Heinrich Mann*

SÜRGÜNLÜĞÜN GÖREVLERİ(1933)

Kendini saklayan, güvencede değildir. Tereddütlü bir umutla, ‘bu başa gelmez’ diyerek ürkeklikle baskını beklemek; şansın uzun süre yaver gideceği bir davranış değildir. Esasta sürgündekiler başkalarınca yapılan hataları bugün sık sık gözlemliyorlar. Bunlardan kaçınmak zorunda olanlar ise bizzat kendileri.

Sürgünler, adsız bir varolmayı resmi bir varoluşa çevirmek zorundalar. Bugünkü duruma maruz kalışlarının tesadüf olmadığını kanıtlamak zorundalar. Sürgünler, tıpkı kendileri gibi olanları göçe zorlayan Almanya’yla ilişikleri kalmasını gerçekten istemiyorlar. Daha da ötesi bizzat kendi hayatları; dönemin zafer sahiplerinin sahte bir Almanya numarası yapışlarının tanığı. Hakikatin akıbetinin ne olduğunu kimse hatırlamadığında dahi, en azından bunu sürgünler beraberlerinde alıp götürmüş olacaklar. Ancak asıl Almanya, gerçekten de kendi ezilenlerinin yüreklerinde yaşıyor. Bunu sürgünlere ispat eden şey, aldıkları ve geride kalanlar tarafından genellikle şu satırla bitirilen mektuplardır: “Eğer bu satırlar yanlış ellere düşerse, kaybolan benim”.

Bunlar, dairelerde memur olarak ve belli mevkilerde bulunan kişilerdir. Ve muhtemelen parti rozetini taşıyarak, günde kesin yüz kez “İyi Günler” yerine “Heil Hitler” diyorlardır. Akşamları kapıların kilitlenişiyle birlikte, her şeyden önce oynadıkları rolün tam tersini söylüyorlardır. Bütün bunlar; ihtiraslı, ümitsiz, şimdi zorla katlanılan sıkıntılardan başka her şeyi, kaostan ızdırapla yok oluşa dek her şeyi kabullenmeyi tercih ediş patlamalarıdır. Böyle korkunç bir şekilde, gün boyunca kendi gözlerinde dahi kendileri alçalmış, artık tahttan çekilmiş olarak ve iç dünyalarında dahi dayanılmaz olan nadir akşamlarda yazılmış bu mektuplar, onları uzun süreler cesaretlendirmiştir.

Yakalanacak olsa dahi bu mektupların, radyoda kendisinin ve yandaşlarının arkasında milletin bulunduğunu iddia eden kudretli yalancı pehlivanlar tarafından kamuoyu önünde okunmayacağı kesin. Ancak bunlar olabildiğince dikkatli bir şekilde, dolambaçlı yollardan bir sürgünün bilgisine ulaşıyorlar. Mektubu yazan ise ülkedeki mağlup edilmişler yerine, onlara ve diğer bütün sürgünlere güveniyor. Kendisi de bunlardan biri olmasına rağmen. Böylesi günah çıkarmaları alıp öğrenmek de sürgünlere görevler yüklüyor.

Bu mektuplardan, Almanlar’ın tutkuyla hisseden bölümünün kendileriyle beraber olduğunu öğreniyorlar. Geri kalanlar, ezenlerin henüz kendi taraflarında tuttukları ise –silahlı güçler dışında- galiba bunu hakediyor. Sürgünlük, varolmayanlar için de varolduğunu bilir. Sürgünlüğün çok daha büyük olan sayısı sırdır, sessiz sedasız ve hatta iki yüzlülüğü öğrenmek zorunda kalandır.

Sürgünlük Almanya ve kendisi için yaşıyor, aşağılanan bu ülkede yaygınlaşmasına izin verilen her şeyden daha üstün bir hayat hakkından doğan insani değerleri içeriyor. Sürgünlük, düşünürleri ve karakterleri kapsamına alıyor. Oradaki diğerlerinin arkasında ise aynı anda galeyana getirilmiş ve boşboğaz olanlar var. İşte orada, sürgün resmileştikçe, kendisine yapılan haksızlıktan çok daha fazla üstünlüğünü vurgulamalıdır; tavsiye edilen onurdur. Onur; sürgünlüğün her kesiti karnını doyururkende, kendini dışarıya karşı savunurkende, sadece kendini düşünmediğinde ortak bir davranışa götüren olabilirdi.

