Faşizmin üç yıl arayla katlettiği Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz sadece bugünkü değil, gelecekteki devrimci kuşakların da belleklerinde ebediyen yaşayacak…

Yarınki pazar günü, Ağustos ayının 15’i… Türkiye solunun 60’lı yılların ikinci yarısına damga vurmuş devrimci gençlik liderlerinden Harun Karadeniz’in en verimli döneminde yaşama veda edişinin 46. yıldönümü… Karadeniz’in katili hiç kuşkusuz Türkiye’de anti-emperyalist ve sosyalist mücadelenin gelişimini engellemek için NATO’nun ve ABD’nin direktifiyle darbe yapan 12 Mart 1971 faşist cuntasıydı. Darbenin hemen ardından tutuklanmış olan Harun askeriyenin zindanındayken kansere yakalandığı halde tedavisine olanak tanınmadığı için 15 Ağustos 1975’te, genç yaşta can vermişti.

Sadece Harun mu? 1971’in 1 Haziran’ında Hüseyin Cevahir Maltepe kuşatmasında, 1972’nin 30 Mart’ında Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kâzım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz, Sabahattin Kurt ve Saffet Alp Kızıldere katliamında, yine 1972’nin 6 Mayıs’ında Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan idam sehpasında, 1973’ün 18 Mayıs’ında da İbrahim Kaypakkaya işkencede yaşama veda ettiler.

Adları devrim tarihimize asla silinmeyecek şekilde onurla kazınmış olan bu genç devrimcilerimizden Harun Karadeniz ve Deniz Gezmiş, tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de sarsan gençliğin 68 isyanından çok önce şahsen tanıdığım iki devrimci Deniz’di…

1965, sosyalist hareketimizin Türkiye siyasetine hem nitel, hem de nicel olarak ağırlığını koyduğu bir yıldı… Ülkenin hemen hemen tüm illerinde örgütlenmiş olan Türkiye İşçi Partisi ilk kez genel seçimlere girmeye hazırlanıyordu. 

1962’de Karadeniz Ereğlisi’nde yapı işçilerinin, 1963’te İstanbul’da Kavel kablo fabrikası işçilerinin grevleriyle Türk-İş’in Amerikancı sendikacılığına karşı ilk isyan bayraklarını açmış olan TİP kurucusu sendika liderleri DİSK’in kuruluşunun temel taşlarını döşüyordu.

Bu gelişmelere paralel olarak, o tarihte TMTF ve MTTB’nin, üniversitelerdeki öğrenci birliklerinin yönetimlerini elde bulunduran devrimci gençlik art arda düzenlediği protesto gösterileri, açık oturumlar, forumlarla anti-emperyalist mücadele bayrağını yükseltiyorlardı.

1964’te yönetimini üstlenmiş olduğum Akşam gazetesinde bu gelişmeleri tüm ayrıntılarıyla yansıtıyor, devrimci gençlik kuruluşlarının düzenledikleri açık oturumlara konuşmacı ve yönetici olarak katılıyor, özellikle de o dönemde solun en çok okunan yazarı haline gelmiş bulunan Çetin Altan’ı görmek için sık sık gazeteye gelen gençlik liderleriyle uzun uzun söyleşiyordum.

Harun Karadeniz’i de, TMTF’nin 1965 yılı başında yabancı petrol şirketlerine karşı açtığı kampanya sırasında tanıdım. O sırada İstanbul Üniversitesi İnşaat Fakültesi Öğrenci Birliği başkanıydı ve kampanyanın örgütleyicilerindendi. 15 Ocak 1965’te İlhan Selçuk, İdris Küçükömer, Muammer Aksoy, Ahmet Hamdi Başar, Ziya Hepbir ve Ahmet Güryüz Ketenci’nin katılımıyla organize ettikleri "Türkiye'de petrol sorunu" konulu açık oturumu onların isteği üzerine ben yönetmiştim. Bu Harun’la ilk bir araya gelişimizdi.

1942 doğumlu olan Harun Karadeniz o sırada 23 yaşındaydı.

