Nevin Yıldırım ve Çilem Doğan Davalarında Suç ve Ceza

Kadın ve şiddet kelimeleri yan yana geldiğinde, çoğunlukla kadını kurban // mağdur rolünde, yani şiddetten etkilenen bir nesne olarak görürürüz. Ancak yakın zamanda yaşanan bazı tekil olaylar bilinen bu gerçeğe başka taraftan bakmamıza sebep oldu // oluyor. Bu tekil olaylardan biri de geçtiğimiz günlerde(22 Mart) aldığı cezayla yeniden gündeme gelen Nevin Yıldırım davası.

Ayrıntılarını burada aktarmak istemediğim olay, aklıma ilk olarak Germinal filminde izlediğim bir sahneyi -kadınların tecavüzcü erkeği linç etmesini- getirmişti. Her iki durumda uygulanan şiddetin benzer nitelikte olması, yani kurbanın eline geçen ilk fırsatta katilinden hesap sorması ve uyguladığı şiddeti teşhir etmesi, ister istemez „Suç nedir? Gerçek suçlu nasıl bir ceza yöntemiyle engellenebilir?“ sorusuna yol açıyor.

Konuyla ilgili olarak -başka davaların yanısıra boşanma davalarına da bakan İstanbul Barosu avukatlarından Feyzi Çelik sorularımı şu şekilde cevapladı.

Merhaba Feyzi, Nevin Yıldırım kendisine defalarca tecavüz eden Nureddin Gider’i öldürmekten dolayı müebbet hapis cezası aldı. Müebbet hapis ne anlama geliyor, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından farkı nedir?

Feyzi Çelik: Müebbet hapis cezası verildi. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası idam cezasının yerine getirilmiş bir cezadır. Müebbet hapisten farklı olarak cezanın beş yıllık bölümü tek kişilik hücrede infaz ediliyor. Şartlı tahliye süresi müebbet hapiste 25 yıl iken, ağırlaştırılmış hapiste 30 yıldır. Bu cezanın kesinleşmesi halinde Nevin Yıldırım 25 yıl hapiste yatacaktır. Kadın cinayeti, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı haberleri basın yayın organlarında oldukça fazla yer alıyor. Nevin Yıldırım olayına bakıldığında, kadının bu kez konumu cinsel saldırı yönünden kurban iken, öldürme yönünden ise katil konumundadır. Bu yönüyle Çilem Doğan davasına benzemektedir. Basın ve yayın organlarında bu olay “Kendisine tecavüz eden adamı öldüren Nevin Yıldırım’a bir kez daha müebbet hapis cezası verildi.” şeklinde geçti. Her olay birbirinden farklıdır. Olayın nasıl geliştiğini basına yansıyan bilgilerle açıklamak mümkün değildir. Şunu söylemek mümkün. Bu olayı ilginç kılan husus, av tüfeği ile öldürülen bir erkeğin kafasının bıçakla kesilmesinden sonra teşhir edilmiş olmasıdır. Eğer, Nevin Yıldırım kendisine tecavüz ettiğini iddia ettiği Nureddin Gider’i av tüfeği ile öldürmekle yetinseydi medyada bu denli yer almazdı. Kafa kesilmesi olaya başka bir boyut getiriyor. Somut olayda meşru savunma koşulları yoksa da bir kadının kendisine üç yıl boyunca tecavüz eden birini öldürmesi öldüren kişi kim olursa olsun onun lehine haksız tahrikin uygulanmasını gerektirir. Bu dosya için yargılama süreci henüz bitmemiş, istinaf ve temyiz aşaması var. Karar henüz kesinleşmedi, farklı bir karar çıkabilir.

Nevin Yıldırım’ın davası ister istemez akıllara Çilem Doğan'ın davasını getiriyor. Hukuksal boyutuyla değil belki, ancak her iki olayın kamuoyuna yansımasında bir ortak nokta var. Dışarıdan bakınca o ortaklığı görüyoruz. Yani bize göre cinsel-psikolojik ve fiziksel şiddete uğrayan iki kadın, iki ayrı erkeği öldürüyorlar ve mahkemeye çıkarılıyorlar. Çilem için haksız tahrik uygulanıp tahliye kararı veriliyor. Nevin'e ise hiçbir indirim uygulanmadan müebbet hapis cezası verilip tahliye edilmiyor. Bu farklılığın nedenlerini hukuki olarak değerlendirebilir misin?

