KÜLTÜR:
Bir Odadan Bir Odaya

Baba, sen davanın bedelini bize ödettin

Elimde bir kitap var, kapağında ‘Bir Odadan Bir Odaya' yazıyor.

Doğan Kitap'tan çıktı.
Yazarı, herkesin bildiği biri değil.
Elif Güney Pütün.
Yılmaz Güney'in kızı.
Pardon, bilinmeyen kızı.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415667
En azından ben bilmiyordum.
Çok fazla insanın da bildiğini zannetmiyorum.
Eski eşler Nebahat Çehre'yle Fatoş Güney'i biliyoruz, bir de yakışıklı bir oğlan var Yılmaz Güney, ortalıkta fazla görünmeyen. Ama Elif Güney Pütün benim için yeni bir keşif.
O yüzden ilgiliyim.
Ama itiraf edeyim, kitap hakkındaki beklentim çok yüksek değil.
Bütün büyük adamların, kamusal figürlerin çocukları, “Onun çocuğu olmak şöyle muhteşem bir şeydi!” diye kitaplar yazıyorlar, hayattan süzdüklerini aktarıyorlar.
Ama neticede sıradan şeyler anlatıyorlar.
“Bu da öyle bir şeydir” diye bakıyorum.
Sakinim.
Ve ilk cümleyi okuyorum…

ARTIK KENDİM OLMAK İSTİYORUM

Aman Allah'ım!
Son cümleye geldim.
Ağlaya ağlaya…
Böğüre böğüre…
171 sayfalık kitap, cırt diye bitiyor, bir havuz gibi kitabın içine düşüyorsun.
Küçük bir kız çocuğunun dilinden yazılmış, kendini kaptırıyorsun, kah o kız çocuğu sen oluyorsun, kah o hikâye senin hikayen.
Babasıyla meselesi olan herkesin okuması gerekiyor.
Ve tabii Yılmaz Güney hayranlarının.
Kitapta anlatılan çok çok çarpıcı bir hayat.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415668
Dava için feda edilmiş hayatlar...
Kendi geçmişiyle hesaplaşan, yüzleşen sekiz yaşındaki bir kız çocuğu karşımızdaki.
O kadar yalın ve düz anlatıyor ki...
Ama sessiz ve derinden bağırıyor, haykırıyor.
“Ben de varım” diyor, “Bunları bunları yaşadım. Artık kendime ait bir hayat istiyorum. Birinin kızı olmak değil, kendim olmak istiyorum…”
Elif Pütün Güney, tüm eğitimini Fransa'da almış bir pedagog. 20 yıldır otistik çocuklarla ilgileniyor. Aynı zamanda aile terapisti. Bu kitabı da Fransızca yazmış. ‘Anadil'i onun ‘acı dil'i olmuş, bir gün fark etmiş ki çocuklarına Türkçe kızıyor, Türkçe bağırıyor, onun dışında hep Fransızca. Kendini konuşurken Türkçe ifade edebiliyor ama yazarken Fransızca.
Abdi ıpekçi'nin kızı Nükhet ızet tercüme etmiş, o da babasından farklı bir şekilde koparılanlardan.
Çok çok iyi bir çeviri, su gibi akıyor, müthiş bir duruluk.
Doğan Kitap'tan Deniz Yüce Başarır basıyor, onun da babası vefat etmiş, beni Paris'e götüren Banu Zeytinoğlu'nun da.
Bütün bu kadınlar baba kavramıyla hayat boyu uğraşmış kadınlar.
Babaları ölünce büyümüş kadınlar.
Elif Pütün hariç.
O da artık büyümek istiyor.
ıyileşmek istiyor.