Sürgünlüğün propagandası hâlâ neredeyse sadece Yahudi avcılığına yöneltilmiştir. Paris’teki Alman Yahudi sürgünler sadece dörtte bir oranındadır; başka yerlerde de bundan fazla olmaması lazım. Onların Almanya’da yaşadıkları korkunçtu, henüz hafiflemişte değil; her şeyden önce bunların çoğu en etkili yöntemlerle, soykırım, teşhir direğine vurulma, hakkından ve malından edilme yoluyla öfkelendirilmiş, bu tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir. Sürügün edilmiş Yahudiler’in bütün bunları yüksek sesle duyurmaya ve bütün ülkelerde kendilerine yardım etmek isteyen ne kadar insan varsa müttefik olarak aramaya yerden göğe kadar hakları vardır.

Çok geniş kontenjanlı büyük toplantılarda sadece ya da esasta Yahudiler’in şikayetlerini aksettirmek, bir hata olsa gerek. Zaman zaman söz arasında uzaklaştırılmış düşünürlere duyulan sempati de teslim ediliyor. Hitler, Yahudiler’den kesinlikle Yahudi oldukları için değil, sadece Marksizm’in taşıyıcıları oldukları için nefret ettiğini açıklamış olduğu halde; Marksistler büyük Yahudi gösterilerinde hâlâ çoğunlukla boş ilanlarda bulunuyorlar. Bu nefretin onları onurlandırdığını asla unutmamalılar. Almanya’nın kötü Başkanı onları açık bir ifadeyle, daha iyi Almanya içerisinde anlamlandırıyor. Şu konuda netleşmeleri gerekiyor: Artık ne düşünürleri ne de Marksistleri olan, yoksulların hak talep edebilmeleri gibi gerçekler uğruna çıkarsız bir mücadelenin de yasak olduğu bir Almanya’dan daha ne beklenilebilir ki! Onların kendi özgün hakları, sadece bu savaş ve taleplerin içerisinde mevcut olandır. Buna karşılık, güçlünün hakkı egemen olur olmaz, onlara önce elle tutulur bir şekilde kanıtlanmış olmasa da, kendileri-kendiliğinden tasfiye olmuş olurlar. Salonlar her yerde ne kadar dolu olursa olsun, yakınmaları yavaş yavaş söner.

Eğer mümkün olsa, yakın geleceği bir yalana, “ırk” yalanına sığdırılan bir ülkeye kendileri geri dönmek isterler mi? Belli ki, bu soruyu henüz kendilerine açıkça yöneltmediler. Gerçek değerlerin hepsinin tasfiye edildiği bir yerde, sadece ve sadece bir hile sebebiyle yaşanır. Bu sebep olmasa, yaşamak için bir gerekçe kalmaz. Eğer istenseydi, bu istisnai davranış Yahudiler’e de gösterilmeyebilirdi. Yahudiler’e karşı nefret, insani özgürlüğe duyulan nefret kapsamındadır. Sahtekârların çıkarı, dünyanın bunun farkına varmasına fırsat vermemeyi arzular. Sürgünlüğün dışarıya salt Yahudiler’le yansıtılması, onlar için sadece bir arzu olabilir. Bunun böyle kalabilmesi için, şüphesiz ki ellerinden geleni esirgemezler.