Feyzi Çelik: Çilem Doğan’ın eylemi eşine yönelik iken, Nevin’in eylemi ise eşi olmayan birine karşıdır. Nevin’in bir şekilde öldürdüğü erkekten kaçınma imkanı varken, Çilem’in eşinden kaçınma imkanı çok sınırlıdır. Çilem Doğan olayı ile Nevin Yıldırım olayının oluş koşulları birbirinden farklıdır. Çilem Doğan’ın davasında süreklileşen ve devam eden bir tehdit var. Çilem Doğan sürekli olarak büyük bir korku panik halinde. Olayın meydana geldiği gün dahi tehlike devam ediyor. Çilem adeta öldürülmemek için öldürmek zorunda kalmıştır. Bana göre Çilem Doğan olayında meşru savunma yani cezasızlık hali varken, Nevin Yıldırım olayında haksız tahrik koşulları vardır. Müebbet yerine alt sınır olan 12 yıl hapis cezası verip iyi hal indirimi uygulayarak 10 yıl hapis verebilirdi.

Burada konu cinsel-psikolojik-fiziksel şiddet uygulanmasından çok öldürme anında bu şiddetin olup olmadığı veya devam edip etmediği ile ilgilidir. Çilem Doğan davasında devam eden bir şiddet sırasında öldürme olduğu anlaşılırken, Nevin Yıldırım olayın geçmişte kalan bir şiddetten doğan bir infial/tahrik durumu söz konusudur. Mahkeme Çilem’e verdiği ceza miktarını ve Çilem’in cezaevinde kaldığı süreyi dikkate alarak tahliye kararı vermiştir. Nevin’e verilen ceza miktarına bakarak, kaçabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak tahliye kararı vermemiş olabilir. Ancak bana göre mahkemenin beş yıldan fazla tutuklu bulunan birinin tahliyesine karar vermesi gerekirdi. Üst mahkeme farklı bir değerlendirme yaparak tahliye kararı verebilir.

Nevin Yıldırım’ın aldığı ceza -toplumsal-politik arka planından bağımsız- sadece kağıt üzerindeki yasalara göre “adil” bir karar mı sence?

Feyzi Çelik: Bu kararın adil olduğunu hiç kimse iddia edemez. Yasal süreç devam ettiği için, az ceza verilebileceği gibi hiç ceza verilmeyebilir de. Şu haliyle dahi mahkeme Nevin’in tutuklulukta geçirdiği 5-6 yılı dikkate alarak tahliye edebilirdi. Bana göre bir adaletsizlik de bu konuda yaşandı. Genel bir şiddet var. Kadın, çocuk veya dezavantajlı olanlara yönelik şiddet olaylarında büyük bir artış olduğu bir vaka. Toplumsal bir çürümeden söz edilebilir. Bunun sosyo-ekonomik nedenleri vardır. Konuya verilecek ceza miktarı bakımından yaklaşmak yeterli değildir. Nevin Yıldırım gibilerin kendisine tecavüz eden erkeği öldürmesi, diğer erkeklerin kadına yönelik şiddet veya cinsel saldırılarının azalmasına etkisi olmaz. Bir suç varsa cezasının olması kaçınılmazdır. Ancak suçun işlenmesinin nedenleri göz önünde bulundurulmalı, Nevin Yıldırım içinde bulunduğu koşullar dikkate alınmadan müebbet hapis cezasının verilmiş olmasını adil görmek mümkün değildir.

Her iki olayın gelişim hikayesine baktığımda bir süreklilik durumu var. Yani her türlü şiddet belirli aralıklarla sürekli tekrar ediyor. Hatta bu şiddetin dozu da giderek artıyor. Sözlü tehditler var, çevredeki insanlar(akrabalar, komsular, devlet kurumları...vs.) da bu şiddetin farkında. Ancak yine de önüne geçilemiyor. Bu bahsettiğimiz olaylarda iki erkek şiddet uyguladıkları kadınlar tarafından öldürüldüler. Ancak bu olaylara benzer açığa çıkan ya da çıkmayan binlerce olayda kadınlar öldürülüyor. Bu tür şiddet olaylarının kompleks yapısı sence nedir?