BABAYA DA HAK VERİYORSUNUZ

Elif'i biraz da Avrupalı buldum.
Bizler, kendi hayatımızı bu kadar gözler önüne serebilir miyiz, didik didik edebilir miyiz bilemiyorum.
Onu çok samimi buldum.
Pek çok insan saldıracaktır, “Nasıl böyle bir şey yapabiliyorsun? Babanın anısına ihanet ediyorsun” diyecektir. Bence yaptığı müthiş bir şey. O, bize kendi gerçeğini anlatıyor. ‘Dava adamı' Yılmaz Güney'in kendisi için nasıl iyi bir baba olamadığını anlatıyor. Ama öyle bir anlatıyor ki, babaya da hak veriyorsun, bir hayata her şeyi sığdırmaya çalışmış, nitekim kızıyla ilişkisini fena halde ıskalamış…http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415669
Teğet geçmişler.
Görüşebildikleri o kısa üç yıl boyunca hiç konuşamamışlar, iletişim kuramamışlar.
Bu da, şu an 45 yaşında bir kadının hayatına mal olmuş.
Aslında onlarınki tekil bir baba-kız hikâyesi değil, düşünün kaç kız çocuğu babasıyla problemli, hesaplaşamamış, ona kendisini ifade edememiş…

GÜVERCİNLER KADAR ÜRKEK

Paris.
ınan Kıraç'ın oteli...
Ve işte Elif'le tanışıyorum.
Bir tarafı güvenli, bir tarafı Yeni Cami önündeki güvercinler kadar ürkek.
Dolu, çok birikmiş, durmaksızın anlatıyor.
Kovadan dökülen sular gibi.
ıki gün Paris'in değişik yerlerine gidip kitabını, hayatını, yaşadıklarını konuşuyoruz.
Bazen kızıyor babasına, bazen gözleri doluyor.
“Bir sürü çelişki yaşıyorum biliyorum” diyor.
Ve anlatıyor, anlatıyor…
ıçindeki zehri, acıyı akıtmaya çalışıyor.
Yılmaz Güney'in istiridyesini en sevdiği lokantaya gidiyoruz. Elif, babasına tepsi tepsi istiridye taşırmış oradan.
Yılmaz Güney'in ölmeden önce yaşadığı eve gidiyoruz.
Mezarlığa gidiyoruz, sevenleri tarafından bırakılmış çiçekler, çiçekler…
Eşiyle de tanışıyorum Elif'in, son derece destek oluyor karısına. Pardon evli değiller ama 20 yıldır birlikteler ve iki çocukları var.
ıkisini de çok sevdim.
Ama en çok Elif'in kitabını sevdim.
Bu kitabın macerasını heyecanla takip edeceğim.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415670
Bence daha çoook konuşulacak.
Röportaj yarın da devam ediyor…

*  Ne zaman, nerede doğdunuz?
- 3 Ağustos 1966, ıstanbul.
*  Annenizi ne kadar hatırlıyorsunuz?
- Çok az. Topu topu altı sene yaşadık birlikte.
*  Annenizle babanız nasıl tanışıyor?
- Babam, yazdığı bir yazı yüzünden 18 ay hapis cezasına çarptırılıyor ve Konya'da zorunlu sürgüne yollanıyor. Orada tanışıyorlar. Annem, pavyonda şarkıcı…
*  Aşık mı oluyorlar?
- Öyle olduğuna inanmak istiyorum. Sürgün bitince, annemi Adana'daki kız kardeşinin yanına bırakıyor. Sonra gelip alıyor, birlikte, beş parasız ıstanbul'a gidiyorlar. Babam, asistan, oyuncu ve senarist olarak birbiri ardına çeşitli filmlerde çalışıyor. Başarıya giden merdivenleri tırmanıyor ve meşhur Yılmaz Güney oluyor.
*  İlişkileri…
- Günden güne kötüye gidiyor. Annem hamile kalıyor ama bebeği düşürüyor. Bir erkek bebek. Derken yine hamile. O işte benim. Bütün umudu erkek olmam, o zaman babamı elinde tutabileceğini zannediyor. Ben kız doğunca yıkılıyor. Erkeğinin çoktan kendisinden koptuğunu anlıyor. Artık babamın hayatında Nebahat Çehre var. Dört yaşına kadar annemle yaşıyorum. Sonra yatılı anaokuluna veriliyorum…

