Anadolu Aleviliğinin sosyal ve inançsal yapılanmasındaki en önemli kurumu Dedelik Kurumu’dur. Dedeler, Aleviliğin geçmişten günümüze ulaşmasında birinci derecede rol oynamışlardır. Dedelik kurumu ile ilgili bilgi vermeden önce ocakların kuruluş süreciyle ilgili bazı bilgiler vermek istiyorum.

Dede Garkın ve Baba İlyas, Moğollar’ın Horasan’ı işgal etmesiyle Anadolu’ya gelen iki derviştir. Elvan Çelebi, Menakıbul Kudsiye isimli eserinde dedesi Baba İlyas’ın, Dede Garkın’ın baş halifesi olduğunu ifade etmektedir. Bu iki derviş, kendilerinin güç ve etkinliğinin farkına varan Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubat (1220-1237), tarafından Elbistan’a yerleştirilmişlerdir.

Dede Garkın, zaman içerisinde yanına dört halife vererek Baba İlyas’ı Amasya’ya gönderir. Amasya Çat köyüne yerleşen Baba İlyas burada köylülerin hayvanlarını otlatır, çeşitli işlerine yardımcı olup hiçbir ücret almayarak yörede yaşayanların dikkatini çeker. Bu insanlar bir süre sonra Baba İlyas’ın çevresinde kümelenirler.

Alaaddin Keykubat zamanında doruk noktasını yaşayan Anadolu Selçuklu Devletinin başına, sultanın öldürülmesinden sonra oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçer. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Baba İlyas’ın gücünden korkarak onu rahatsız etmesiyle Baba İlyas’a bağlı Türkmenler harekete geçerler. 1240 yılında Adıyaman’da bulunan Baba İlyas’ın halifelerinden Baba İshak, tarihte Babailer İsyanı olarak bilinen ve Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasına sebep olan isyanı başlatır. Selçuklu askerlerini bozguna uğrata uğrata önce Malatya’ya ardından da Amasya’ya ulaşır.

Burada şöyle bir bilgi vermem sanırım Baba İlyas’ın halk üzerindeki gücünü daha iyi kavramamızı sağlar. Baba İlyas’ın etrafında toplanan Türkmenler kendisine “La ilahe illallah Baba Resullullah” diyorlar. Ayrıca şuna dikkat çekmek gerekir ki Anadolu’daki ilk dergâhların kurulma süreci olan bu yapılanmalar arasındaki iletişim şaşırtıcı derecede etkin ve yoğundur.

Bu arada Selçuklular, Baba İlyas’ı idam ederler. Türkmenler, Baba İshak yönetiminde savaşarak Selçukluların başkenti Konya’ya doğru hareket ederler. Beraberinde Amasya, Sivas ve Kayseri’yi ele geçirirler. Ayrıca Halep ve Antep Türkmenleri ile Kürtler de bu isyancılara katılır. Hacı Bektaş Veli’nin kardeşi Menteş’in Sivas’taki savaşta öldüğü ifade edilmektedir.

Babâîler, Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası’nda Selçuklu ordusu ile karşı karşıya gelirler. Selçuklu ordusundaki Türkmenler Baba İlyas taraftarları ile savaşmayı reddedince Kumandan Emîr Necmeddîn zırhlı kuvvetlerden oluşan kiralık Frank askerlerini öne sürer. Babailerden kadın ve çocuklar hariç herkes kılıçtan geçirilir. Tarihçiler Malya ovasındaki bu savaşı taş üstünde taş omuz üstünde baş kalmadı şeklinde anlatırlar.

İşte bu dönemin Anadolu’da dergâhların ilk kurulduğu dönem olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Seyit Battal Gazi Dergâhının 1207-1209 yılları arasında yapıldığını hatırlatmak isterim.

Biz tarihi bilgilerden Baba İlyas’ın, Ebu'l Vefâ tarikatından olduğu tespit ediyoruz. Zira Hacı Bektaş, Geyikli Baba gibi önemli dervişler şecerelerini belirtirken “Ebu’l Vefâ Bağdadi’nin tarikatından, Baba İlyas’ın dostlarındanız” diyorlar.

Bundan sonra tarihte Beylikler dönemi diye bilinen bir dönem başlar. Zaman içinde bütün beyliklere egemen olan Osmanlının kuruluşunda Şeyh Edebali, Abdal Musa, Geyikli Baba gibi dervişler rol alır. Yine Sarı Saltuk Balkanların Türkleşmesinde ve müslümanlaşmasında önemli bir derviştir. Bunlar tahta kılıçlı dervişler olarak anılır ve gönülleri feth ettiği ifade edilir.