Feyzi Çelik: Konuya erkek-kadın savaşı olarak yaklaşırsak yanlış yapmış oluruz. Ölüm kimden gelmiş olursa olsun sonunda insanlar ölüyor. Bir kadının bir erkeği öldürmesi, kadının intikamının alındığı anlamına gelmiyor. Bu tür yorumlar yapılırken öldürme olayını meşru görme tuzağına da düşmemek gerek. Olayları bir yarış havasına sokmaktan kaçınmalıyız.

Son 20 yıl içinde kadın cinayetlerinde büyük bir artış oldu. Bu süre zarfında kadına yönelik şiddete karşı büyük bir kamuoyu oluştu. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi bakımından bir çok yasal değişiklik yapıldı. Koruma mekanizmaları getirildi. Buna rağmen kadın cinayetleri hız kesmeden artmaya devam etti. Bu düzenlemelerin hiçbiri kadının durumunda bir değişiklik getirmedi. Kadın korunması, sığınması gereken bir obje gibi görülüyor. Bu da kadını daha kolay bir hedef haline getiriyor. Burada erkek de dışlanıyor. Örneğin şiddet uygulayan erkek hakkında evden uzaklaştırma, eve 300 metre yaklaşmama kararı veriliyor. Ekonomik koşulları iyi olmayan erkeğin gidebileceği bir adres gösterilmiyor. Erkek arabasında veya yakınlarının evinde kalmak zorunda kalıyor bunu uzun süre sürdürmesi kolay olmadığı için kadının olduğu eve zorla girmeye çalışıyor. Çoğu zaman silahlı oluyor ve kadını orada öldürüyor. Devlet koruma tedbirini kadın açısından uyguluyor ancak kendisini evin dışında bulan erkeğe bir yol gösterilmiyor. Olaya bütünsel açıdan yaklaşılmıyor. Üstüne üstlük alınan önlemlerin uygulama alanı da çok kısıtlı. Bütün bu faktörler kadına yönelik şiddetin devamında etkilidir.

Çilem Doğan'ın davasında Çilem’i savunan Avukat İsa Ayanoğlu´nun şu sözleri dikkatimi çekti. Çilem Doğan’ın tahliye kararından sonra,

"Bir erkek olarak, (hem) mazlum ve mağdur olan kadınların yanında olmaktan hem vermiş olduğumuz bu hukuk mücadelesinde başarıya ulaşmış olmaktan çok mutluyum. Umarım Yargıtay bu kararı esastan da bozar ve dosya beraatla boşar. Çünkü bu bir beraat değil, tahliye kararıdır. İnşallah beraat kararı da Yargıtay’ın bozmasıyla ortaya çıkacak.”

demişti. Avukatın bu sözleri aklıma su soruyu getiriyor: Hukuk zaten kadın ve erkeğe eşit davranmak zorunda değil mi? Ceza Kanunlarına göre yargılanan, yargılayan ve savunanların zaten kendi cinsiyetlerinden bağımsız davranması gerekmez mi? Bu açıklamadan yola çıkarsak, mevcut kanunlarla toplumda gerçekten yaşananlar arasında büyük bir uçurum olduğunu söylememiz mümkün mü?

Feyzi Çelik: Bazı kadın dernekleri ve avukatlar kadının konumu üzerinden kendisini ön plana çıkarmış olabilir. Çilem Doğan olayında en önemli çıkışı HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ yaptı. Bu çevreler, Yüksekdağ’ın bu çıkışını görmezlikten gelerek kendi görüşlerini ön plana çıkardılar. Bu kesimler, Yüksekdağ’ın kadına yönelik şiddete ve genel olarak şiddetin politik yönüne dikkat edişi karşısında, milliyetçi bir pozisyon takınarak gerçekçi çözüm önerilerinin önünü kapattılar.

Kanunlar karşısında herkes eşittir. Özellikle ceza kanunlarında eşitlik mutlaktır. Hakim, önüne gelen olaya yasaları uygularken, fail veya mağdurunun cinsiyetine bakamaz. Olayın oluş koşulları ve zamanında gösterilen davranış biçimleriyle ilgilenir. Ancak, fiziki, ekonomik veya geleneksel nedenlerle erkeğin avantajlı olduğu durumlarda, daha dezavantajlı olan kadın lehine yorum yoluna gidilebilir. Takdir yetkisini kadın lehine kullanabilir. Bir çok kadının öldürülmesi olayında erkek lehine çok basit gerekçelerle takdiri indirim nedenleri uygulandığı halde, Nevin Yıldırım olayında onun lehine takdiri indirim nedenlerinin uygulanmayışının bir çelişkiden öte haksız bir uygulama olduğunu söylemek mümkündür.