ANNEM PAVYONDA ÇALIŞIYORDU

*  Niye?
- Gece çalışıyor. Pavyon devam. Demek ki, onun da tutkusu bu. Hayatını böyle kazanmak istiyor, başka bir iş yapmak istemiyor, tek sevdiği, bildiği iş bu. Sonra bir sene de bakıcı kadında kalıyorum…http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415671
*  Kitapta adı Ayten diye geçen…
- Evet. Çok kötü anılarım var onunla. Sevecen biri değil. Yaşadığım yalnızlığı, çaresizliği, korkuyu hiç unutmuyorum. Ama demek ki şartlar öyle gerektirmiş, o kadına verilmişim.
*  Sizi dövüyor, tuvalete kilitliyor, yanınızda birtakım adamlarla sevişiyor…
- Evet. Ama kızmıyorum. Zaten sorunum bu: Ben hiçbir zaman insanlara kızmayı bilemedim. O sırada altı yaşındayım. Yediyi dolduracağım sene, halama Adana'ya gidiyorum. Mavi bavulumla. Mavi Varan bavulum, benim hikâyemin değişmez unsuru. Üç sene gölgelerin arasında yaşıyorum, gölgelerle konuşuyorum. Hep bir şey bekliyorum ama ne beklediğimi bilmiyorum.
*  Halanız, yanında kaldığınız insanlar arasında size en sevecen davrananı…
- Evet. Ben onun kıymetlisiyim. Orada, onun yanında, gerçekten çok özel bir ihtimam görüyorum. Kendi çocuklarına kızıyor ama bana kızmıyor.
*  Abi'den emanetisiniz diye mi…
- Galiba. Adını koyamıyorum. Ben daha o zaman babamın kim olduğunu da bilmiyorum…

SERT BAKIŞLI FOTOĞRAF

*  Ne zaman Yılmaz Güney'in kızı olduğunuzu idrak ediyorsunuz…
- Çok sonra. O zamana kadar babam, evdeki ‘sert bakışlı ve tüfekli büyük fotoğraf'.  “Baban bu!” diyorlar. Fotoğrafa bakmaya bile korkuyorum. Olup biteni algılayamayan, şaşkın ve çoğu zaman üzgün bir çocuğum. Üzüntüme dayanabilmek için de sürekli yalnız kalmak istiyorum. Hep kıvrılıp uyuyacak bir köşe arıyorum. Kukumu elliyorum, sonra da elimi kokluyorum. Bir tek bu bana güven veriyor. Sonsuz bir sahipsizlik ve yalnızlık hissediyorum.
*  Hep odadan odaya, korkudan korkuya, acıdan acıya…
- Evet hep geçişler. Çok uzun seneler böyle hissettim. Bir yere, bir aileye ait olamamak...
*  Size nasıl hitap ediyorlar?
- “Elif” diyorlar. Ama nüfus cüzdanımda ‘Güney' yazıyor, Güney ismini babam vermiş. Adana'da üç sene kalıyorum ama aslında anneme gitmek istiyorum. ınanılmaz bir özlem.
*  Niye göndermiyorlar?
- “Uygun olmayan bir hayat” deniyor. Annem Ankara'da çalışıyor. Tatillerde gidip geliyorum. Onunla uyumama izin veriyor. Burnumu, annemin koltukaltına dayıyorum, kokusunu içime çekiyorum. Zaman duruyor onunlayken. Sonunda dualarım kabul oluyor! Mavi bavulumla, anneme uzun süreli kalmaya gidiyorum. Yine şehirden şehire, evden eve, odadan odaya. Ama çok mutluyum. Annemin yanında bir de üvey baba var, bana iyi davranıyor…

ANNE KOŞULSUZ SEVGİYİ BABA YASAYI SİMGELER

*  Fakat anneniz de sizi dövüyor, kilitliyor…
- Öyle fakat umurumda değil çünkü annem o benim. Evet, dünyanın en sevecen annesi değil. Ama olsun. Anne, şu hayatta koşulsuz sevgi, koşulsuz seversin. Ama babanın sevgisini hak edersin. Baba yasadır. Yasayı imgeler. Ve sana der ki, “Ha bunu mu almak istiyorsun hak etmen lazım!” Onun için babayla hesaplaşmak çok daha zordur. Anneme yıllar sonra her şeyin hesabını sordum. Çok kavga ettim, çok bağırdım, çok tartıştım. Onu gözyaşlarına boğdum. Ama ne yazık ki babamla hesaplaşamadım. Çünkü onu topu topu üç sene görebildim, sonra da kaybettim.
*  Babanızı üç, annenizi altı sene görüyorsunuz. Aslında, ikisini de fazla tanıyacak fırsatınız olmamış…
- Evet. Ankara'da yaşarken de annemi az gördüm. Okuldan eve, sonra sokaklar. Eve sadece yemek yemeye geliyordum. Annem de gece çalışıyor, gündüz uyuyordu. Sonra babam beni ıstanbul'a çağırdı, “Artık genç kız oldun, babalığın var. Onlarla birlikte yaşaman uygunsuz” dedi.

