YARGIDA REFORM DEĞİL, OPERASYON YAPILIYOR

3. Yargı Reform Paketi, açıklanmasıyla birlikte çeşitli eleştirilerin de odağı oldu. AKP’nin reform adı altında yargı alanında getirdiği bundan önceki düzenlemelerle birlikte düşündüğümüzde 3. Yargı Paketi’ni genel anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha önceki yargı reformu paketleriyle birlikte düşündüğümüzde söz konusu düzenlemeleri ne yargı, ne reform, ne de yargı reformu olarak adlandırmamız mümkün değil. İlk süreçlere baktığımızda HSYK’nın dönüşümüne ilişkin bir reform paketi vardı ve en azından daha önceki sisteme ve mevzuata göre hâkim ve savcıların temsiline imkan tanıyan bir paket olduğu için anayasal anlamda önem taşıyordu. Ancak AKP ve cemaat bu anayasal biçimsel hakkı siyaseten işgal etti. İkinci paket yargının hızlandırılması için çıkarılmıştı. Ve bu pakette yargılama sürecinin içerisinden bir yargılama öznesini, Asliye Ceza Mahkemelerinden Cumhuriyet Savcısını çıkarttılar. Buna ek olarak yargının hızlandırılması adına kürsüde çalışan 160 hakim Yargıtay’a atandı. Tüm bu süreçler, ilk ve ikinci yargı reformu olarak adlandırdıkları girişimlerin hepsi yargıdaki iş gücünü kırpma operasyonuydu. Şimdiki süreçle, 3. Yargı Paketiyle de adliyedeki iş tanımını kırpmaya çalışıyorlar. Adliyedeki iş tanımına dönük belli kırpma operasyonları yürüterek yargıyı hızlandıracaklarını zannediyorlar. Söz konusu düzenlemeleri reform olarak adlandırmak kesinlikle mümkün değildir. Hukuk ile yargının bütünlüğüne ilişkin, hukuk ve yargının ıslahına yönelik bir adım yok. Yargı konusunda hiçbir ciddi perspektifleri yok. Yargı ve hukuk konusunda temel mefhumlara ve müesseselere sahip değiller. Bu üç paketin üçünü de bir arada değerlendirirsek söylenecek tek bir şey var: Cin Ali’nin Yargı’daki maceraları.

Peki, bu “kırpma operasyonu” dediğiniz düzenlemeler sizce neyi amaçlıyor?
Yargıda çok ciddi bir kriz var. Bu geçici krizde, Türkiye’de bugün adliyeler, iş yükünün ve yargı içi hiyerarşinin baskısı altındadır. Ve bu iş yüküne bazı iyileştirmeler yapmazsanız, adliyeler çok kısa zamanda patlayacak hale gelecektir, gelmektedir. Bu kırpma operasyonları da bütünlükten, tutarlılıktan yoksun bir şekilde bu geleneksel krize küçük cevaplar verme, o sıkıntıyı azaltma amacı gütmektedir. Bu bakış açısı olduğu sürece yargı ve adliyenin bu krizini aşmak da kesinlikle mümkün değildir.

Yargı paketinin, uzun tutukluluk süresini düşürmeye yönelik bir düzenleme olduğu savunuluyor. Ancak yargı paketinde adli kontrol tedbirinin genişletilmesi ve yasada zaten mevcut olup uygulanmayan kuvvetli suç şüphesinin varlığının somut olgularla gerekçelendirilmesi dışında bu konuda herhangi bir düzenleme yok. Tutukluluk konusunda çok tartışılan katalog suçlara da dokunulmuyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Katalog suçların hepsinde, o suçlar görüldüğü andan itibaren tutuklama konusunda yargıda peşin bir refleks ortaya çıkıyor. Bu refleks özellikle terör meselesinde çok belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Eğer terör ve terörizme dair bir dosya, devlete dair suçları içeren bir dosya yargının önüne geldiyse bu aşamadan itibaren tutuklama temel bir duruma dönüşüyor. Burada yaptığınızı zannettiğiniz her iyileştirme, sonuçta bu yargının zihniyetiyle tersine dönecektir, dönmektedir. Bugüne kadarki mevzuatta tutuklamanın uzunluğu ya da kısalığı konusunda çok ciddi bir sorun olduğunu ben şahsen düşünmüyorum. Bu anlamda sorun hukuksal mevzuatın kendisi değil. Bugün yaşadığımız tutukluluk sorununu hukuk çalışarak, hukuksal mevzuat çalışarak anlayabilmek mümkün değildir. Türkiye’deki sorun yargı zihniyetinin kendisidir. Sorun, hukuksal mevzuatın belirli bir grup tarafından belirli bir politik çıkar, belirli bir politik misyon doğrultusunda kullanılması sorunudur. Ve bu yalnızca bugüne dair bir sorun da değildir, daha önceki adli perspektif, daha önceki adli iktidarlar da bunu uygulamıştır Dolayısıyla bu sorunla hukuksal mevzuatı değiştirerek değil, yargı zihniyetini demokratik çerçevede sorgulayarak mücadele edebiliriz diye düşünüyorum.