Boşanma davalarına da bakan bir avukat olarak gittikçe artan şiddete karşı sence hangi hukuksal önlemler alınması gerekir? Bu konuda neler söyleyebilirsin?

Feyzi Çelik: En büyük eşitsizlik eşit olmayanların eşitliğidir. Öncelikle fırsat eşitliğinin oluşturulmasıdır. Medeni Kanuna bakacak olursak, kadın ve erkek eşit olarak görülüyor. Eski Medeni kanunda erkek için koca, kadın için karı sözcüğü kullanılırken yeni kanunda eş sözcüğü kullanılmaktadır. Yeni Medeni Kanun 2002’de yürürlüğe girdi. Yeni Medeni Kanununda en önemli düzenleme evlilik birliği devam ederken kazanılan malların eşler arasında paylaşılmasını esas alıyor. Malların mülkiyetinin büyük çoğunlukla erkek adına kayıtlı olduğu dikkate alınırsa bu düzenleme kadın lehine bir düzenlemedir. Buna rağmen, bu dönem içinde kadın cinayetlerinde büyük bir artış meydana gelmiştir. Kadın bir anlamda yasalara güvenerek eşit bir konuma geldiği yanılsaması içine girmiştir. Bu da kadına boşanması halinde en azından boşanmadan önceki durumdan daha kötü bir duruma düşmeyeceği konusunda yasal bir güvence anlamına geliyor. Bu da kadına da boşanma davası açması için bir alan oluşturuyor. Başka bir deyişle kadın erkeğin kendisine yönelik şiddetine karşı dik durmaya çalışıyor. Bu dik duruşunu boşanma davasını açmakla gösterdikçe erkek onu vazgeçirmek için şiddete başvuruyor. Daha da ileri giderek kadını öldürüyor. Devlet bunun karşısında kadın lehine önlem almakta eksik kaldıkça kadın şiddetle baş başa bırakıyor.

Boşanma, eş ve çocuklar arasındaki ilişkiler ve mal paylaşımı konusunda görev yapan aile mahkemelerinin hali içler acısıdır. Bu mahkemede görev yapan hakimler aile veya kadın konusunda sosyo-psikolojik eğitimden geçirilmedikleri gibi, iş yükleri de oldukça ağırdır. Ayrıca bu mahkemelerin elinin altında pedagojik destek alışları da çok kısıtlıdır. Şiddet artık, Aile Mahkemesi duruşma salonlarına kadar gitmiştir.

Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerini içselleştiren bir yönetim anlayışı ve yürütmeyi sınırlayan bağımsız bir yargının olmadığı bir yerde yasalar ne kadar iyi olursa olsun adaletsizlik devam edecek bu da bireysel ve toplumsal şiddete alan bırakacaktır. Tabi bundan kadınlar daha fazla etkilenecektir.

Uygulamada bir çok kadın gördüğü şiddeti ispat etmekte zorluk yaşıyor. Bu da kadına yönelik şiddete ortam oluşturuyor. Kadın lehine ispatta kolaylık getirmek çözüm olabilir mi?

Feyzi Çelik: Hukuk ve ceza davalarında ileri sürülen hususların ispatı çok önemlidir. İspatın yokluğu veya bir tarafın beyanının delil vasfında olup olmadığı hep tartışılmıştır. Özellikle bir suçtan zarar görenin beyanını başka delillerle ispatlamaya zorlanması zorluklara neden olmaktadır. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik şiddet ve cinsel nitelikteki suçlarda bu zorluk her olayda vardır. Şiddet gören/cinsel saldırı-tacize uğrama suçu açısından bakıldığında bu suçların failleri genellikle kadına şiddet uygulayan eş/erkek arkadaşı vs.dir. Bunların mağdur üzerindeki baskısı süreklidir. Bu baskı sadece kadına yönelmekle sınırlı değildir. Kadın lehine tanıklık yapabilecek kişilere de yöneliktir. Bu kişiler, tanık olabilecek kişiler üzerinde baskı uygulayarak kadın üzerindeki şiddeti kadının hayatına kast edecek duruma getirirler. Bu tür suçların genellikle iki kişi arasında gerçekleştiği de dikkate alındığında "beyanı yeterli görmeme/tanık göstermeye zorlama" gibi hususlar bu suçların cezasız kalmasına neden olmaktadır. Suçların cezalandırılmayışı giderek öldürme/yaralama olaylarının oluşunun da taşlarını döşemektedir. Konuyu "kadının beyanı esastır" klişesine indirgemek bu sorunu hal etmeye yetmez. "Kadının beyanının esas olması" her olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Kadının beyanı, kadının söylediklerini ispatlayamaması sorunu inandırıcılığının olmayışı kendisinden tanık istenilmesi, karısını, nişanlısını, sevgilisini öldürmeyi göze alan erkeğin tanıklar üzerindeki etkisi belirgindir. Tanıkların onun ilişkisini bitirmekle sorumlu tutunca onların da tanıklık yapmalarında çekinmelerine neden olmaktadır.