KEŞKE ERKEK OLABİLSEM

*  Ne hissettiniz?
- Ne mi hissettim? Ayağımın altından toprak kaydı. Yıkıldım! Yine beni annemden koparıyorlar. “Hep kız çocuğu olduğum için! Erkek olsam başıma bunlar gelmezdi. Keşke gökkuşağının altından geçip erkek olabilsem” diye düşündüm. Yine oradan oraya, evden eve, şehirden şehre gidecektim. Bir göçebe, bir sığıntı gibi.
*  Peki Fatoş Güney hayatınıza nasıl dahil oldu?
- Ben onların hayatına dahil oldum. O benim için Lux sabun kokan cici anneydi. Gölge cicianne! Ve gölge kardeş! Her şey bana yabancıydı ıstanbul'da. şak diye evlerine gelivermişim, mavi valizim ve iki örgümle. Evde, ‘gölge baba'nın resimleri vardı. Kalabalığın ortasında omuzlarda taşınırken, halkı selamlarken…
*  Baba Yılmaz Güney nerede o zaman?
- Selimiye'de cezaevinde. Sadece cezaevinde görüyordum, kesik kesik zamanlar. Çıktığı yaz da, saçlarımı kesti. Çok sevdiğim iki örgümü, hiçbir şey söylemeden, çıt diye! Kahroldum. “Acaba saçlarımı erkek olmadığım için mi kesti? Yoksa o iki örgüyü fazla mı köylü buldu? Beni o halimle beğenmiyor muydu? Herhangi bir şeyimi beğendiği hiç olmuş muydu?” Bu soruların cevabını bilmiyorum, hiçbir zaman veremedim. Bildiğim, babam için her zaman hayal kırıklığı olduğum. Çok sonra, evdeki kitaplarından birinde, cezaevinden Fatoş'a yolladığı mektupları buldum. şaşırdım, “Demek ki mektup yazmaya izni vardı” dedim kendi kendime, “Neden hiç bana yazmadı?” Adımı aradım o mektuplarda. Bir kızı olduğu hiç aklına gelmiş miydi? Bir iki mektupta şöyle bir cümleye rastladım: “Kızıma selam söyle.” Hepsi o kadar. Sadece üç kelime.

NE BULSAM YİYORDUM

*  Sonra sizin yeme bozukluğunuz baş gösteriyor…
- Evet, annemden ayrılıp Fatoş'un evine geldiğimde başladı. Sadece tıkınıyordum. Ne bulursam yiyordum. Babam bir keresinde yakaladı, “Bok bulsan yiyeceksin!” dedi, öyleydi gerçekten. Görünür şekilde şişmanlıyordum. Bir boşluk doldurma. Ve tabii babam beni hep “şişko kızım”, “aptal kızım” diye sevdi; ona sevmek denirse... Okulda da hocalar azarlıyordu. Adıma ihanet ediyormuşum! Bu kadar başarılı bir adamın kızının başarılı olması şartmış! Yazıklar olsunmuş! Herkesin suratına, “Siz benim ne yaşadığımı biliyor musunuz?” diye haykırmak istiyordum. Onun gözünde bir hiçtim. Olmayan babanın olamayan kızıydım!

