Bu yaşıma kadar dilin gücüne inandım. Meğer onun yetersiz kaldığı anlar da varmış.

Ne yapar ki insan kelime manayı taşıyamadığında? Başka bir ifade aracı var mı? Tam olarak, yüzde yüz anlamak ve anlaşılmak için ama... Şimdi mesela, göğsümde, tam kalbimin üstünde arasıra çırpınan, sonra kasılıp duran yumruk büyüklüğünde bir kuş var sanki. Ağlamasam, o kuş ya uçup gidecek ya da olduğu yerde taş gibi soğuyup kalacak hissi… İşte o ruh halimin nasıl güçsüz ve çaresiz olduğunu anlatmaya hiçbir kelimenin gücü yetmiyor şu an. Suskun ağlıyorum. İyi geliyor. Matem olmalı bu…

Ufuk gitti. Yahya Kemal´in ölümü anlatırken bahsettiği „Sessiz Gemi“´ye değil, denizin üstünde bir ata binip, dağları-kayaları aşarak gitti. Kolay değil bu gidişi tasavvur edip anlamak, biliyorum. Ufuk için de kolay değildi… Hayatındaki son mücadelesini kendi bedeninde kendi hücrelerine karşı vererek gitti.

İki ay önceydi. „Haberini bekliyoruz…“ diyen ortak bir arkadaşın iki kelimelik cümlesi aslında Ufuk´un sağlık durumundaki ciddiyeti anlamak ve anlatmak için yetmişti. Ama inanmak istemedim. Ölümü sevdiğimiz insanlara yakıştıramıyoruz çünkü. Onların hep yanımızda olmasını, yanımızda değilse bile; bir biçimde hayatta kalmasını, nefes almasını, güzel havanın tadını çıkarmasını, okumasını-yazmasını, kahkaha atmasını, aradığımızda telefona çıkmasını, „alooo!“ derken neşeyle „o“ harfini uzatmasını bekliyoruz. Ufuk artık aradığımda telefona çıkamayacak... „alooo!“ derken „o“ harfini uzatamayacak. Buna inanmak güç. Ne büyük bir boşluk!

Aynı boşluğu bugün onu tanıyan, onunla birşeyler paylaşan onlarca-yüzlerce insanın-ortak arkadaşın yaşadığına eminim. Derinliği, direnci, inceliği ve sadeliğiyle hayatlarımızda çoookkk büyük bir yeri vardı Ufuk'un. Güler yüzlü, sevgi dolu, anlayışlı ruh hali çevresindeki herkesi, hatta ona düşmanca yaklaşanları bile eğitecek-sağıltacak bir güce sahipti. Yaşadıklarına rağmen‚ bir insan nasıl hayata bu kadar tutunur, böyle huzurlu olur!?‘ diye gıpta ettiğim çok oldu. Bunu ona söyledim de… Cevap olarak hep ya gülümsedi ya da iki elini bir yana açıp, „İyi de başka ne yapacaksın ki!? Öfkelensen öyle de kendine zarar verirsin!“ diye bana bildiğim halde bilmezden geldiğim hoşgörü yolunu gösterdi. Ondan çok şey öğrendim. Hayat-Bilgisi-Öğretmeni´mdi. Abimdi. Oysa onun bana ne öğretmenlik ne de abilik yapmak gibi bir niyeti vardı. Yeri kesinlikle doldurulamayacak, hediye gibi, eşsiz bir dostluktu aradaki… Bu dostluk bir okuma akşamında başladı. Okunan kitabın adı: "Ölüm Bizim İçin Değil“, yazarı Ufuk Bektaş Karakaya'ydı.

Ufuk, 2011 yılında yayınlanan „Ölüm Bizim İçin Değil“ adlı ktabında „Ölümü kutsayan“ sahte devrimcilere inat, ölümün bizler için olmadığını ispatlayan onlarca anısına yer verdi. Okuyanlar bilir. Orada kaç sefer ölümden kaçıp kurtulduğunu, kaç sefer ölüme direndiğini, kaç sefer başta M. Fatih Öktülmüş olmak üzere yoldaşlarının, arkadaşlarının ölümüne eşlik ve şahitlik ettiğini okumak mümkün. Ben şahsen o kitabı okuduktan sonra her karşılaşmada, her sohpette, onca badireye rağmen yaşama sevincini nereden aldığını anlamaya çalıştım hep. Beni kendine hayran bırakan hoşgörüsüne ne zaman rastlasam, onun için; „Azrail'in bile kıyamadığı ne güzel bir insan!“ diye düşündüm.

