık, çoğu zaman sistem tartışması gibi sunulsa da gerçekte rejim içi bir düzenleme tartışmasıdır. Tartışılan şey sermaye egemenliğinin kendisi değildir; bu egemenliğin hangi siyasal mimari altında sürdürüleceğidir. Bir tarafta güvenlik devleti ve yürütme merkezîleşmesiyle karakterize edilen Bonapartist bir yönetim biçimi, diğer tarafta parlamenter restorasyon ve kurumsal denge mekanizmaları önerilmektedir. Ancak her iki seçenek de aynı oligarşik devlet biçiminin farklı varyantlarını temsil eder.
Bu durum özellikle "Cumhuriyet'i kurtarma" söylemi etrafında şekillenen siyasal tartışmalarda daha açık biçimde görülür. Türkiye'de muhalefetin önemli bir bölümü, mevcut siyasal krizi Cumhuriyet'in tehdit altında olmasıyla açıklamakta ve çözümü "Cumhuriyet'in yeniden tesisi" olarak tanımlamaktadır. Oysa burada sorulması gereken temel soru şudur: Hangi Cumhuriyet kurtarılmaya çalışılmaktadır?
Türkiye'de Cumhuriyet, tarihsel olarak sınıfsız ve tarafsız bir siyasal form değil; burjuva egemenliğinin belirli bir tarihsel biçimi olarak şekillenmiştir. 1923'te kurulan devlet, kapitalist gelişmenin ve ulus-devlet inşasının siyasal çerçevesini oluştururken aynı zamanda sınıfsal egemenliğin kurumsal zeminini de yaratmıştır. Devlet aygıtı, kuruluşundan itibaren sermaye birikimini güvence altına alan ve toplumsal muhalefeti denetim altına alan bir yapı olarak örgütlenmiştir.
Bu nedenle bugün "Cumhuriyet'i kurtarmak" söylemi çoğu zaman devletin sınıfsal karakterini sorgulayan bir perspektif değil; aksine bu karakterin farklı bir yönetim biçimi altında yeniden üretilmesini ifade eder. Cumhuriyet'i savunmak adına yürütülen siyasal mücadele, çoğu zaman mevcut devlet biçimini tarihsel bir kopuşun konusu hâline getirmek yerine onu restore etmeyi hedefleyen bir siyasal programa dönüşür. Böylece siyasal tartışma devletin sınıfsal niteliği yerine onun hangi kurumsal biçim altında yönetileceği sorusuna indirgenir.
AKP ile CHP arasındaki diyalektik tam da bu noktada oligarşik devletin sürekliliğini sağlayan bir mekanizma olarak işlev görür. Bir tarafta yürütme gücünün merkezileştiği güvenlik devleti modeli, diğer tarafta parlamenter restorasyon perspektifi bulunmaktadır. Ancak her iki seçenek de devletin sınıfsal karakterini ve kapitalist düzenin temel yapısını sorgulamaz. Siyasal alan bu iki seçenek arasında daraltıldıkça, sistem dışı ve devrimci alternatiflerin görünürlüğü de giderek zayıflar.
Dolayısıyla Türkiye'de temel siyasal mesele yalnızca AKP iktidarının otoriter karakteri değildir. Asıl mesele, bu otoriterleşmenin üzerinde yükseldiği ve muhalefetin restorasyon perspektifiyle de sorgulanmayan oligarşik devlet biçimidir. Devlet aygıtının tarihsel olarak şekillenen güvenlik mimarisi, ideolojik aygıtları ve ekonomik bağımlılık ilişkileri değişmeden kaldığı sürece siyasal iktidarın el değiştirmesi düzenin özünü dönüştürmez; yalnızca yönetim tarzını değiştirir.
Gerçek bir demokratikleşme ve toplumsal özgürleşme ihtimali, ancak bu dar rejim içi seçeneklerin dışına çıkan bir siyasal perspektifle mümkün olabilir. Türkiye'de siyasal mücadelenin gerçek ekseni, AKP ile CHP arasındaki görünür karşıtlık değil; devletin oligarşik sınıf karakteri ile bu düzeni aşma potansiyeli taşıyan toplumsal güçler arasındaki tarihsel sınıf karşıtlığıdır. Bu sınıf karşıtlığı çözülmeden "Cumhuriyet'i kurtarma" adına yürütülen her siyasal proje, gerçekte aynı egemenlik biçiminin yeni bir restorasyonundan başka bir sonuç üretmez. Cumhuriyet'i savunma söylemi altında kurulan bu siyasal hat, devletin sınıfsal niteliğini sorgulamak yerine onu yeniden tahkim eder; böylece toplumsal dönüşüm ihtimali rejim içi seçenekler arasına hapsedilir. Bu nedenle mesele, mevcut iktidarın yerine başka bir yönetim biçimi geçirmek değil; yarım yüzyılı aşkın süredir farklı biçimler altında yeniden üretilen oligarşik devlet yapısıyla tarihsel bir kopuşu hedefleyen devrimci bir siyasal hattın kurulmasıdır. Sorun Cumhuriyet'i kurtarmak değil, onu üreten sınıfsal devlet biçimiyle tarihsel bir kopuş yaratmaktır. O nedenle CHP arkasında hizalanmak sistem karşıtlığı değil, sisteme selam durmaktır.