ANNEMLE HESAPLAŞABİLDİM BABAMLA HAYIR

*  Bu arada babanız sizin sürekli Lenin, Marx okumanızı istiyor…
- Evet. Oysa benim ‘dava'yla filan alakam yok. “Sosyalizm nedir?” filan diye soruyor, cevap veremiyorum. Arada, beni beğenen bir çocuktan gelen mektupları yakalıyor. Mektupta, “Siyah lalem” diye seslenmiş bana. Özeleştiri yapmamı istiyor. Onun kızı olduğum için benimle ilgilendiğini söylüyor. “Doğrudur” diye düşünüyorum, “Ben, şişman aptal ve çirkinim. Benimle kim ilgilenir ki?” Çok zor yıllardı. “Hayatımı zehir eden isminden başka neyim var ki?” diye düşündüğüm yıllar. Sonra zaten Paris dönemi başlıyor…
*  Annenizin mesleği sizin için hiç sorun oldu mu?
- Elbette. Senelerce, “Pavyonlarda çalışmasaydı da evinde otursaydı. Ya da temizliğe gitseydi, o zaman ayrılmamız gerekmezdi” diye düşündüm. Ama büyüdükten sonra fikrim değişti: ınsanlar, tutkularını çocukları için ne kadar göz ardı etmeliler? Etmeliler mi?
*  Ama annenize gösterdiğiniz toleransı babanıza göstermiyorsunuz. Onun anne olamayışını kabul ediyorsunuz, babanızın baba olamayışını edemiyorsunuz…
- Annemi her haliyle kabul ettim çünkü hayattaydı. Onunla konuşabildim, hesaplaşabildim. “Niye beni terk ettin?” diye suratına haykırabildim. Belki de bugün babama karşı bu kadar sert olmamın nedeni, bunların hiçbirini babamla konuşamamış olmam. Belki babam hayatta olsaydı, böyle bir kitap yazmazdım. Çünkü onunla çatır çatır kavga ederdim. “Baba, sen davanın bedelini bize ödettin!” derdim. “Sanatının bedelini biz ödedik. Hayatımız kaydı. ısmin, ideallerin bize ağır geldi.” Kardeşimi bilemem ama en azından kendim için şunu söyleyebilirim: Yılmaz Güney'in kızı olmak hayatımı mahvetti!

ELİF YOK GENİ VAR

*  Ya Paris macerası…
- 15 yaşındayım. ıki haftalığına Avrupa'ya gidiyorum. Yani ben öyle biliyorum. Meğer geri dönmeyecekmişim. Önce Fatoş ve kardeşim gitti, ben de arkalarından. Fransa'ya inince, babamın de orada olduğunu öğreniyorum. Şok! Şoklar ardı ardına geliyor. Hayatımız bir anda değişiyor. Siyasi mültecileriz artık. Kimseyi tanımıyoruz, tek kelime Fransızca bilmiyoruz. Elif Pütün yok artık, Geny Marquez var. Kolombiyalıyız. Kaçağız, firardayız…
*  Bu isimleri kim seçti?
- Babam. Yazar Marquez'i sevdiği için galiba. O, Jose Martino Marquez. Fatoş, Helena Marquez; kardeşim de Remy Marquez. Kolombiyalıyız ama ıspanyolca da bilmiyoruz. Bütün bunlar inanılmaz sarsıcıydı. En çok da annemi çoook uzun süre göremeyecek olmam. Oysa “15 gün sonra görüşürüz” demişim. Ancak 20 yıl sonra dönebildim Türkiye'ye…
*  O sürgün yılları sizde nasıl bir iz bıraktı?
- Ağırdı. Her şeyden kopuğuz, tamamen kendi dünyamıza kapanıyoruz. Babam sürekli çalışıyor, ölene kadar çalıştı. Arada Fatoş'la Cannes'a gittiler, filmi ödül aldı. Dünyanın en güzel şeyiydi bu, babayla çok gurur duyduk. Baba bir ‘deha'ydı, bir ‘dava adamı'ydı, her gittiği yerde saygı uyandırıyordu. Bense onu hep mahcup eden kızı, koskoca bir hayal kırıklığı. Bari derslerim iyi olsun da gözünü gireyim diye çok çalışıyordum. Bu sefer de, “Aptal olmasan bu kadar çok çalışman gerekmezdi” diyordu. Hayat bu şekilde devam etti, mide kanseri olana kadar.