Yargı Paketi, yargı güvenilirliğini etkileyen “gizli tanıklık” ve “gizli soruşturma delillerini” kaldırmamasıyla da eleştirildi. Buna ek olarak da artık Terörle Mücadele Yasası (TMY) kapsamındaki davalarda bilirkişilerin isimleri de gizlenecek. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu kırpma operasyonunun yargının demokratikleşmesi, hukukun demokratikleşmesi açısından herhangi bir amacı olmadığı çok açık. Gizli tanıklık, özel yetkili mahkemeler gibi kurumlar, yargıyı yargı olmaktan çıkaran geleneksel kurumlardır. Yargı dediğiniz şey devletin gücüyle yurttaşın gücü arasındaki eşitliğin sağlandığı mekânlardır. Duruşma salonunda devletin gücü ne kadarsa failin, şüphelinin gücü de o kadar olmak zorundadır. Yargılamadaki eşitlikle ancak böyle bir ortam sağlanabilir. Türkiye’de böyle bir ortam hiçbir şekilde yoktur. Türkiye’de aslında yargılama yoktur. Maalesef gizli tanıklık ve özel mahkemeler yoluyla devlet lehine müthiş bir dengesizlik yaratılmıştır. Fail ve sanık orada hukuk öznesi değildir. Sadece ve sadece bir yargılama nesnesi haline getirilmiştir. Eğer yargı reformu diyorsanız buna yönelik bir girişimi de başlatmak zorundasınız. Buna yönelik hiçbir girişim başlatılmıyor.

Özel yetkili mahkemelerle devlet lehine dengesizlik yaratılıyor, dediniz. Bu konu, yargı paketinin, Hrant Dink davasında 14. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararın ertesinde açıklanmasıyla da önem taşıyor. Özel yetkili mahkemelere ilişkin görüşlerinizi biraz daha açabilir misiniz?
Özel yetkili mahkemeler anayasanın tanıdığı haklar üzerinden çalışan mahkemeler değil. Anayasanın tanıdığı hakları belirli kesimlere, terör ve terörist diye tanımladıkları kesimlere kullandırmayan, bu kesimleri yurttaşlığın dışına taşıyan ve onları bir özne olarak değil, sadece bir nesne olarak gören mekanlardır. Özel yetkili mahkemeler, yargılama mekanları olarak değil, tipik ortaçağ kurgusuyla birer engizisyon kurumları olarak ortaya çıkar. Bir taraf çok güçlüdür, bir taraf da kendi masumiyetini kanıtlayabilecek hiçbir araca sahip değildir. Bu noktada yargı reformu paketinin böyle bir şey içermesini beklemek de abes. Çünkü hiçbir derinliği olmayan bu paketi inşa eden zihin, dünyaya hayata, yargıya, hukuka son derece zayıf ve dar bir pencereden bakıyor.