Sonuç: Karşı-Devrimin Sürekliliği ve Devlet Biçimi Sorunu
Türkiye'nin son yarım yüzyıllık siyasal tarihi, birbirinden kopuk krizler ve müdahaleler dizisi değildir. Aksine bu tarih, egemen sınıfların devrimci olasılığı bastırmak ve kapitalist düzenin sürekliliğini sağlamak için geliştirdikleri uzun erimli bir karşı-devrim stratejisinin farklı momentlerinden oluşur. Bu açıdan bakıldığında 12 Mart, 12 Eylül ve 2001 sonrası neoliberal yeniden yapılanma aynı tarihsel sürecin farklı evreleridir.
12 Mart 1971 darbesi yükselen devrimci hareketi zor yoluyla bastırarak güvenlik devletinin kurumsal temellerini attı. Kontrgerilla mekanizmaları, özel savaş doktrinleri ve devlet içindeki görünmez zor aygıtları bu dönemde sistematik bir nitelik kazandı.
Ardından gelen 1980 darbesi ise bu güvenlik mimarisini ideolojik bir çerçeveyle tamamladı. Türk-İslam sentezi yalnızca kültürel bir söylem değil; devrimci solun tasfiyesi sonrası ortaya çıkan ideolojik boşluğu doldurmayı amaçlayan bir hegemonya projesi olarak devlet politikası hâline getirildi. Böylece devlet, bir yandan zor aygıtlarını güçlendirirken diğer yandan toplumsal rızayı muhafazakâr-milliyetçi bir ideolojik hat üzerinden yeniden üretmeye yöneldi.
2001 krizi sonrasında uygulanan neoliberal program ise bu yapıya ekonomik bir boyut ekledi. Uluslararası finans kapitalin belirlediği yeniden yapılanma programı, Türkiye kapitalizmini daha derin bir bağımlılık ilişkisi içine sokarken siyasal alanı da yeniden şekillendirdi. Bu dönüşümün siyasal sonucu olarak ortaya çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, çoğu zaman "sisteme karşı yükselen bir siyasal hareket" olarak sunuldu. Oysa tarihsel perspektiften bakıldığında AKP, 12 Mart'ta başlayan güvenlik devleti inşasının, 12 Eylül'de kurumsallaşan ideolojik mühendisliğin ve 2001 sonrası neoliberal yeniden yapılanmanın üzerinde yükselen bir iktidar modelidir.
Bu nedenle bugün Türkiye'de siyasal İslamın devlet içindeki ağırlığını yalnızca güncel politik dengelerle açıklamak yetersizdir. Siyasal İslam, uzun yıllar boyunca anti-komünist ideolojik mücadelenin bir aracı olarak güçlendirilmiş; devletin ideolojik aygıtları içinde sistematik biçimde beslenmiş ve sonunda siyasal iktidarın taşıyıcısı hâline gelmiştir. Dolayısıyla bugün görülen tablo, tarihsel bir sürekliliğin sonucudur.
Buradan çıkan temel sonuç açıktır: Türkiye'de sorun yalnızca belirli bir hükümet ya da belirli bir iktidar bloğu değildir. Sorun, yarım yüzyılı aşkın bir süredir farklı biçimler altında yeniden üretilen karşı-devrimci devlet mimarisidir. Bu mimari değişmediği sürece siyasal aktörler değişse bile devletin sınıfsal karakteri değişmez; yalnızca iktidarın kadroları ve söylemleri dönüşür.
Gerçek bir tarihsel kopuş ise ancak bu sürekliliğin kavranmasıyla mümkündür. Türkiye'de devrimci mücadele açısından mesele yalnızca mevcut iktidarı geriletmek değil; 12 Mart'tan bu yana inşa edilen güvenlik devleti, ideolojik mühendislik ve neoliberal bağımlılık zincirini bütünlüklü biçimde hedef alan bir devrimci hesaplaşmayı gündeme getirmektir. Çünkü bu zincir kırılmadıkça Türkiye'de devlet biçimi değişmeyecek; yalnızca icra makamı yer değiştirecektir.