1965’in 10 Ekim’inde yapılan genel seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’nin 15 milletvekiliyle Meclis’e girmesi üzerine Türkiye siyasal yaşamında yeni bir sayfa açılmıştı. 

Seçimin hemen ertesi günü Türkiye İşçi Partisi saflarına katılanlar arasında, Üsküdar İlçesi’ne kaydını yaptırmış olan Deniz Gezmiş de vardı. 

1947 doğumlu olan Deniz Gezmiş o sırada henüz 18 yaşındaydı.

Deniz Gezmiş ve yaşıtlarının Türkiye İşçi Partisi saflarına katılmış olmalarını büyük bir kıvançla karşılamıştım. Çünkü 1964’de yapılan ilk büyük kongreden bu yana gençlik kesiminde TİP yönetimine karşı bir kırgınlık vardı. O kongrede önce Gençlik Kolları başkanının Genel Yönetim Kurulu’nda yer alması kararlaştırılmışken, hemen ardından bazı üst yöneticiler gençliğe güvensizlik göstererek bu kararı iptal ettirmişti.

1965 genel seçimdeki başarının da etkisiyle gençlik kesiminde partiye yeniden bir yöneliş başlamıştı. Ankara’da partili gençlerin 22 Nisan 1965’te yayınlamaya başladıkları Dönüşüm dergisinin verdiği ivmeyle 12 Kasım 1965’de Ankara’daki 11 yüksek öğrenim kurumundan 126 delegenin katılımıyla TİP’e yakın gençlik örgütü olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kuruldu. 

Ancak Yön dergisinde ortaya atılan Milli Demokratik Devrim (MDD) stratejisini benimsemiş partililere karşı TİP yönetiminin başlattığı, 20-24 Kasım 1966’da Malatya’da yapılan TİP 2. Büyük Kongresi’nden sonra da yaygınlaştırdığı tasfiye operasyonu, gençlik hareketi içinde de etkisini göstermekte gecikmeyecekti.

Deniz Gezmiş, son derece disiplinli bir parti üyesi olmasına rağmen, kafasındaki birçok sorulara parti yöneticilerinin yanıt vermemesi ya da verememesi nedeniyle giderek partiden uzaklaşmış, MDD stratejisini savundukları için partinin üyeliğe kabul etmediği veya ihraç ettiği sosyalistlerle yakın ilişki kurmuştu.

Deniz Gezmiş partiliyken ilk gözaltısını 15 - 31 Ağustos 1966 tarihleri arasında Ankara'dan İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında yaşamıştı.

7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giren Deniz, üniversite öğrencisi olarak da ilk kez 19 Ocak 1967’de TMTF binasının yediemine verilmesini protesto eylemlerine katıldığı için gözaltına alınmıştı. 

22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Âşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınan Deniz Gezmiş, 30 Ocak 1968'de arkadaşlarıyla birlikte Devrimci Hukuklular Örgütü’nü kurmuş, 7 Mart 1968'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonundaki bir toplantıda konuşan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklanmıştı. 

Harun Karadeniz ise anımsayabildiğim kadarıyla Türkiye İşçi Partisi’ne üye olmamıştı, ancak MDD stratejisine karşı sosyalist bir gençlik lideri olarak birçok işçi, topraksız köylü ve öğrenci etkinliğinin ön saflarında yer almıştı.

Harun’un başını çektiği büyük öğrenci eylemlerinden biri 7 Kasım 1967’de İstanbul’dan başlayıp 11 gün sonra Ankara’ya ulaşan “Özel okullar devletleştirilsin” yürüyüşüydü. Bir diğer büyük etkinlik ise, 14 Mayıs 1968’de 17 kuruluşun ortak girişimiyle İstanbul’da başlatılan “NATO’ya Hayır!” haftasıydı.