Bu dervişler, genellikle yerleşikliğin pek olmadığı, ıssız ve kırsal kesimlere yerleşerek buralarda dergâh, tekke ve zaviyeler kurmuşlardır. O yörede yaşayan insanlara işlerinde yardımcı olarak halk üzerinde etkinlik kazanmışlardır. Böylece sistemden kopuk yaşayan, kendisini egemen yapının dışında gören topluluklar arasında belirli bir düzen sağlamışlar ve buraları yerleşim merkezi haline getirmişlerdir.

Dergâhlarda herkes, yeteneğine göre üretime katılıp, gerektiği kadar tüketmektedir. Yine bu dergâhların, kişilerin çeşitli alanlarda yetiştiği, derinleştiği, değerlerini paylaştığı, dayanışmanın öne çıktığı, eşitlikçi bir yapısı olduğu anlaşılmaktadır. Yola girenler arasındaki ilişkiler, dergâh içinde özel mülkiyetin olmaması, üretimdeki ortaklık, görev dağılımı, lokma bölüşümü ve rızalık anlayışı kominal yaşamın açık izlerini taşımaktadır.

Dergâhlarda kendi emeğiyle geçimini sağlayan dervişler, davranış biçimleri ve yaşam tarzlarıyla toplumda oldukça etkin olmuşlardır. Bu dervişlerle, kendilerine bağlanan talip, muhip ya da mürit adıyla anılan kişiler arasında oldukça sıkı bir bağ vardır. İlişkiler en üst seviyededir.

Dergâhların başında genel olmamakla birlikte Horasan Erenleri dediğimiz Dede Garkın, Baba İlyas, Hacı Bektaş, Abdal Musa, Sarı Saltuk, Kızıl Deli, Taptuk Emre, Karaca Ahmet, Geyikli Baba, Baba Mansur, Garip Musa, Dede Sultan, Güvenç Abdal ve Hubyar Sultan gibi önemli dervişlerin olduğu ve bu dervişlerin hakka yürümesinden sonra zaman içerisinde isimlerinin ocaklaştığı anlaşılmaktadır.

Bu ocaklar, Alevi Kızılbaşların inançsal olarak bağlanıp, yılın belli dönemlerinde görgü ve sorgu yapan, toplumu aydınlatan, sorunları çözen, bilgi birikimini sağlayan, çeşitli yaptırım ve yöntemlerle toplumsal ilişki ve işleyişi düzenleyen kurumlardır. Yoksullara yardım edilen, yolcuların konakladığı, inançsal ritüellerin yapıldığı, yolun/yolağın yürütüldüğü bu dergâhlar Anadolu’dan Balkanlara, Mısırdan Irak’a kadar çok büyük bir coğrafyaya yayılmıştır.

Osmanlılar, zaman içinde kurumsallaşarak kendini oluşturan Kızılbaş öğelere sırtını dönüp Sünniliğe evrilerek Kızılbaş topluluklarına çeşitli baskı, zulüm ve katliamlar yapmışlardır. Sanıyorum ki bu sebepten dedelik, pirlik babalık soy yoluyla yani babadan oğula geçen bir sisteme dönüşmüştür.

Önceden dedelik, pirlik ve babalık görevlerine; bilgi, görgü, birikim, olgunluk ve önderlik gibi yeteneklerle donanmış dirençli kişilerin, yolu temsilen halifelik yoluyla atandığını biliyoruz. Dede Garkın’ın Baba İlyas’ı dört halifesiyle birlikte Amasyaya gönderdiğini daha önce ifade etmiştim. Yine velayetnamede ve kimi kaynaklarda Hacı Bektaş Veli’nin 360 ya da 366 halifesinden bahsedilir. Ancak babadan oğula geçen sistemde ailedeki bütün erkekler değil içlerinde bu konularda bilgi sahibi, en yetenekli olanın dedelik yaptığını söyleyebiliriz.

15. Yüzyılın 2. yarısından itibaren bu ocaklar iki büyük merkeze bağlanıyor. Birbirine son derece saygılı olmakla birlikte bazı ocaklar bugün İran sınırları içerisinde olan Erdebil dergâhına, bazıları ise Hacı Bektaş Veli dergâhına bağlanmıştır. Kimi yazar ve araştırmacılar bu iki büyük dergâh arasında sıkıntı ve çatışmalar olduğunu iddia etse de o dönemde Erdebil Dergâhının postnişi Şah İsmail ile Hacı Bektaş Dergâhının postnişi Şah Kalender arasında iyi ilişkiler olduğu birbirlerine yazdıkları son derece yüceltici deyişlerden anlaşılıyor.