HER ŞEYİ ÜÇ YILA SIKIŞTIRDIK

*  Babanızla tek birlikte olduğunuz dönem bu dönem…
- Evet, bu üç yıl. Ve her şeyi sıkıştırmaya çalıştık. Hayatını, sanatını, karısını, oğlunu, davasını, yapmak istediklerini, hayallerini… Ona da yazık! Film mi yapacaktı, halkına vermek istediği mesajları mı verecekti, karısıyla geçiremediği zamanı mı geçirecekti, oğluyla mı ilgilenecekti, yoksa ergen kızıyla mı tanışacaktı? Bir de kanser girdi araya. Onun babam olmaya fırsatı olmadı, benim de ona layık bir kız olmaya. 47 yaşında gitti…
*  Sonra…
- Sonrası fena. Uzun süren terapiler. Tam 30 kilo verdim. Senelerce saklandım. Türkiye'ye gelmeye cesaret edemedim. “Bu muymuş Yılmaz Güney'in kızı?” demesinler diye. Sonra okudum pedagog oldum, 20 yıl otizmli çocuklarla çalıştım, onlar bana çok şey öğretti. Aile terapisinde uzmanlaştım. Sevdiğim bir eşim ve iki çocuğum var. 45 yaşında, artık kendimle barışmak istiyorum. Geçmişimle, ailemle, babamla. Ben bu kitabı, babamı yıkmak, onun efsanesine zarar vermek için yazmadım. Benim derdim, şimdiye kadar sürdürdüğüm ‘ben olma' kavgamı artık sona erdirmek. ıyileşmek istiyorum. ıçimdeki küçük kızın acıları dinsin istiyorum…
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Babam, Sefa Mutlu'yu vurduğu için ölene kadar suçluluk duygusuyla yaşadı

Kadere bakar mısınız, 13 Eylül 1974'te Sefa Mutlu'yu vurdu, 13 Eylül 1984'te toprağa verildi, 10 sene sonra aynı gün. Babam borcunu ödedi...

Paris soğuk. İnanılmaz bir rüzgâr var. Anlattıkları mı, Paris'in havası mı beni daha çok üşütüyor bilmiyorum. Bildiğim, Elif Güney Pütün'le şehrin altını üstüne getirdiğimiz ve her yerde onun hayatını, babasıyla ilişkisini konuşmaya devam ettiğimiz...

Ne zamandan beri yazıp çiziyorsunuz?
-  20 yaşından beri. Yazdım, yazdım, bir kenara attım. Defterler dolusu yazı. Bir gün baktım, hepsi çocukluğumla, annemle, babamla ve yoksunluklarımla ilgili. Bu kitabı da 98'de yazmaya başladım.

Bir hesaplaşma mıydı?http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15415667
-  Öyle. Ama her şeyden önce kendimle.

Kendinizi şu anda rahatlamış hissediyor musunuz?
-  Rahatlama değil ama değişik bir huzur var. İçimden birtakım şeyleri çıkarttım. Ben içime hapsolmuştum, ilerleyemiyordum. Zaten uzun seneler terapiye gittim.

İlk ne zaman...
-  Babamı kaybettikten hemen sonra, 19 yaşında. Lisedeki rehberlik hocam, bendeki davranış bozukluklarını fark etmişti. Bir gün, “Bir öğrenci terapi merkezi var, istersen oradan bir randevu al, seni iyi görmüyorum” dedi. Evden ayrıldığım zamanlardı, bebek bakıcılığı, Türkçe ders vermek ve temizlik gibi işler yapıyordum...

Terapiye gittiğiniz kişi, kim olduğunuzu biliyor muydu?
-  Hayır, herkes beni Geny Marquez diye biliyordu. Kendimi öyle tanıtıyordum, “Kolombiyalıyım” diyordum.

Kimliğinizi gizlemeniz şart mıydı?
-  Hayır değildi, babam vefat etmişti. Ama ben hâlâ yaşadıklarımın etkisi altındaydım. Sonra bir gün patladım ve terapiste dedim ki: “Ben Geny Marquez! değilim. Benim adım Elif. Ben Türk'üm. Benim baba şu şu ve öldü!” Sonra okulun müdürüne çıktım, “Siz de benim kim olduğumu biliyorsunuz. Elif'im ben. Kolombiyalı değilim. Artık son verelim bu oyuna.” Kabuklarımdan kurtulmaya çalışıyordum. Ama o kadar içimize işlemişti ki ve her şey o kadar karmaşıktı ki. Ben aslında Elif de değildim, Güney'dim. Kimliğimde yazan isim Güney, Elif yok! İyileşmek ve var olabilmek için yıllarca uğraştım. Pedagoji eğitimi aldım, sonra de otizmli çocuklarla çalıştım.