Farklı devrim stratejisi benimsemiş ve farklı örgütlenmelerde yer almış olan Harun ve Deniz’in ana akım medyada ön plana çıkmaları, kitleler tarafından devrimci gençliği temsil eden iki lider olarak tanınmaları Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin öğrenciler tarafından işgalinden sonraya rastlıyordu..

İstanbul’da TİP üyesi ya da TİP’e yakın gençler FKF’nin İstanbul sekreterliğini kurarak örgütlenirken, Deniz Gezmiş, MDD stratejisine yakın arkadaşlarıyla birlikte 1968 sonunda İstanbul’da Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ü kuracak, 1 Kasım 1968’de TMGT, AÜTB ve ODTÜÖB ile birlikte “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyecek, 28 Kasım 1968’de de ABD Büyükelçisi Komer’in gelişini Yeşilköy Havaalanı’nda protesto ettiği için tutuklanacaktı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969'da başlattığı saldırılara öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, 31 Mayıs 1969'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto gerekçesiyle giriştikleri işgale önderlik edecek, polisle çıkan çatışmalarda yaralanacak, hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçarak Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi saflarında çarpışmak için Filistin’e gidecek, oradan dönüşünde 23 Eylül 1969’te Hukuk Fakültesi Dekanı Profesör Orhan Aldıkaçtı'nın ihbarı üzerine fakülteyi basan polisler tarafından gözaltına alınacaktı.

Tam da o gün, Ant'ta yayınlanan "Kavga zamanıdır" başlıklı yazımdan dolayı İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde altı yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktım. Her zamanki gibi duruşma sıramın gelmesini beklerken polisler gıyabi tutukluluğu vicahiye çevrilmek üzere Deniz’i adliyeye getirdiler.

Duruşmam beraatle sonuçlandıktan sonra alt kata inerek Deniz'i buldum. Hâlâ elleri kelepçeliydi ve de endişeliydi: “Arkadaşlar senin beraat ettiğini söylediler, geçmiş olsun, dedi... Ama devrimci basına ve devrimci gençliğe karşı bu dâvalar bitmez. Daha ağır şeylerle karşılaşacağız... Mehmet Cantekin'i vurdular... Daha kimler vurulacak? Yarın serbest bırakılsam bile hayatta bırakırlar mı? Ama direneceğiz...”

Deniz haklıydı. Tutuklandığı o gün İstanbul'da Mustafa Taylan Özgür de vuruldu.

Cinayet makinesi işlemeye başlamıştı.

Sonrasını defalarca yazdık. O cinayet makinesi 12 Mart darbesinin ardından 6 Mayıs 1972’de, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’la birlikte Deniz Gezmiş’i de idam sehpasında katledecekti.

Harun Karadeniz’in erken ölüme yolculuğu Deniz Gezmiş’inkinden farklıydı.

Harun gençlik mücadelesini her daim işçi sınıfının öncülüğündeki sosyalist devrim mücadelesinin bir bileşeni olarak görmüştü. Bu amacını Avrupa'da 1968 direnişleri başladıktan sonra Ant'a verdiği demeçte şöyle açıklıyordu: "Gençlik liderleri toplumların sosyal, ekonomik yapısına göre farklı nitelikler taşır. Batı gençliği ve onun liderleri, az gelişmiş ülke gençlerine kıyasla, belirli bir refah içindedir. Bunların yurt ve dünya sorunlarıyla ilgilenmeleri kendi isteklerine bağlıdır. Az gelişmiş ülkelerin gençligi ise, Batı gençliğinin aksine kendisinin ve ülkesinin geleceğinden endişelidir. Bu gençlik için, yurt ve dünya sorunlarıyla ilgilenmek ve onları çözüme doğru götürmek kaçınılmaz bir zorunluluktur."

Harun, 1968'de İstanbul Teknik Üniversitesi’nin işgalinde öncüydü. Ama işçi sınıfının mücadelesinde de ön saflarda yer alıyordu. Örneğin İstanbul'da Derby Lastik fabrikası işçiler tarafından işgal edildiğinde İTÜ İşgal Konseyi de oradaydı, Harun işçilere sesleniyordu: "Bu halkın evlatları olan bizler, halka dönük düzeni kurana dek çalışacağız. Bugün burada sizin yanınızdayız. Gerektiğinde yine geleceğiz ve her hareketinizde sizinle beraber olacağız!"