Bir kadın hiç tanımadığı bir erkeğin cinsel saldırısına uğradığını söylediği zaman onun bu beyanı dikkate alınıp sanığın ceza alması, tutuklanması için yeterli iken aynı evi paylaştığı kocasının cinsel saldırısı veya canına yönelik bir eyleme maruz kalışını ilgililere söylediğinde kadının bu söylemi dikkate alınmıyor. Cinsel saldırı veya başka bir eylemde bulunan kişi koca veya patron vs. değil de başka biri olmuş olsaydı kadının bu konudaki beyanı yeterli kabul edilecek, ilgili kişi hakkında işlem yapılabilecekti. Bu husus kocaya kadına yönelik öldürme dahil şiddet uygulaması yönünde açık çek verilmiş oluyor. Böylece serbestçe koca, karısına kolayca şiddet uygulama imkanı elde ediyor. Oysa kadının söylediklerine inanan sistem olmuş olsaydı kadın kendisine yönelik tehlikeyi ilgililere anlatma imkanını bulacaktır.

Elbette, kadının beyanına itibar edilmemesi sonucunda kadınının devlet görevlilerine da güvenmemesini beraberinde getirir. Kadın bu şekilde savunmasız kalınca katledilmesinin yolu da açılmış oluyor. Belki Çilem veya Nevin’in beyanlarını esas alan bir sistem olmuş olsaydı sözkonusu cinayetler işlenmemiş olacaktı.

Feyzi Çelik: Evet, şiddetin uygulandığı ailelerin çevreleriyle ilişkileri de zayıf olduğundan bu şiddeti gören tanıkların oluşu da çoğu zaman imkansızdır. Toplumsal baskıdan da uzak kalan koca bu şekilde kadın üzerinde hakimiyet kurarak kadının gördüğü şiddeti değil kamu görevlilerine, kendi yakınlarına söylemesini dahi engellemektedir. Eğer günümüzde bu kadar çok kadın eşleri tarafından öldürülüyorsa kimbilir bunların onlarca katı kadın eşi tarafından öldürülür korkusuyla kocasına sesini çıkarmamaktadır. Bu durumdaki kadın, iddialarını ispatlayacak tanıklardan da yoksundur. Bu da kadının erkeğin baskısına boyun eğdirmesine neden oluyor.

Nevin Yıldırım ve Çilem Doğan olayından hareketle, katil-kurban ilişkisinde rollerin yer değiştirmesi sorunun sanki tamamen şiddet sarmalı haline gelmesine neden oluyor.

Feyzi Çelik: Evet, böyle görülebilir. Ek olarak şunu söyleyebilirim: Kadın-erkek farketmez, her türlü ezen-ezilen çelişkisinde gönüllü kurban ve katil durumu var diyebiliriz. Örnek; ailede annenin ya da babanın çocuklarından birine iki, diğerine üç tokat attığını düşünelim. İki tokat yiyen çocuk der ki, “Kardeşime neden sadece iki tokat vurdun?” Halbuki iki kardeşin bir olup “Neden bize vurdun?” demesi gerekir.

Yani suç ve cezanın niteliği ve miktarı yerine, suç ve cezanın ne olduğunun sorgulanması gerek diyorsun.

Feyzi Çelik: Evet.

Peki, cevaplar için çok teşekkürler.

Soné Gülyan

Köln, 24.03.2018

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner67

banner68

banner71

banner62

banner56

banner51

banner14

banner58

banner61

banner27

banner59