Bu aralar kendini dalkavukluk, fikirsel kabalık, sosyal körlük içerisinde iyi hisseden bir insanlık türü ortaya çıktı. Nasıl bir insani ve düşünsel düşkünlük-ahlâksızlık derecesine erişilmeli ki, sınıf kini olmadığı ileriye sürülebilsin! Zengin sömürücüler olduğu yazılı olarak kanıtlanana dek, yoksul çocukları okullarda alıkonulabilsin! Nefret, bu güruh aracılığıyla sadece çoğalmıştır; ama dikkatini ırka yönelttiğindendir ki, bu güruh ancak şiddetle hüküm sürebilmektedir. Bizzat kendileri, kendileri için olan varlıklarına sahip çıkıyorlar. Bu tanımladıkları ise doğal değil, aksine sosyal bir olgudur. Bütün aşağılıklar bunu ortakça başardılar. Başarılı olan aşağılık ise, kendini sonradan Alman olarak ilan etti.

Sürgünlüğün mevcudiyetini koruması bütün bunların bağlantısıyla ilintilidir. Başka bir soru ise: Neden bu aşağılıkların Almanya’da başarı kazandığıdır. İnsani değerler oradan sürülmek zorundaydı. Hazırlık yapılması gereken, bu insani değerlerin geri dönüşüdür. Ki günün birinde, başka bir milletle buluşan sürgünlerin bulundukları her yerde, her şeyden önce bu sorunlarla bağlantılı olan meseleleri açığa çıkarabilmeleri gerçekleşebilsin. Yakınmamalı, intikam yeminleri edilmemeli; bunlar bir şey kazandırmaz. Görevimiz, tahlil yapmak, uyarmak, ama aynı zamanda da güven kazanmaktır: Son güveni, Almanya’nın belki hâlâ değer olarak kabul edilen, O’nun en azından sürgünleri oluşunu!

Başka milletler, Almanya hakkındaki olumsuz şeylerden yeterince haberdarlar. Eksik bildikleri şey, aslında Alman Halkı’nın hafifletici sebepleri ve umutları, her şeye karşın kaybetmediği umutlarıdır. O ki, eğitilmek yerine ihanete uğramış bir halktır. Cumhuriyet bu halkı eğitmeyi ihmal etti ve düşmanları ona ihanet etti; hakikatin özü bu. Bu gerçeği, görüldüğü ve duyulduğu her yerde sürgünlük göstermek zorundadır. Sürgünlük deneyimi konuşuyor; bütün bu Alman kalkınmasının suni bir kalkınma olduğunu ve nüfusun dörtte üç çoğunluğu olan işçi sınıfı için daima değersiz kalacağını biliyor. Bu kalkınma onlara, yani milletin çoğunluğuna karşı düzenlenmiş bir kalkınmadır.

Irk baş dönmesinin başarısının, tüm Almanya’nın kasten bu çılgınlığa kapılmışçasına bir yanılgı yarattığını yabancılara söylemek lazım. Bu gün tüm Almanya, hiç “Cermen” olmayan bir medeniyetten, balta girmemiş ormanlar zamanına geri dönmek istercesine bir intiba yaratıyor. Tabi ki gerçeklik, tıpkı “Latin” ve “Gelibolu” katkısı olmadan nasıl bu uygarlık sağlanamamış olacaksa, “Cermen” katkısı olmadan da sağlanamayacak olmasıdır. Bu uygarlık tamamlanmış bir bütündür, katılımcıları ve kâr edicilerinden hiç biri, kendini imha etmeden onu parçalayamaz. Bu günkü insan soyu –ve sadece Almanlar da değil-, bu aralar insanı kendi derin aslından şüphe ettirecek derecede göze çarpan bir soysuzluk-ahlâksızlık derecesine vardı.