Bu kitap aynı zamanda babayla da bir hesaplaşma... Öyle değil mi?
-  Olabilir. Ama aynı zamanda, babamın ‘halkıyla' da bir hesaplaşma. Çünkü bitmez tükenmez bir eziklik yaşıyordum. Ne zaman Türkiye'ye gitsem ya da ne zaman Paris'te yaşayan Türklerle karşılaşsam, laf dönüp dolaşıp babama geliyordu, onun anısına bir şey yapamamış kızına...

Ne yapmanız gerekiyordu...
-  Ben babam için geceler yapmadım. Babamın izinden yürümedim. Onunla ilgili meslek seçmedim. Babamın davasını sürdüremedim. Hep, “Yılmaz Güney'in kızı nasıl giyindi? Saçını kesti, punkçı oldu! Gömlek değiştirir gibi erkek değiştirdi!” Ki bunlar doğru değildi. Benim kız arkadaşım çok yoktu çünkü muhabbet edemiyordum onlarla. Erkeklerle daha iyi anlaşıyordum.

Bu kitapla, siz dünyaya ne diyorsunuz?
-  Ben diyorum ki, “Küçücük bir çocuk, sizin tahmin edemeyeceğiniz kadar çok şey düşünebiliyor. Ve çocukluk çok önemli. Çocuğunuzla kurduğunuz veya kuramadığınız ilişki çok tayin edici. Anne ve babasıyla, yaşadıkları ve yaşayamadıkları onun bütün hayatını etkiliyor, kişiliğini belirliyor. Tüm bunları tabii pedagog olduğum için de söyleyebiliyorum. Aileler, çocuklarını korumak için pek çok şeyi gizliyorlar, kendilerini kapatıyorlar. Zannediyorlar ki, o çocuklar hiçbir şey anlamıyor, hissetmiyor. Yanlış! Çocuklar, elektrik süpürgesi gibi her şeyi emiyorlar, çocuklar ayna gibi her şeyi yansıtıyorlar. Ve onlar birikiyor, birikiyor, sonunda da tıkanıyorsun. Kendin olamıyorsun. Benim gibi...

ÖDİPİMİ NE YAŞAYABİLMİŞİM NE BİTİREBİLMİŞİM

Babanız Yılmaz Güney aynı zamanda birini öldürdü. Bunu kendinize nasıl izah ediyorsunuz...
-  Edemiyorum, sadece olan biteni kabul ediyorum. Netice de evet bir insan hayatını kaybediyor, tabii ki babam sorumlu ama “Ağır provokasyon vardı” deniyor. 13 Eyül 1974'te babam Yılmaz Güney, Sefa Mutlu'yu vurdu. Ama bütün hayatı boyunca suçluluk duygusuyla yaşadı. Bu suçluluk duygusunu cebine koyup, “oh” diyecek bir insan değildi yani. Ve kadere bakar mısınız, 13 Eylül 1984 günü babam toprağa verildi. 10 sene sonra aynı günde. Babam borcunu ödedi.

Bu kitap, bir “ödip hikayesi” mi?

Yani bir gün çocuklarınız da sizinle hesaplaşırsa, buna hakları olsun mu istediniz?
Aynen bu kitapla onlara izni verdim. Ama ben hayattayken yapsınlar, sonra geç oluyor. O zaman, benim gibi senelerce kendilerine eziyet ederler.


-  Evet. Ben ödipimi hiçbir zaman ne yaşamışım ne bitirebilmişim. Babama olan tutkumu hapsetmişim. Normalde 3-6 yaş arasında yaşanır, ben hayat boyu sırtımda taşımışım. Hep beklemişim, “Babam beni sevecek, bana öyle gözlerle bakacak ki, kendimi dünyanın en güzel prensesi gibi hissedeceğim!” Ama hiçbir zaman olmadı. Ve artık çok geç.