Anadolu’daki Kızılbaşlar’ın sık sık Erdebil dergâhına gitmesi Osmanlı yöneticilerini rahatsız ediyor ve bunu engellemek için ölüm fetvaları veriyorlar. Mesela 16 Kasım 1568’de Çankırı beyine gönderilen bir hükümde Kalecik’e bağlı Hisarcık köyünden Küçük Ali isimli bir dedenin “Kızılbaş’a gidişi sorulunca “vardum ol ocağa, “beli” didüm, yani ikrar verdim, Kızılbaşlıkdan dönmezem” dediği ve kadınlarla, kızlarla cem yaptığı için siyâset edildiğini yani idam edildiğini öğreniyoruz.

Ancak Osmanlılar, bütün bu zulme, idamlara karşın Anadolu’dan Erdebil dergâhına gidişleri durduramamışlar. Şah İsmail’in etkisini kısaca şöyle ifade edeyim. Şah İsmail’in 1500 yılında Erzincan Sarukaya’ya geldiğini duyanlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinden akın akın Şah İsmail’i görmeye gelmişlerdir. Hatta yeni evlenen bir Türkmen gencinin gerdeğe girmeden Şah İsmail’i görmeye geldiği ifade ediliyor.

Osmanlılar Erdebil Dergâhına gidiş gelişlerin önüne geçmek için oraya gideceğinize Resulullah’ın mezarını ziyaret etseniz olmaz mı diye sorduklarında biz ölüye varmayız diriye varırız diye karşılık vermişlerdir.

Bunlardan farklı olarak Tokat bölgesindeki Hubyar ocağı ve bazı başka ocaklar belirtiğim bu merkezlere bağlanmamıştır. Ayrıca bildiğim kadarıyla Tahtacı ocaklarından Yanyatır ve Hacı Emirli ocakları bağımsız ocaklardır.

Dedeler, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumlarının inançsal önderleridir. Toplumda dedelere; “pir”, “mürşit” ya da “şah” denir. Alevi toplumlarında cemi yürüten dedenin pîri, talip için “mürşid” olur. Dedenin mürşidi ise pîrinin pîridir. Kısaca anlatmak gerekirse hiyerarşik bir düzen mevcuttur.

Dedeler, kendilerine bağlı bulunan Alevi-Kızılbaş toplumun eğitici ve aydınlatıcılarıdır. Bu inanç ve yaşam tarzı sadece topluma değil, dedelere de önemli görevler, sorumluluklar yüklemektedir. Dedelerin eğitici özelliğinden dolayı hem inançsal hem de yaşamsal bilgilerle donanması, toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek, bilim ile inancı, gelenek ile çağdaşlığı, hoşgörü ile disiplini birleştirebilen bilge insan olmaları beklenir.

Alevi Ocaklarında Dedelik Kurumu Mürşid, Pir, Rehber şeklinde üçlü bir hiyerarşiye dayanır: Bu hiyerarşinin dördüncü ayağını talip oluşturur ki böylece Alevi inancının temelini oluşturan dört kapı tamamlanmış olur.

Bu sıralamalar Alevilikte oldukça işlevseldir. Birbirlerini tamamlar, biri olmaksızın diğeri anlamsızlaşır. Yani Alevilik, ocaklar sistemi ve el ele el hakka söylemi ile birbirine bağlanmış ve bir örgütlenme şeması oluşmuştur. Bu sistemde hiçbir ocak, hiçbir dede, hiçbir insan birbirine üstün değildir. Bu durum dedelerce “…Yol uludur. Dede ile talibin arasındaki fark et ile tırnak gibidir. Biri ikrardır, biri imandır. O onu var eder, o onu var eder. Şimdi ikrar nerede iman oradadır. İman nerede ikrar oradadır…” şeklinde ifade ederler.

Kızılbaş Alevi dedelerini Ocakzadeler, Hacı Bektaş dergahına bağlı dede/babalar ve ocakzadelere bağlı dikme dedeler olarak üçe ayırabiliriz.

