Uzmanları insanın siyasal bir hayvan olduğunu söylemişler. Bu katı, soğuk ve mecburi denklemden kurtulmak olanaksız. Siyasetin hayatımızın nüfuz etmediği bir alanı, yanı, köşesi yok, kalmamış vaziyette. İnanmayan sosyal medya arkadaşlarının hesaplarına baksın. Sınıf savaşının en keskin hatlarda cereyan ettiği alanlar bu sıralar bu sayfalar. Tabi bu arada gerçek hayatta etliye sütlüye karışmayıp sanal âlemde radikalin en radikalini apolitik ve pasif bulanlar da az değil. Bir günde bilmem kaç yüz paylaşımıyla düzeni teşhir ettiğini iddia edip vicdanını rahatlatanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu anlamda göçmen edebiyatının bu fırtınadan etkilenmemesi ve kendisini kurtarması mümkün değil. Memleket kan gölünü döndü dönüyor, her gün gözaltılar, tutuklanmalar, yeni bir adaletsizlik. Kürdün öldürülmediği gün yok. Millet can derdindeyken bizim hâlâ edebiyattan bahsetmemize kızanların sayısı haklı olarak hiçte az değil. Ama hayat devam ediyor, edebiyat ekmek, su, görüş günü, mektup, kazanılması gereken haklar, her türden adaletsizliğe karşı panzehir olarak dimdik yanımızda duruyor, güç, enerji, ilham ve hayat sevinci veriyor. Onsuz kavga da, keyif de, sevinç de, hüzün de olmuyor.

Yanicesi yazdığımız şiirler, öyküler, romanlar, her türden anlatılar bu etkilendiğimiz olayların, şahit olduklarımızın, gözlemlediklerimizin derin izlerini taşıyorlar. Bunu bazen bilerek ve isteyerek yapıyoruz, bazen de farkına dahi varmıyoruz. Duyduğumuz öfke, hayal kırıklığı, az veya çok duymamamız gereken ama duyduğumuz kin ve nefret bilinçaltımızdan bir yolunu bulup kendisini yansıtıyor. Türkiye iç savaşa, belki de demokratik devrime doğru koşar adım yol alıyor. Hemen her türlü seçimde artık burada oyunu kullanabilen vatandaş doğal olarak oralardan esen her türden siyasi rüzgârın esintisini ta buralardan hissetmek ne kelime birebir yaşıyor, duyumsuyor. Müdahil olabiliyor.

Göçmen edebiyatıyla orasından burasından meşgul bizler de kendimizce payımıza düşeni alıyoruz. Böylesi dönemlerde hiçbir şey söylememek, rıza göstermek, kabullenmek, işbirlikçilikte ayak diretmekle eşanlamlı. Edebiyatın biat etmediğini, her daim muhalif kaldığını, istisnalar dışında her türden dalkavukluğa uzak ve yabancı olduğunu bilen bilir. Memlekette olup bitenlerden bize ne demek abesle iştigalden başka bir anlam taşımaz. Bütün dünyanın gözü memlekette her geçen gün yeni bir hak ve hukuk gaspı ile meşgulken göçmen edebiyatçıların ne yazmasını bekler millet sorgulamalı. Olup bitenleri görmezden mi gelmeli, milli edebiyatçılar veya havuz medyacılar gibi alkış tutup şakşakçılık mı yapmalı?

Sana ne veya bana ne Kemalistlerle Siyasal İslamcıların kavgasından diyenlere de yuh demek gerek. Filler tepişirken çimenler ezilirmiş. Çark öyle bir hale gelmiş ki her türden muhalefetin adı, terörist adlandırmayla suçlanma ile gözaltı demek. Oysa siyasi tarihi, özellikle Ortadoğu’nun yakın tarihini iyi bilenler bu değirmenin bu kirli ve kanlı suyla daha fazla dönmeyeceğini bilmeliler. Bir avuç memnun ve mutlu azınlığın devleti ele geçirmekle çoğunluğu dar bir cendereye sıkıştırabileceğine tarihin hiçbir dönemi şahit olmadı. Öylesi bir cin hiçbir şişede sonsuza kadar kalmaz. Kısaca her an patlamaya hazır bir diyarın göçmenleri, yazı ve edebiyatla, kültür ve sanatıyla uğraşanları olarak memleket sorunlarına değinmemiz kaçınılmaz. Öbür türlü hem siyasi tarih açısından, hem de edebiyat tarihi açısından suçlu duruma düşeriz. Unutulmamalı, susmak her zaman kabullenmek anlamına gelir. Görüldüğü gibi memlekette esen siyasi dalgalanmalardan uzak ve bağımsız bir göçmen edebiyatı gelecek yıllarda hiç mi hiç mümkün görünmüyor.

 02.06.2017