Ancak Nasyonal Sosyalizm’e bilimsel bir doktrin öğretmek isteyen Allahsız profesörler de, bunların orta kabiliyetteki öncüsü Fichte gibi, katıksız bir Almancayı tasavvur bile etmezler. Bilgilerinin ve saçmalıklarının kökenleri vardır, bu kökenlerin hepsi kapalı bir kutu içerisindedir. Çünkü medeniyet, balta girmemiş ormanlar zamanından daha kapalı bir kutudur. Nüfuz edilebilirliği daha azdır. En kaba keyfiyet dışında şimdi, Almanlar’ın bu uygarlığa ne verip ondan ne aldığı ayrıt dahi edilemez. Diğerleri, “Cermen” asıllı olmakla gururlanılması gerekiyormuşçasına, ikinci derece Alman medeniyeti hiç bir zaman “Latin” olarak adlandırmadı ve talep etmedi. Akla aykırı ve güçlü kalmak “irrasyonel” ve “dinamizm” olarak adlandırılırsa da, hepsi insani hatadır. Gerçeklikte hiç bir zaman hiç bir yerde var olmayan katıksız bir Cermenliği varedip-etmemek önemsizdir. Günümüz Almanları tekrar barbar olmak için güçleniyorlar; birincisi kaybedilmiş bir savaş onları rahat bırakmamaktadır, ikincisi halkın çoğunluğundan sahtekârca bir yol üzerinde etkisiz bir azınlık yaratılmaktadır. Hepsi bu.

Bu yüzden ırk ve kalkınmadan oluşan tüm bu saltanat, diktatör ve kooperatif temsilciliğidir –bir proleter ve bir kapitalist, doğru değil mi?-. Bu önceki savaştan kalan modelin ertesindeki tanınmış, yarısı attan diğer yarısı tavuktan oluşması gereken sucuktur. Çünkü bir at ve bir tavuktan imâl edilmiştir. Alman halkı şimdi esasta kendisine ne dayatıldığını bilmektedir. Nasyonal Sosyalistlerin söz vermeleri, hâlâ kandırmacalar yoluyla bunu halka dayatmalarıdır; bu haklamayı cebren gerçekleştirmektedir.

Sadece sürgünlük gerçeği ve bağlantılarını dile getirmeyi gerçekleştirebilir. Sürgünlük, bütün dünyanın gözü önünde, suskunlaşan halkının sesidir, olması gereken budur. Privat mülteciler, şu anda sadece kendi başına ayakta kalmak isteyenler uzun sürecek bir katılımsızlık yaşayacaklardır. Sürgünlük, geçmişten günümüze kendileriyle birlikte en büyük Almanların varolduğunda ısrar etmektedir. Aynı zamanda bunun anlamı; en iyi Almanya’dır. Şimdi burada en kötü olan, bunun önemsiz bir olay sayılmasıdır. Ancak maalesef bu olay Almanya da dahil uygarlık için bir tehlike oluşturmaktadır. Çünkü dünyada, bu ilkel-yontulmamış iktidar, bu gün olduğu gibi neredeyse hiç bir karşı koyuşla karşılaşmıyor.

Bu sadece korkunç olsaydı! Ancak bu, uygarlığın en zayıf döneminde en berbat ilkel insanlığa olan gizli eğilimidir de; öncelikle en berbattır, çünkü hakiki değil aksine sadece maskeli bir aşağılık olma halidir. Sürgünlük bu konuda gerçekten çok deneyimlidir. Başkalarına sadece Almanya ile ilgili ders vermekle yetinmemeliler, yanısıra genel bozuklukların Almanya’yla ilişkili oluşu hakkında da bir şeyler söyleyebilmelidir. Sürgünler bu tek tek görüntüleri değil de ilişkileri kavramış olmayı çok pahalı ödedi. Onlar bulundukları, gerçekten paha biçilmez olan yerden, gerçekleri açığa çıkarmalı ve uyarmalı. Ama her şeyden önce de öğrenmeli!

-------------------------------------

*Heinrich Mann (27 Mart 1871- 11 Mart 1950): Alman roman, öykü, oyun ve deneme yazarı. 1926’da Berlin Prusya Akademisi Edebiyat Bölümü’nün kuruluşunda yer aldı ve başkanı oldu. 1933’te kitapları yakıldı ve ülkesinden ayrılmak durumunda kaldı. Çekoslovakya, Fransa, İspanya yolculuklarının ardından ABD’ye geçti. Ölümünden kısa bir süre önce 1949’da, Alman Sanat Akademisi’nin Doğu Berlin Başkanlığı’na seçildi.

Çeviren: Ganime Gülmez