Bağımsız Ocakzade dedeler, Hace Bektaş Veli’den bağımsız olarak soylarının On İki İmamlara dayandığını ifade etmektedirler. Daha çok Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli, Erzurum yörelerinde bulunan bağımsız ocakzade dedeler Hacı Bektaş Veli’yi pir ve serçeşme kabul etmekle birlikte, Hacı Bektaş dergahından icazetname almadan dedelik yaparlar. Bu düzende ocak sistemi ve dedelik oldukça büyük rollere sahiptir.

Ocakzadelerin, Safevi Kızılbaş Devleti ile yakın ilişkileri ve özellikle de Şah Hatayi diye bilinen Şah İsmail’e özel bir sevgileri vardır. Osmanlı - Safevi mücadelesinin kaybedilmesiyle Safevilerin zaman içerisinde ocaklar üzerindeki etkileri azalmıştır. Ancak bugün bile cemlerin Şah Hatayi’nin deyişleriyle yapılması bu etkinin gücünü göstermektedir. Safevilere gidiş gelişlerin azalmasıyla Erdebil’e bağlı ocaklar ile Hacı Bektaş Dergâhı arasındaki ilişkiler ilerlemiş ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı merkezi bir konum kazanmıştır.

Hacı Bektaş dergâhına bağlı dede/babalar: Hacı Bektaş Veli dergahından icazet alarak dedelik yaparlar. Bu hizmet genellikle babadan oğula geçmekle birlikte, ocakzade dedelerde olduğu gibi Evladı Resul olmak koşulu aranmaz. Özellikle Orta Anadolu’da Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum’da icazet alan dede aileleri bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Veli dergâhındaki pirlik makamı; Hâcı Bektaş Veli soyundan gelen “dedegânlar” diye anılan bel evlatları yani Çelebiler, Hâcı Bektaş Veli’nin yol evlatları olan “babagânlar” şeklinde ikiye ayrılmıştır. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplulukları bu iki makamı da kabullenip saygı gösterirler.

İnanışa göre “dedegân” ve “babagân” ayrımı Hâcı Bektaş Veli’nin evlenip-evlenmediği tartışmasından ortaya çıkmıştır. Çelebiler, Hâce Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana’dan doğan çocuklarından olduklarını iddia ederek dedegân kolunu oluştururlar. Babagân kolu ise Hâcı Bektaş Veli’nin evlenmediğini Kadıncık Ana’nın ona hizmet ettiğini savunmakta ve Hâcı Bektaş Veli’nin yol evladı olduklarını iddia etmektedirler.

Hâcı Bektaş Veli dergâhı, 1527 yılındaki Şah Kalender Çelebi isyanından itibaren, 1552 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Sersem Ali Baba’nın atanmasına kadar 25 yıl kapatılmıştır. Sersem Ali Baba, Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Mahıdevran’ın ağabeyidir. Sersem Ali Baba, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Şah Kalender Çelebi ayaklanmasından 25 yıl sonra Anadolu’daki karışıklıklara son vermek, insanları yatıştırmak, belki de bilinçli bir şekilde yolu/yolağı bölmek amacıyla Hacı Bektaş Veli dergâhına postnişin olarak atanmıştır.

Osmanlı’nın, Hâce Bektaş Veli gibi bir yol ulusunun yerine, üstelik de Anadolu’daki en büyük pirlik makamına atama yapması Alevi Kızılbaş toplumu tarafından hiçbir şekilde kabul edilemez bir durumdur.

Hacı Bektaş Veli ocağındaki “dedegânlık” ve “babagânlık” ayrımının Osmanlı’nın, Anadolu’daki en büyük pirlik makamına atama yapmasının Alevi-Kızılbaş toplumu tarafından kabul edilmemesi sonucu ortaya çıktığı açıktır.

Burada konuyu dağıtmadan bir bilgi daha vereyim. Hacı Bektaş Veli dergâhını 25 yıl kapatıp sonra da Sersem Ali Baba’yı atayarak dergâhı Alevilerin elinden alan Osmanlılar 16 Haziran 1826 tarihinde ise Bektaşilere bağlı Yeniçeri ocağını ortadan kaldırıyorlar. Tarihte Vakayi Hayriye diye bilinen bu olayla 20 bin Kızılbaş ve Bektaşi katledilmiştir. Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatıldığında zaten Bektaşi tekkeleri Alevilerin elinde değildir. Ancak bu kanunla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, yasaklanmıştır. 

Ayrıca burada şunu da ifade etmeliyim. Dedeganlar yani Çelebiler ile Kızılbaş Alevilerin ibadetleri arasında hiç fark yok desek yanlış olmaz. Bunların duaları yoktur gülbenkleri vardır. Babaganlar ise cemlerde dualarını genellikle Türkçe okurlar araya bazı ayetlerden alıntılar koyarlar. Yani ibadetlerinde Kuran’dan alıntılar vardır. 