Yargı paketine getirilen basın ve ifade özgürlüğüne yönelik maddelerle pek çok gazetecinin davasının etkileneceği belirtiliyor. Bu doğrultuda TMY alanında da bir düzenleme getirilmesi gerektiği tartışılıyor. Bu konudaki görüşleriniz nedir?
TMY’ye çok ciddi bir müdahale lazım. TMY’nın kendisinin kalkması lazım. TMY aslında Türkiye’nin ikinci anayasasıdır. Ve aslında belki de gerçek anayasasıdır. Türkiye’de aslında sorunun hep 1982 Anayasası olduğunu söylüyoruz; ancak ben 1982 Anayasasının varlığından çok yokluğuyla ilgili bir sorun olduğunu düşünüyorum. 1982 Anayasası TMY nedeniyle uygulanamıyor. Pek çok kesim TMY nedeniyle 1982 Anayasasının haklar katalogundan dahi yararlanamıyor. Tamamen TMY’nin koşullarına emanet edilmiş durumdalar. TMY de yurttaşları birden fazla gruba bölüyor. Bir grubu yurttaş haline getiriyor, diğer grubu da terörist haline getiriyor. Ama kimin yurttaş olduğu kimin terörist olduğuna dair, nesnel hukukun içinde okuyabileceğimiz net, standart bir tanım alanı yok.
TMY sizin de belirttiğiniz gibi siyasi muhalif kesimleri bastırma amacıyla kullanılıyor. Örneğin Hopa davasında da olduğu gibi çeşitli protesto eylemlerine katılan insanlar çok keyfi bir biçimde bu yasa kapsamında tutuklandılar, yargılanıyorlar.
TMY’nin amacı çok açık ve net. Burada her tür siyasal itirazda bulunan, siyasal muhalefet gösteren insanları terörist kutusuna yerleştirerek onu kolaylıkla şiddet uygulanabilir, kolaylıkla ceza hukukunun konusu haline getirilebilir bir nesneye dönüştürmeye çalışıyorlar. O muhalefet hareketlerini, o muhalif aktörlerin hepsini Terörle Mücadele Yasasına dayanarak bastırıyorlar ve o yasanın yarattığı belirsizlik ortamında farklı bir egemen hukuk uygulaması süreci yaratıyorlar. Ve bunun temel hukuksal zeminini TMY yaratıyor. Dediğim gibi Türkiye’deki sorun bu zaten. 1982 Anayasasından yakınıyoruz ama 82 Anayasası bile uygulanmıyor.

Örgüt üyeliği konusunda da çeşitli düzenlemeler geldi. Söz konusu düzenlemelerle “örgüte yardım ve yataklık etmekten” yargılanan kişiler yine örgüt üyesi gibi yargılanacak, ancak yargıcın takdirine göre alacağı ceza üçte iki oranında indirilebilecek. Söz konusu düzenlemelerin Ahmet Şık ve Nedim Şener davalarını etkileyebileceği söyleniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Metni kesinleştirmedikleri için bir şey söylemek zor. Ancak TCK’nın 220. Maddesinin çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Orada örgüt tanımı tek basamaklı değil birkaç basamaklı olarak yürütülüyor. Birinci olarak o örgütün varlığı içinde yer almak tanımlanıyor. ikinci olarak o örgütün somut varlığının içinde yer almasa bile amaç birliği nedeniyle örgütün içerisine girme durumu söz konusu. Buna ek olarak da o örgütün amaç birliği içerisinde yer almasa dahi örgüt üzerinden suç işleme durumundan örgüte giriyorsun. Yani kaçacak hiçbir yeriniz kalmıyor. Dolayısıyla 220. Madde kesinlikle değiştirilmesi gereken, eğer bir reform tasarısı perspektifiniz varsa mutlaka o reformun içerisine yerleştirilmesi gereken bir madde. Ama ne ölçüde gerçekleşeceğinden emin değilim. Zaten Ahmet Şık ve Nedim Şener davasının da bu maddeleri okuyarak bile üretilebilecek bir dava olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda hukuki mevzuatın mevcut durumu üzerinden de bir açıklamaya girişmeyelim. Çünkü Ahmet Şık ve Nedim Şener’in durumu bu mevzuattan kaynaklanan bir durum değil. Bu sadece adli kurgunun, adli perspektifin kendisinin antidemokratik bir biçimde kullanılmasından kaynaklı adli bir skandaldır.
OLGU KUNDAKÇI/BİRGÜN Gazetesi
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner67

banner68

banner71

banner62

banner3

banner73

banner57

banner11

banner56

banner14

banner58

banner27

banner12

Südkurier: Avrupa sesini neden daha fazla yükseltmiyor?
Südkurier gazetesi yorumuna ‘Yine Erdoğan' başlığını koymuş.

Haberi Oku