1984´te henüz 26-27 yaşlarındayken ölüme en çok yaklaştığı günleri yukarıda bahsettiğim kitabında şu satırlarla anlatmıştı:

„…Ölüme giden yolun üstündeydim. Aramızda hiç de fazla bir mesafe kalmamıştı. Bedenimin kaç gün daha dayanabileceğini bilmiyordum, beynim de, yüreğim de dayanıyordu. Duygusallaşıyordum. Boğazım düğümleniyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. Cenazemin kaldırılışını, dostları, arkadaşları gözyaşı içinde yakınlarımı görüyordum. Ölüm gelip kapıma dayanmamış, ben kendim davet etmiştim. Böylesi bir mücadeleye girmiştim ve yapabileceğim herşeyi yapmış, koyabileceğim herşeyi ortaya koymuşum gibi bir duygu içine giriyordum. Tuhaf ama ölüm ürkütücü gelmiyordu, mutluluk veriyordu bana. Ölüm bana olağan, gündelik mücadelemizin bir parçası gibi geliyordu. Ölümün karşısında bu yürekliliği bana devrim ve sosyalizme duyduğum inancım ve Marksist-Leninist bilincim veriyordu. Devrim aşkı öyle bir sarıyordu ki beni, sanki insanlıktan çıkıp insan üstü bir varlığa dönüşmüştüm. Öyle sanıyordum ki ölüm karşısında duyduğum bu duygu ve düşünceleri benim gibi ölüm orucuna yatmış bütün arkadaşlarım ve dünyanın her tarafında mücadele eden gerçek devrimciler de yaşıyor, hissediyorlardı. Ama yine de içimde ölüme karşı buruk bir duygu vardı. Mezar taşımın üstüne yazılmasını istediğim sözcükler bile beynimden süzülerek kalemimin yazdığı kelimelere dökülüyordu:

Ölüm

Ölen biz değiliz

Ölüm bizim için değil

Ölüm hemen bitiverenler için!

İnsanın ölüme, mezarına, mezar taşına ve ona yazılacak sözcüklere bile kafa yorması ne tuhaf bir duygu….

(Ölüm Bizim İçin Değil; S. 320.321)

Ufuk'la kitabı, daha doğrusu yaşadıkları hakkında çok sohbet ettik. Onun edindiği tecrübelerin binde birini bile yaşamadığım halde, yakın-benzer bir perspektiften olaylara yaklaşmak, yani her türlü şiddete karşı insanın özgün-hayat-hakkını savunmak durduğum yerde bana güven verdi hep. Hayatının her alanında ve her döneminde üretkendi Ufuk. Çalışkandı. Yaptığı bir işi noktalamadan rahat etmezdi. O işlerini bitirmeye çalışırken kendini zorlar, ama birlikte iş yaptığı insanlara kıyamazdı. En son hastahanede ziyaret ettiğimde bile, üzerinde çalıştığı son kitapta yarım kalan işleri kimlerin nasıl tamamlayacağına kafa yorup, birilerine haber verdi. Gençlik yıllarından beri taşıdığı yöneticilik kabiliyeti hasta yatağına bile yansıdı. Ufuk'ta bir çok sol örgütlenmede yönetici ilişkilerinde rastlanan; o keskin, kuru, baskın, kaba, yüzeysel, emredici, ezberci tek bir davranışa bile rastlamadım. Bunları bilir, uzak durur, taviz vermezdi. Asildi Ufuk, asaletliydi. „Tahtı-Tacı“ olmayan ama derinliği ve inceliğiyle „Taht-Taç“ sahibi her insanı kendine hayran bırakan gerçek bir devrimciydi.

Ufuk'u sıkı pandemi şartlarına rağmen 8 Aralık'ta görme şansım oldu. Bir süre sonra durumu duyulduğunda bir çok dostu-arkadaşı-yoldaşı hem Almanya'nın değişik şehir ve eyaletlerinden, hem başka Avrupa ülkelerinden ikişer-üçer kişilik gruplar halinde gelmeye başlayınca –haliyle, gidemedim. Sınırlı sürede ziyaret, sınırlı sayıda ziyaretçi… Hergün bu olağanüstü sevgi selini sosyal medyadan umutla takip ettim. Birgün Ufuk telefonda, bu durum doktorların da dikkatini çektiği için araştırdıklarını, yazar olduğunu öğrendiklerini anlattı. Ben de ona "Peki kitaplarında neler yazdığından haberleri var mı?“ diye bir soru yönelttim. Nitekim yazdığı her satır kurgudan-hayalden uzak, bire-bir yaşadığı badirelerin profesyonel değerlendirmesiydi. Onu tanıyan herkes bilir. Ufuk bir insan ömrüne sığmayacak badireler atlatmış, en önemlisi de o badirelerden ruhunu hiç kirletmeden kurtulmuştu. İşte onunla görüşebilmek ihtimaliyle Uni Klinik önünde toplanan sevgi selinin kaynağı da buydu bana göre. Hayatının kesiştiği onlarca insanla vedalaşma, anıları hatırlama, gözden geçirme fırsatı, ona güç ve enerji verdi. Ömrü uzadı Ufuk'un!

İşte bugün 5 Şubat. Sabahın çok erken saatlerinde aldım başta söylediğim „beklenen haberini“… Telefonda bir ses dedi ki… „Daha yeni…“

Şimdi onun hakkında bunları yazarken „-di“´li geçmiş zaman kullanmak?!...

Hey gidi ölüm! Hakikaten sinsi ve kalleşsin!

Köln, 05.02.2022