Dikme dedeler/babalar: ise Ocakzade dedelerce görevlendirilirler. Tanınmış bilinen bir ocağa mensup değillerdir, ancak ocakzade dedenin yokluğunda taliplerin hizmetlerini görürler.

Dikme dedelik büyük ölçüde ocakzade dedelerle taliplerin arasındaki coğrafi uzaklık sebebiyle ortaya çıkmıştır. Uzakta bulunan taliplerini sık sık ziyaret edemeyen dedeler, talipler yol süreğinden mahrum kalmasın diye böyle bir çözüm bulmuş olabilirler.

Ancak bu durum uzun vadede ocakzade dede - dikme dede ve ocakzade dede - talip ilişkilerinde zayıflamaya ve kopmaya yol açmış ve yeni ocakların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Zaman içinde bazı bölgelerde, dikme dede aileleri oldukça etkili bir hale gelmişlerdir.

Alevi Kızılbaş topluluklarının el ele el hakka söylemi ve ocak sistemi ile birbirine bağlandığını belirtmiştim. Farklı ocaklardan olsalar bile bütün dedelerin peygamber soyundan geldiklerine, evladı resul olduklarına inanılır ve seyyid olarak anılırlar. 

Dedeler, taliplerinin görgüsünü sorgusunu yaparak, musahipliğin devam ettirilerek süreğin sürdürülmesini sağlamakta, toplum içerisindeki sıkıntıların giderilmesinde, düşkünlerin kaldırılmasında, küskünlerin barıştırılmasında etkindirler. 

Osmanlının yıkılışı, Anadolu’da yaşanan sosyo-ekonomik dönüşüm ve özellikle Cumhuriyetin kurulmasından sonra her geçen gün artan köyden kente göç nedeniyle, zayıflayan dedelik kurumu, bunca baskı, zulüm ve katliamlara karşın Aleviliğin geçmişten günümüze ulaşmasında birinci derecede rol oynamıştır.

Kentlere yerleşim ocak sisteminin çökmesine yol açmış, dede - talip ilişkileri parçalanmıştır. 1980 li yıllarda başlayan Alevi örgütlenmeleriyle dedelik yeniden gündeme gelmiş ve dedeler cemevlerinde görev almaya başlamıştır. Ancak kentlerdeki dede talip ilişkisi eskiden köylerde yaşandığı kadar güçlü değildir.

Geçmişten günümüze iktidarlar sürekli Aleviliğe ve Alevilere saldırmaktadır. Bu saldırılara karşı durmanın tek yolu vardır o da iktisadi, inançsal ve kültürel olarak örgütlenmektir. 

Leyla AKGÜL
Araştırmacı Yazar

Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Avrupa Postası'nın kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
Erdal Basaran 4 ay önce

kültürel olarak örgütlenmenin günümüzde hic sansi yokdur.hdp ile örgütlenmek gerkir:

Misafir Avatar
Molla Demirel 2 ay önce

sevgili leyla akgül kardeşim, tüm tarihçiler anadoluya türklerin 1071 yılında geliiklerinde bir çok kaynak ilk girişleri 4000 (dört bin) kişilik kafilenin de gerçekten iyi kılıç ve at kullanan insanlar ile aile fertleri olduğunu verir. analoluya geçişlerini araplar ile persler izin vermezler. ancak bunlar kürtlere misafir olarak geldiklerini haber yollayınca kürtlerin 10 aşiretinden kimi kaynaklara göre 400 ama kimi kaynaklara görede 4000 genç atli savaşçı giderek bize misafir geleni kimsese engelleyemez derler. onların anadoluya geçmesini sağlarlar. böyle olunca 1071 yılından anadoluya geçen bu kafile nasıl olurda 2040 yılına kadar tüm anadolu, özellikle malatya,adıyaman, maras. elbistan, sivastan amasya'ya kadar türkmenlerin yaşadığı alanlar olur? 1071 tarihinde türkler anadoluya geldiklerinden evel bu anadolu kentlerinde yaşıyan yerli halklar yok muydu? kızılbaşlığın temelini de bu topraklarda yaşayan halkların ortak düşüncesinden oluşmuyor mu?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner67

banner68

banner71

banner3

banner73

banner57

banner11

banner56

banner51

banner14

banner58

banner61

banner27

banner59