O zamana kadar gençlik eylemlerinde "Ordu-Gençlik Elele" sloganı atılırken, Harun ve arkadaşlarının bu dayanışmasını 9 Temmuz 1968 tarihli Ant'ın kapağında "İşçi-Gençlik Elele!" sloganıyla duyurmuştuk.

Harun aynı yılın 6. Filo’yu protesto eylemlerinde de etkin rol oynamış, bu direniş sırasında 17 Temmuz 1968 günü İTÜ Gümüşsuyu öğrenci yurdunu basan polisler tarafından ikinci kattan atılan yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu’nu kaybetmişti. 

Sınıf mücadelesi açısından 1969'un önemli gelişmelerinden biri, yıllardır değil kutlanması, adının anılması dahi yasaklanan 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın DİSK yönetimi tarafından ilk kez bir bildiri yayınlanarak kutlanmasıydı. O yıl Harun'un lideri olduğu İTÜ  Öğrenci Birliği başta olmak üzere birçok öğrenci örgütü de bildiriler yayınlayarak işçi sınıfı bayramı kutlamasına katıldılar.

Aynı yıl Kartal bölgesinde işçiler tarafından kurulan İstanbul Bölgesi İşçi Birliği'nde de aktif olarak yer alan Harun, ilkokullarda okutulan alfabenin sınıfsal eleştirisini yaparak Ant'ın yazı kuruluna da katılmış, daha sonraki sayılarda her hafta "Devrimcinin Sözlüğü" köşesini hazırlamayı üstlenmişti.

12 Mart 1971 Darbesi sonrasında, kanser tedavisi görmesi gerekirken,  Harun Karadeniz de tüm devrimciler gibi tutuklanarak önce benim de sanık olduğum TKP davasında, ardından Dev-Genç davasında yargılandı. 

Zindanlarda hastalığı daha da vahimleşen Harun, serbest bırakıldıktan sonra son bir umutla tedavi görmek için İngiltere’ye gidecek, kolunun kesilmesine rağmen kansere yenik düşerek 15 Ağustos 1975’te hayata gözlerini yumacaktı.

Genç yaşında yaşama veda etmeden önce Olaylı Yıllar ve Gençlik, Eğitim Üretim İçindir, Devrimcinin Sözlüğü, Yaşamımdan Acı Dilimler ve Kapitalsiz Kapitalistler adlı kitapları yazan Harun Karadeniz, faşistlerin yaşamına nasıl kasdettiklerini ölümünden kısa bir süre önce şöyle anlatmıştı:

“İstanbul’a geldikten sonra öğreniyorum ki, ben içerideyken karım İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri Turgut Akan’a çıkmış ve ‘Kocamı hangi suçla tutuyorsunuz? Sağlığı iyi değil, hayati tehlike söz konusu. Sağlık kurulları ve klinik raporları bu durumu belirtiyor’ demiş. Adli Müşavir’in cevabı benim Ankara öykümün içyüzünü açıklamaya yeter de artar bile… ‘Ölsün istiyoruz’ demiş Adli Müşavir. ‘O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı. O bizim için eline silah alanlardan daha tehlikeli ve onun için de ölsün istiyoruz.’ Bu sözler 1972 yılı sonbaharında söylendi. Şu an yıl 1975 ve aylardan şubat. Benim sağ kolum kesildi ve fakat ölmedim…”

Sevgili Harun’u, aynı yıl, Deniz Gezmiş’in idamından üç yıl sonra, 15 Ağustos 1975’te sonsuzluğa uğurladık.

Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz… 60’ların iki devrimci Deniz’i… Sadece bugünkü değil, gelecekteki devrimci kuşakların da belleklerinde ebediyen yaşayacak… 

(Artı Gerçek, 14 Ağustos 2021)