Yaşadıklarınız daha iyi anne olmanıza yol açtı mı?
-  Bu çok iddialı olur. Daha iyi anne olmam için çok çabalamama yardım etti diyelim. Çocuklarım benim çok kıymetli ama çocuk yapmayı eşimi tanıyana kadar hiç düşünmemiştim. Çünkü emindim beceremem, yapamam, kesin kötü anne olurum. Eşim beni ikna etti... Bu kitabı aynı zamanda, çocuklarımla ilişkim de daha açık olsun diye yazdım.

Babayla yaşadığınız boşluk
erkeklerle ilişkinizi de etkiliyor

Bu kitap, bir çocuk diliyle yazılmış...
-  Evet, 7-8 yaşlarında bir kız çocuğunun dili. Benim edebi bir kaygım yok, öyle bir iddiam da yok. İçimden geldiği gibi yazdım...

Ağlaya ağlaya mı... 
-  Sarsıla sarsıla, böğüre böğüre, içe içe, bazen gebere gebere...

Sizce, babanız okusa ne hissederdi?
-  Bilmiyorum. Tek bildiğim, babamın bütün hayatı boyunca savunduğu şey ifade özgürlüğüydü, insanların inançlarını her ne pahasına olursa olsun savunabilmeleriydi. Ben de bunu yapmaya çalıştım.

Siz hâlâ “onaylanmak” isteyen küçücük bir kız mısınız?
-  Artık 45 yaşında kocaman bir kadınım. Ama içimde hâlâ o küçük kız yaşıyor. Bu kitabı yazarken aynı zamanda, milyonlarca babası tarafından onaylanmak isteyen küçük kızın da sesi olmak istedim. Evet bu, babamla benim hikayem ama aynı zamanda evrensel bir hikaye.

İnsanın babasıyla “teğet geçmesi” ne demek?
-  Bu işte, bu anlattığım şeyler. Hiçbir zaman yeri doldurulamayacak bir boşluk. O boşlukla yaşamayı öğrenmek lazım. Ama o boşluk bütün hayatınızı etkiliyor. Erkeklerle ilişkinizi etkiliyor. Bir yerde, erkeklere karşı bir güvensizlik oluşuyor. Onun gibi birini arıyorsunuz, aynı zamanda da ona benzeyen herkesten kaçmak istiyorsunuz. Ve sürekli güçlü olmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. O kadar güçlü olmalısınız ki, hiçbir zaman bir erkeğe ihtiyacınız olmamalı...

Annenizi en son ne zaman gördünüz?
-  İki- üç yıl oldu. Aramız çok iyi. Konuştuk. Yazdıklarımdan haberi var. Önce meselem anneyleydi. Onunla halletmek daha kolay oldu. Onunla konuştum, kavgamı ettim, hırlaştım, “Niye beni bıraktın?” dedim. Ama öbürüyle yapamadım, yapamadan öldü.

Hâlâ rüyalarınızda babanızı görüyor musunuz?
-  Tabii. Kendime ait inançlarım var. Ne zaman babamı rüyamda görsem, babam bana bir mesaj verir ve o mesaj gerçekleşir. Bir tür rehber o.

Çok açık yüreklilikle konuşuyorsunuz...
-  Çünkü başka türlüsünü bilmiyorum. Belki bu yazdıklarımdan dolayı insanlar bana kızacak, kızsınlar. Yazdığım her şey gerçek. Hayatta çok seçeneğiniz olmuyor: Ya hayatta kalırsın ya ölürsün. Ben hayatta kalmayı tercih ettim. Yaşamak istiyorum. “Artık ben de varım!” diyorum. Bir taraftan da, benim hem kendimi, hem de babamı affetmem gerekiyordu. Birbirimizi anlayamadığımız, yakın olamadığımız, iyi diyaloglar kuramadığımız için. Hayat boyu kıskandığım “halkını” da affetmem gerekiyordu. O yüzden bütün bu yolları kat ettim, acıları çektim ve ortaya bu kitap çıktı.

Devamı yarın....



(Ayşe Arman-(8-9 Ocak 2012) Hürriyet)
Anahtar Kelimeler
odadan odaya
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner67

banner68

banner71

banner73

banner57

banner11

banner56

banner14

banner58

banner27

Karlsruhe'de 8. Avrupa Türk Halkoyunları...

Haberi Oku